|
|
|---|
|
Ana Sayfa AYIN
KONUSU
|
KÜRESELLEŞME : TANIMI VE DİNAMİKLERİVahap COŞKUN
Ankara Üniversitesi Araştırma GörevlisiHer ne kadar küreselleşme terimi, 1990’lı yıllardan itibaren yoğun olarak kullanılmaya başlanmışsa da, küreselleşmenin yeni bir olgu olmadığını belirtmek gerekir. Amartya Sen, küreselleşmenin başlangıcını oldukça eskilere götürür. Ona göre küreselleşme, “yeni bir şey değildir. Binlerce yıldan beri küreselleşme; seyahatler, ticaret, göçler, kültürel geçişler ve bilginin yayılmasıyla (bilim ve teknoloji dahil)gelişmiştir”. D. Held, günümüzdekine benzer küresel karşılıklı bağlantıların ilk nüvelerinin 16. yüzyılın sonlarında, yani modern devletin doğduğu ve bir dünya ekonomisinin oluşup genişlemeye başladığı zaman diliminde, bulmanın mümkün olduğunu belirtir. Daha sonraki süreçte ekonomik ve ticari yaşamda hareketliliğin artmasına paralel olarak, devletler arasındaki karşılıklı ilişkiler daha da güçlenmiş ve küresel ekonomik ilişkiler daha bir görülür hale gelmeye başlamıştır. Nitekim 19. yüzyılın ortasına gelindiğinde, bu olgunun farkına varan Marx ve Engels, kapitalist sistemin kültürel ve ekonomik olarak dünyayı birleştirmeye çalıştığının altını çizmişlerdir : “Burjuvazi dünya pazarını sömürerek, üretim ve tüketimi, her ülkenin kozmopolit bir meselesi haline getirdi. Muhafazakarların pişmanlıkları karşısında endüstrinin ulusal tabanını ortadan kaldırdı... Eski günlerin kendine yeterliliği ve bölgesel ulusal yalıtılmışlığı yerini uluslararasında yaygın bir dolaşım ve karşılıklı bağımlılığa bıraktı. Bu, maddi üretim kadar entelektüel üretim için de geçerlidir.” Küreselleşme yeni bir olgu
değildir; ancak yayılma hızı ve
devleti dönüştürücü etkisi bakımından,
16. yüzyılın sonlarından başlayıp 20. yüzyılın ortalarına kadar gelen
küreselleşme ile 1945’ten sonraki küreselleşme süreçleri arasında çok büyük bir
fark vardır. 20. yüzyılda küreselleşme inanılmaz bir hız kazandı ve çok sayıda
yeni boyutları bulunan karşılıklı küresel bağımlılık biçimleri geliştirdi.
Özellikle son onyıllarda ulaşım ve iletişim teknolojilerinde yaşanan olağanüstü
gelişim sayesinde ivme kazanan küreselleşme, dünyayı, o çok kullanılan deyimle,
“küçük bir köye dönüştürdü.” Bu dönüşüm süreci dünyanın ekonomik, siyasi ve
kültürel yapılarında ciddi değişimler yarattı. Küreselleşme politikaların bir
sonucu olarak, ülkeler arasındaki ekonomik ve siyasal sınırlar
belirginliklerini kaybetti; ekonomiler birbirlerine daha bağımlı hale geldi;
kültürel, siyasal, sosyal alanlarda benzeşmeler yaşandı ve dünyanın hemen her
bölgesinde özgürlükçü eğilimler güç kazandı. Küreselleşmenin Tanımı Sorunu Küreselleşme kavramı; 1980’lere doğru Harvard, Stanford, Columbia gibi prestijli Amerikan işletme okullarında kullanılmaya başlandı ve bu çevrelerde yetişen iktisatçılarca popüler hale getirildi. Kavramın; ekonomik, siyasal ve sosyo-ekonomik boyutlarının bulunması, literatürde çok sayıda ve birbirinden oldukça farklı küreselleşme tanımının yapılmasına neden olmuştur. Bu tanımlar genel olarak değerlendirildiğinde, iki konunun ön plana çıkarıldığı ve bunların eksen alınarak tanımların yapıldığı görülür : Ekonomi ve iletişim. Küreselleşme tanımlarında ekonomiye ağırlık verilmesinin nedeni şöylece özetlenebilir : Sovyet Bloğunun yıkılmasının ardından, ülkeler arasındaki ekonomik kalkınmışlık farkının daha belirgin hale gelmiş ve ülkeler arasındaki yarışın güvenlik değil, ekonomik alında olması gereği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu durum, göreli olarak daha fazla ekonomik refah yaratan piyasa kurallarının yaygın olarak benimsenmesine yol açmış ve ekonomik küreselleşmeyi hızlandırmıştır. Bu itibarla, küreselleşme tanımlarının çoğunda küreselleşmenin çok boyutluluğu kabullenilir; fakat “tayin edici yönün ekonomik olduğundan” bahisle, ekonomik boyuta vurgu yapılır. Örneğin Barry, küreselleşmenin basitçe “serbest pazar ekonomisinin prensiplerinin geniş alanlara yayılması” olarak tanımlanabileceğini belirtir. Benzer bir tanım Kettl’da vardır : “Küreselleşme global pazar merkezinin dört nala gelişmesiyle eş anlamlıdır.” Aynı şekilde özellikle küreselleşme karşıtları, küreselleşme derken neredeyse sadece ekonomik küreselleşmeyi anlamakta ve onu “kapitalist sömürü düzeninin küreselleşmesi” veya “sermayenin daha fazla uluslarötesileşmesinin önündeki engelleri kaldırmak” olarak tanımlamaktadırlar. İletişimin, küreselleşme mevzuunda, ağırlıklı bir
unsur olmasını sağlayan ise; teknoloji devriminin haberleşmeyi olağanüstü
hızlandırması ve haberlerin ulaşabileceği alanı hayal edilemeyecek ölçüde
genişletmesidir. Haberlerin akışı artık hiçbir sınır tanımıyor; bilgisayar ve
televizyon ekranlarında her an
neredeyse sınırsız haber kaynakları bireyin önüne geliyor; elektronik
haberleşme sistemleri dünyayı küçük bir köye dönüştürüyor. Böylece,
“tıpkı bir küçük köy
sakinlerinin, köyün her tarafında her an her köylüye ne olup bittiğini bilmesi
gibi bir durum, bütün dünya için söz konusu hale gelebiliyor.” Bu yeni düzende herkesin birbirinden hem
haberdar olduğunu, hem de birbirini
etkilediğini söyleyen Bauman’a göre küreselleşme ; “...hepimizin
birbirimizden etkileşim içinde olduğumuz anlamına gelir. Mesafeler artık daha az önemli. Bir yerde bir olay
olduğunda bunun global etkileri vardır. Kaynaklarımızla, teknik araçlarımızla
ve know-how yöntemlerimizle artık biliyoruz ki, yaptıklarımızın uzayda ve
zamanda yayılımı vardır.
Yaptıklarımızın herhangi bir şey, hiç gitmediğimiz diyarlarda,
görmediğimiz nesillerin hayatına (ya da ölümüne) neden olabilir.” Benzer bir temayı dilendiren Giddens ise küreselleşmeyi şöyle tanımlar : “Küreselleşme, hemen
hemen her yerde olmak için hiçbir yerden gelmemiştir... Küreselleşme, uzaktaki
hareket hakkındadır.
Kişilerin yaşamlarının ve global özelliklerinin, içine işlemesinin
yükselmesidir.” Hiç kuşkusuz küreselleşmenin, ekonomik ve iletişimsel değil de, daha değişik yönlerine öncelik veren çeşitli tanımları yapılabilir. Örneğin, projektörler hukuk üzerine çevrildiğinde, küreselleşmeyi “evrensel hukuk normlarının küreselleşmesi” olarak tanımlamak olasıdır. Veya demokrasinin ve insan hakları düşüncesinin dünya çapında artan etkisini dikkate almak ve küreselleşmeden “insan hakların ve demokrasinin tüm dünyaya yayılma süreci”ni kastetmek de mümkündür. Ancak bu tarz tanımlamalar kendi içlerinde doğru olmakla birlikte, sadece belirli bir alana yönelmiş olduklarından daima eksik kalacaklardır. Aslında, küreselleşme gibi çok boyutlu bir olgunun, tüm boyutlarını ihtiva eden bir tanımını yapmak oldukça zordur. Çünkü, tanımlamak, ister istemez sınırlamak demektir; oysa küreselleşmenin sınırlarını çizmek hiç de kolay bir iş değildir. Bu nedenle, bu olguyu tanımlamaktansa, tanımaya, dinamiklerini ve işlevlerini anlamaya çalışmak daha yararlı olacaktır. Küreselleşmenin Dinamikleri Küreselleşme sürecinin üç önemli dinamiğinden bahsedilebilir : Küreselleşmeyi hızlandıran en önemli unsur, “yeni teknolojik devrimdir.” Küreselleşme hareketinin özünde yatan bu devrim, bilginin dünya çapında kolayca ve ucuz bir şekilde yayılmasını sağlamıştır. Bilgiye kolayca ulaşılması, bilginin idaresinde ve toplanmasında devletlerin tekelini kırmış, “aktörlerin sayısını çoğaltmıştır.” Bilgi teknolojisinin sağladığı hız ve karar alma-hareket etme özgürlüğü; insanların ulusal sınırları aşmasına ve istedikleri mali ve ticari piyasalara ulaşmasına imkan vermiştir. Bugün gelinen noktada, hiçbir ulus, kendi ekonomisini, dünya ekonomisinden yalıtamaz. Büyük pazarlar, global hale geldiler ve bu global pazarlar, ekonominin kurallarını oluşturmada, ulusal hükümetlerden daha büyük önem taşımaktadırlar.”Uluslar kendi yollarından gidebilirler, fakat pazarlar, ‘global Pazar merkezine’ doğru giderler. Hiçbir ülke bundan muaf değildir.” Küreselleşmenin ikinci önemli dinamiği, ülkeler arasındaki dengesiz gelişimin bir sonucu olarak, ülkeler arasındaki göçün yoğun biçimde artmasıdır. Göç, yeni bir olgu değildir. Ancak geçmiş dönemlerle kıyaslandığında günümüzde göç hem daha fazladır, hem de daha az kontrol altında tutulabilmektedir. Ülkelerindeki kötü ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanlar, gelişmiş toplumlarda ciddi bir orana ulaştılar. Göç olgusu, hem göç veren hem de göç alan ülkelerde önemli sorunların varlığına işaret eder. Göç veren ülkeler açısından düşünüldüğünde, yoğun göçün yaşanması, o ülkenin ekonomik ve siyasal açıdan başarısız olduğuna delalet eder. İnsanlar kendilerini güvende hissetmedikleri ve ekonomik bir gelecek görmedikleri için ülkelerini bırakıp gitmektedirler. Bu durum, göç veren ülke sistemin bir kriz içinde olduğunun somut bir göstergesidir. Göç alan ülkeler açısından ise temel sorun, göçmenlerin içinde bulundukları kötü koşullar ve her türlü çabaya rağmen sisteme tam bir entegrasyon sağlamamalarıdır. Başlangıçta, gelişmiş toplumların düşük ücretli işçi ihtiyacını karşılayan göçmenler, zamanla artmaya ve kendi kültürlerini koruyarak yaşamaya başladılar. Bu durum, göç alan ülkelerin etnik yapısını ve milli dokularını değiştirmeye başladı; nüfusun homojenliğini ortadan kaldırdı. Artık dünya üzerinde hiçbir ülke, demografik açıdan “saf” olduğunu iddia edemez. Çağımızın en acil sorunlarının, bütün ulusları ilgilendiren küresel sorunlar niteliğini taşıması, küreselleşmenin bir diğer dinamiği olarak anılabilir. Ekolojik felaket tehdidi, finansal spekülasyonun denetlenmesi ve 3. Dünya ülkelerinin borçları, vb sorunlar, küresel sorunlardır ve çözümlenebilmeleri için küresel bir perspektife ihtiyaç vardır. Hiçbir ülke, ne kadar güçlü olursa olsun, kendi hayatını direkt etkileyen bu tür sorunları, tek başına çözme yeteneğine sahip değildir. Dolayısıyla, küresel sorunlarla başedebilmek, küresel çözümler üretmekle mümkün olabilir. Bu durum, uluslar arasında bir işbirliği yapılmasını zorunlu kılmış ve küreselleşmenin etki alanını genişletmiştir. Küresel çözüm arayışlarında Sivil Toplum Örgütleri’nin artan etkisini dikkate almak gerekir. İletişim teknolojisini olanakları sayesinde, STÖ’lerin, küresel sorunlara çözüm bulma arayışları ve buna ilişkin siyasetleri belirlemede ciddi katkıları olmuştur. Örneğin 1992 yılında Rio de Janerio’da yapılan Dünya Zirvesi’nde, hükümetlerin sera gazlarını azaltmalarını, bu örgütler sağlamışlardır. Yine 1994’de Dünya Bankası’nın 50. Kuruluş Yıldönümü Toplantısı’nı etkileri altına alıp, bankayı amaçları ve teknikleri konusunda tekrar düşünmeye zorlayan, bu örgütler olmuştur. Bu tür hareketlerin sağladığı başarının ardından uluslar arası STÖ’nin sayısı 6.000’den 26.000’e (ve hatta daha fazlasına) ulaşmıştır. Sadece politik organizasyonlarda değil, halka hizmet sunmada da çok büyük bir etkiye sahip olan STÖ’lerin, dünya çapındaki toplam sayısı ise, milyonları bulmuştur. Bu örgütler arasında gün be gün artan iletişim ve yardımlaşmayla beraber, küreselleşme geri dönülmez bir süreç haline gelmiştir. Tek Merkezli Dünya ve Yeni Ekonomik DüzenProf. Dr. Gülten Kazganİstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümüİkinci
Dünya Savaşı'ndan en az zarar görürken en çok yararı sağlayan büyük devlet, hiç
kuşkusuz ABD oldu. Bir yandan 1930'lu yılların sonunda dahi tam atlatamamış
olduğu Büyük Depresyon, savaşın, silah sanayiinden her türlü tüketim-yatırım
malı sanayiine ihracat artışı yoluyla verdiği ivme sayesinde atlatıldı; güçlü
bir büyüme baskısı ortaya çıktı, bu da yeni teknolojik buluşlara kaynaklık
etti. Buna avrupa'daki faşist rejimlerden Musevi kökenli olduğu ya da
rejimlerin ideolojsiyle bağdaşmadığı için kaçan bilim adamları da eklendi:
Einstein, Oppenheimer, Von Braun gibi ünlü bilimciler buluşların gerektirdiği
"beyin" kaynaklarını sağladı. Savaş aynı zamanda, savaşa katılan
Avrupa kadar diğer bölgelerdeki "müttefik" ülkelerin altın
stoklarını, ithalatı finanse edebilmek için ABD'ye kaydırmıştı. Savaşın
baskısıyla yaratılan yeni buluşlarsa, sayılamayacak kadar çoktu: Atom çekirdeğinin
parçalanmasından sentetiklerin yapımına, tarımda melez mısır tohumundan harekat
programlama tekniklerine kadar uzanan bir çizgide yenilikler ABD'den
kaynaklandı. Savaş ayrıca ABD'yi bütün dünyanın başlıca besin maddesi
sağlayıcısına dönüştürmüştü. ABD
aynı zamanda, savaş sonrası dünyasının düzenini kuracak yeni örgütlenmelere
öncülük etti. Bu süreçte dünyanın karar alma sistemini daha
"demokratik" bir çizgiye götürmek ister gibiydi. Birleşmiş
Milletler'den IMF ve Dünya Bankası'na (o zamanki ismiyle IBRD, Uluslararası
Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası), GATT'a kadar yeni uluslararası örgütler
1940'lı yıllarda kurulurken, Merkez'in ortak karar alması için yeni platformlar
yaratıldı; ABD bir yandan da İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda gibi büyük devletlerin
sömürgelerini tasfiye etmesine ve savaşta yenik düşen Almanya, İtalya, Japonya
gibi otoriter devletlerin demokrasiyi siyasal rejim olarak benimsemesine
öncülük etti. Savaştan önce İngiltere, Fransa,
Almanya, Japonya, SSCB, İtalya herbiri ayrı ayrı kendi çizgisinde ABD'den
bağımsız davranabildiği halde, savaş bu ülkeleri yıkıma götürürken ABD'yi tek
güç merkezi haline getirmişti. Dolar, Bretton Woods sistemiyle altına dayalı
tek anahtar para olarak yükseldi; dolaysız yatırımlarla sermayesi ve markaları
dünyaya yayıldı. Kısacası;
savaş ABD'yi, 19. yüzyılın başındaki İngiltere gibi, neredeyse "Üzerinde
Güneş Batmayan İmparatorluk"a dönüştürmüştü. Bundan güç alan ABD serbest
piyasa ekonomisinin kendi koşullarıyla uygulanmasını istiyordu. Türkiye gibi savaş
sonrasında iyice yoksullaşmış, geri kalmış ülkeler bile bu koşulların dışında
değildi. Ne var ki, 1950'li yıllarda bu kez soğuk Savaş'ın dünyayı ikiye
bölmesi işleri güçleştirdi. Üstelik bu dönemde merkezi planlı sosyalist
ülkelerin ekonomide büyük başarılar sağladığı görülüyordu. İki merkezli bir
dünya oluşmuştu. Bu iki kutuplu dünya da devam edemedi: ABD ile silah yarışında geri kalmamak için SSCB ve çevresindeki ülkelerin yapmak zorunda oldukları ağır silahlanma harcamaları tüketim mallarında kıtlıklar yaratırken, giderek daha iyi eğitim görmüş halk kitlelerinin artan tüketim talepleriyle ciddi çelişkiler doğurdu; ağır siyasal baskılar özgürlükleri kısarken özgürlük talepleri de karşılanamadı. Bunlara SSCB'ye dahil çok sayıda farklı halklar kadar Doğu Avrupa'nın bağımsızlaşma talebi, SSCB'nin elektronik devriminde geri kalmış olmasının askeri sanayilerde göreli gerilemeyi getirmesi eklendi. Bu etkenler, SSCB'yi ve blokunu parçalamak için, başta ABD, Batı'nın uyguladığı politikalara bunların çok duyarlı olmasına yol açtı. Sonunda, Doğu Bloku dağıldı, SSCB'nin dağılması onu izledi. Çift kutuplu dünya tekrar tek kutuplu olma yoluna girdi. Ne var ki, ABD'nin günümüz dünyasındaki konumu, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki kadar tartışmasız olarak "tek" değil; çekişen ve yükselen güçler hiç de az değil. Avrupa Birliği'nden Çin'e, Japonya'ya, Rusya'ya bir dizi ülke "tek kutup" olgusunu sorguluyor. Yeni yüzyıl başlarken AB sadece sorgulamakla kalmayıp, buna rakip olacak öğeleri (EURO gibi) devreye sokmaya başladı bile. LİBERAL
DEMOKRASİNİN CENNETİ Mİ?
MEDENİYETLER
ÇATIŞMASININ CEHENNEMİ Mİ?
Soğuk Savaş Sonrası Dünya Nereye Gidiyor?M. Serdar PalabıyıkODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi1980’lerin sonundan bu yana hayatımızda “küreselleşme” adını verdiğimiz kavramın yansımalarını daha fazla hisseder olduk. Hayatımızın her safhasında “küreselleşmenin nimetleri” diye nitelendirilen cep telefonları, internet, uydu yayınları yer almaya başladı. Buna karşılık “küreselleşmenin bedeli” diye adlandırdığımız, çevre kirliliği, açlık ve fakirlik gibi pek çok sorunla da bir arada yaşamak zorunda kaldık ve kalıyoruz. Peki nedir bu “küreselleşme”? Aslında üzerinde uzlaşmaya varılmış bir tanımlaması olmamasına rağmen, bu yazıda ‘küreselleşme’ kavramından sosyal ilişkilerin uzaklık ve sınır mefhumlarından bağımsızlaşmaları kastedilmektedir. Sosyal ilişkilerin, yani insanlar arası karmaşık etkileşimin, giderek sınır ötesi bir hal aldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu da, ister istemez, varlığının temel taşlarından biri “sınır” kavramı olan ulus-devlet anlayışı ile çelişen bir süreç doğuruyor. Bu noktada dünya nasıl bir geleceğe doğru hareket ediyor? İşte bu yazının yazılış amacı bu sorunun iki farklı yanıtını ortaya koyan iki farklı yazarı ve bunların iki farklı anlayışını incelemek. Bunlardan birincisi, 1989’da “The National Interest” dergisinde boy gösteren ve oldukça dikkat çekici bir tarzda yazılmış olan Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” anlayışı ; diğeri de 1993’te “Foreign Affairs” dergisinde yayımlandığında büyük yankı uyandıran, Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” anlayışı. Akademisyenlik, siyaset yorumculuğu ve hükümet
danışmanlığı gibi pek çok kimliği barındıran bir yazar olarak Francis Fukuyama,
1980’lerin sonunda, oldukça radikal ve hatta spekülatif denebilecek bir anlayış
geliştirdi. Fukuyama’ya göre tarih ideolojik çatışmalar tarafından belirlenir
ve tarih yazıcılığı da bu ideolojik çatışmayı yansıtmak amacıyla oluşmuştur.
Karl Popper’ın tarihçiliği eleştiren görüşlerinden oldukça etkilenen Fukuyama,
tarih kavramının sona erdirebilecek bir kavram olduğuna dikkat çekmektedir. Madem
ki ideolojiler arası son çatışma olan komünizm-liberal demokrasi çatışması
ikincisinin zaferiyle sonuçlanmıştır, o halde tarih o noktada sona ermiştir.
Elbette bu “son” dilsel anlamda değil felsefi anlamda bir “son”dur. Liberal demokrasiyi bir tür ideal olarak
kutsayan Fukuyama, bu zaferin ve tarihin sonrasındaki dünya hakkında oldukça
iyimserdir; zira liberal demokrasi, insan için olabileceklerin en iyisidir. Samuel Huntington ise, aksine, dünyanın geleceği
için kötümserdir, çünkü ideolojik çatışmanın yerini medeniyetler arası
çatışmanın alacağını öngörmektedir. Huntington’a göre medeniyet kültürel bir
varlığı ifade eder, bunu yaparken de din, dil, sanat ve geleneklerden
yararlanır. Ona göre medeniyetler arası çatışma, ideolojik çatışmalardan daha
güçlü ve daha tehlikeli olacaktır. Her ne kadar küreselleşme kavramı küresel
bir kültür yaratma çabası içerisindeyse de kültürler arası farklılıklar
kolaylıkla giderilebilecek farklılıklar değildir, hatta bunun giderilmesi için
çabalamak bu farklılıkların daha da vurgulanmasına sebep olacaktır. Dünya
küçülmektedir ve bu küçülme medeniyetler arası etkileşimi arttırmış, ancak bu
oranda da farklılıkların belirginleştirilmesini teşvik etmiştir. Ayrıca Batı
temelli ekonomik modernleşme ve toplumsal değişim modellerinin, Batılı olmayan
toplumlar üzerinde, o toplumun özellikleri dikkate alınmadan uygulanması da
Batı karşıtı tepkilere ve köktenci hareketlere zemin hazırlamıştır. Tüm bu
etmenler, Huntington’a göre tek bir sonuca işaret etmektedir: Medeniyetler
arası çatışma. Peki bu çatışmanın tarafları kimlerdir? Huntington bu tarafları
Batı medeniyeti ve Doğu Medeniyeti olarak belirlemiştir. Batı medeniyetinden
kasıt Hristiyan medeniyeti, Doğu medeniyetinden kasıt da İslam ve
Konfüçyüs-Hindu gelenekleridir. Kısacası bir tarafta Amerika ve Avrupa diğer
tarafta da Ortadoğu-Hindistan-Çin ekseni yer almaktadır. Bundan sonraki çatışma
işte bu medeniyetler arasında yer alacaktır. Bu iki anlayışı tanımladıktan sonra aksayan
yönlerini de dile getirmek yerinde olur. Aslında her iki anlayışın da çıkış
noktası aynıdır, çift kutuplu sistem, kutuplardan birinin diğerine karşı
üstünlüğü ile sona ermiştir; ancak bundan sonrası için Fukuyama iyimser kanadı,
Huntington’da kötümser kanadı teşkil etmektedir. Fukuyama “liberal demokrasi” olarak
tanımladığı ideolojinin insan doğasına en uygun ideoloji olduğunu savunur, bu
nedenle bundan sonrası insanlar için ideal bir dünya demektir. Huntington ise,
ideolojik çatışmaların yerini yeni bir tür olan medeniyetler çatışmasının
alacağını, yani “çatışma”nın yeni bir şekil alarak süreceğini savunmaktadır. Soğuk savaş sonrası çatışmalar (Bosna, Kosova,
Irak vb.), Fukuyama’nın liberal demokrasinin zafer kazandığı ve ideolojik
çatışmaların sona erdiği dünya anlayışının yetersizliğini ortaya koymaktadır.
Bir taraftan tarihi, çatışmaların belirlediğini söyleyen ancak bunu ideolojik
çatışmalara indirgeyen Fukuyama, soğuk savaş sonrası çatışmaları
öngörememiştir. Bu anlamda Fukuyama’nın tanımlamasının aksine tarihin hala
devam etmekte olduğu savunulabilir, çünkü “çatışma” hala devam etmektedir,
yalnızca şekil değiştirmiştir. Örneğin Fukuyama’nın tanımlarıyla Amerika’nın
Irak’a müdahalesini düşünecek olursak bu da pekala ideolojik bir çatışma olarak
nitelendirilebilir. Amerika’nın “liberal demokrasi” anlayışının karşısındaki
düşman bu defa komünizm değil, liberal demokrasi için tehdit oluşturan despotik
otoriter anlayıştır. Huntington’un anlayışında da bazı sorunlar yer
almaktadır. Huntington çatışmanın her iki tarafını da kesin çizgilerle
birbirinden ayırmıştır. Ancak aslında her iki tarafın da kendi içinde
bölündüğünü gözardı etmemek gerekir. Yine Amerika’nın Irak’a müdahalesi örneği
üzerinden gidersek, Hristiyan bir ülkenin Müslüman bir ülkeye müdahalesinde
Hristiyan bir ülke olan Almanya Amerika’ya karşı çıkmış, Müslüman bir ülke olan
Türkiye ise Amerika’yı desteklemiştir. Diğer bir örnek de Hindu geleneğine
sahip Hindistan ile Müslüman bir ülke olan Pakistan arasında, zaman zaman bu
iki devleti savaşın eşiğine getiren Keşmir sorunudur. Dolayısıyla bu yeni soğuk
savaş sonrası bloklar medeniyet ile ilgili tanımlamalarla değil, çıkarlarının
gerektirdiği şekilde oluşmuştur ve kendi içlerinde de çatışma halindedirler. Sonuç olarak, “küreselleşme” kavramı 1980’lerin
sonunda ve 1990’ların başındaki yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Bu
noktada, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” ve Fukuyama’nın “Tarihin Sonu”
anlayışları literatürde önemli bir yer teşkil etmiştir. Soğuk Savaş sonrası
dünyanın geleceğini tartışan bu anlayışlar “küreselleşme” kavramına farklı
boyutlar kazandırmışlardır. Ancak her iki anlayış da günümüzdeki süreci tam
anlamıyla açıklayamamaktadır; zira bu süreç her geçen gün daha da karmaşık hale
gelmektedir. Uluslararası Bağımlılık
Yrd. Doç. Dr. Gülgün
Tuna
Bilkent
Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü
Liberal kapitalizm, kar için (ticari amaçlı) üretime dayanır. Dünya pazarlarına ve ticaret sistemine entegre olan ülkeler, kendi halklarının ihtiyaçlarını karşılamak için değil, ihracat için üretim yapmaya başlarlar. Uluslararası ticaret, ülkelerin gerçek ihtiyaçlarını üretmekten sapmalarına yol açar. Ayrıca, dışarıdan yiyecek ve hammadde ithali sayesinde, birçok ülke normalde taşıyabileceğinden çok daha yüksek bir nüfusu barındırmakta ve beslemektedir, yani başka ekosistemlerin kaynaklarını kullanarak, kendi ekosisteminin doğal taşıma kapasitesini aşmaktadır. Dış kaynaklara bağımlı olarak nüfus artınca, yani “hayalet dönümler”[1] kullanılınca doğanın izin verdiği ölçülerin dışına çıkılmakta, sonuçta nüfus yoğunluğunun getirdiği olumsuz sonuçlar yaşanmaktadır. Bugün yiyecek ve hammadde ihtiyaçlarını uluslararası pazarlardan sağlamakta olan birçok ülke, uluslararası krizlerden ciddi düzeyde etkilenecektir. Oysa yerel ihtiyaçların yerel üretimle karşılanması halinde, hem ekosistemin gerekleri yerine getirilmiş olur, hem de ülkenin dünya pazarlarındaki sorunlara, dalgalanmalara, enflasyon baskısına maruz kalması önlenir. Küreselleşme ile birlikte,
uluslararası yatırım ve ticaret
ağlarıyla ülkelerin ekonomileri karşılıklı bağımlı ve birbirine duyarlı hale
gelmiştir. Ulaşım ve iletişim teknolojilerinin de gelişmesiyle, uluslararası
ticari ve finansal akışların hızla artması, dünya ekonomilerini birbirinden
hızlı ve kolay etkilenir duruma getirmiştir. Uluslararası Oysa Güney-Doğu Asya Kaplanları o tarihe kadar ekonomik büyümenin, özellikle de dışa açık, ihracat güdümlü büyümenin en başarılı örnekleri olarak görülüyordu. Asya krizi, uluslararası ekonomik sistemin işlerliği konusundaki yerleşik ve yaygın inançları sarsmış, yanlışları ve aksaklıkları ortaya çıkarmıştır; öyle ki geleneksel “büyüme” reçeteleri ve IMF gibi kurumlar eleştirilmeye başlanmıştır. Liberalizasyon politikaları, özellikle finans piyasalarının liberalizasyonu sorgulanmıştır. Geleneksel reçetelerde, ulusal ekonomilerin global ekonomiye entegre edilmesi (liberalizasyonu) sürecinde, daha çok dışa açılan ülkelerin daha hızlı büyüdüğü, bunun da “küreselleşme”nin yararlı sonuçlarından biri olduğu iddia edilmekteydi. Fakat Asya krizinin de gösterdiği gibi, bu dışa açılma, dışa duyarlılığı da birlikte getirmiştir. Dışa duyarlılık sorununun temelinde, kısa vadeli uluslar arası özel sermaye hareketleri yatmaktadır. Kısa vadeli kar amacıyla büyük miktarlarda para ülkeden ülkeye aktarılmakta, gelişen bilgisayarlı iletişim teknolojisi sayesinde bu hareketler çok büyük bir hızla yapılmaktadır. Asya krizi, küreselleşmenin risklerini ortaya çıkarmıştır. Bu riskler daha önce de tahmin edilebiliyordu fakat boyutlarının bu kadar büyük, sonuçlarının bu kadar olumsuz olabileceği hayal edilmemişti. Makroekonomik istikrarsızlık, sisteme entegre olan tüm ekonomiler için riskler taşımaktadır. Dünya ticaretine daha yüksek oranda katılan ülkeler, global ticaret hacmi azaldıkça daha çok etkilenirler, fiyatların dalgalanmasından da daha çok zarar görürler. Hızlı küreselleşmenin yaşandığı 1990’larda, uluslar arası ticaret bağlarının ve sermaye akımlarının artışı giderek daha çok ülke ekonomisini daha derinden etkilemeye başlamıştır. Kriz sonucunda birçok ülke ciddi ve uzun süre kalıcı etkisi olan sosyal maliyetlerle karşı karşıya kalmıştır. Çoğu Afrika’da bulunan “en fakir” ülkeler daha da marjinalleşmiştir. Ekonomik entegrasyonun ve küreselleşmenin bu olumsuz etkilerinin yaratacağı önemli bir sonuç, ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını korumaya ağırlık vermesi olabilir. Yani küreselleşme ile bütünleşme (entegrasyon) amaçlanırken, aksine bölünme ve kendi çıkarlarını savunma tepkileri görülebilir. Üretim artışı, ancak gezegenin doğal kaynaklarının azalması ve pahalılaşması ile elde edilebilir. Bu nedenle enflasyon da işsizlik gibi kapitalist sistemin yapısal bir özelliğidir. İleride kaynaklar iyice kıtlaşınca, ithalat yoluyla bunları sağlamak da güçleşecektir. O zaman, doğal kapasitelerinin ötesinde çoğalan ve tüketen nüfuslar büyük sıkıntıya düşecektir. Çünkü dışa bağımlı ekonomileri, ithalat yapmak için gereken dövizi kazanmayı başaramayabilir. Ancak kendine yeterli olan ve öncelikle kendi ihtiyaçları için üretim yapan ekonomiler bu olumsuz etkilerden kaçabilirler.
[1] “Ghost acres”. Bu terim ilk kez 1965’te
Georg Borgstrom tarafından kullanılmıştır. Ayrıntılı açıklama için bkz.: J. H.
Bodley, Anthropology and Contemporary
Human Problems, Mountain View, Mayfield 1983, s.39. Küreselleşme ve Tarihin DönüşüEmma RotshildForeign PolicyBu yazı Foreign Policy dergisinin Yaz 1999 baskısındaki
|