Ana Sayfa                                            AYIN KONUSU

 

KÜRESELLEŞME : TANIMI  VE DİNAMİKLERİ

Vahap COŞKUN

Ankara Üniversitesi Araştırma Görevlisi

Her ne kadar küreselleşme terimi, 1990’lı yıllardan itibaren yoğun olarak kullanılmaya başlanmışsa da, küreselleşmenin yeni bir olgu olmadığını belirtmek gerekir. Amartya Sen, küreselleşmenin başlangıcını oldukça eskilere götürür. Ona göre küreselleşme, “yeni bir şey değildir. Binlerce yıldan beri küreselleşme; seyahatler, ticaret, göçler, kültürel geçişler ve bilginin yayılmasıyla (bilim ve teknoloji dahil)gelişmiştir”. D. Held, günümüzdekine benzer küresel karşılıklı bağlantıların ilk nüvelerinin 16. yüzyılın sonlarında, yani modern devletin doğduğu ve bir dünya ekonomisinin oluşup genişlemeye başladığı zaman diliminde, bulmanın  mümkün olduğunu belirtir. Daha sonraki süreçte ekonomik ve ticari yaşamda hareketliliğin artmasına paralel olarak, devletler arasındaki karşılıklı ilişkiler daha da güçlenmiş ve küresel ekonomik ilişkiler daha bir görülür hale gelmeye başlamıştır. Nitekim 19. yüzyılın ortasına gelindiğinde, bu olgunun farkına varan Marx ve Engels, kapitalist sistemin kültürel ve ekonomik olarak dünyayı birleştirmeye çalıştığının altını çizmişlerdir : “Burjuvazi dünya pazarını sömürerek, üretim ve tüketimi, her ülkenin kozmopolit bir meselesi haline getirdi.  Muhafazakarların pişmanlıkları karşısında endüstrinin ulusal tabanını ortadan kaldırdı... Eski günlerin kendine yeterliliği ve bölgesel ulusal yalıtılmışlığı yerini uluslararasında yaygın bir dolaşım ve karşılıklı bağımlılığa bıraktı. Bu, maddi üretim kadar entelektüel üretim için de geçerlidir.”

Küreselleşme yeni bir olgu değildir; ancak yayılma hızı ve devleti dönüştürücü etkisi  bakımından, 16. yüzyılın sonlarından başlayıp 20. yüzyılın ortalarına kadar gelen küreselleşme ile 1945’ten sonraki küreselleşme süreçleri arasında çok büyük bir fark vardır. 20. yüzyılda küreselleşme inanılmaz bir hız kazandı ve çok sayıda yeni boyutları bulunan karşılıklı küresel bağımlılık biçimleri geliştirdi. Özellikle son onyıllarda ulaşım ve iletişim teknolojilerinde yaşanan olağanüstü gelişim sayesinde ivme kazanan küreselleşme, dünyayı, o çok kullanılan deyimle, “küçük bir köye dönüştürdü.” Bu dönüşüm süreci dünyanın ekonomik, siyasi ve kültürel yapılarında ciddi değişimler yarattı. Küreselleşme politikaların bir sonucu olarak, ülkeler arasındaki ekonomik ve siyasal sınırlar belirginliklerini kaybetti; ekonomiler birbirlerine daha bağımlı hale geldi; kültürel, siyasal, sosyal alanlarda benzeşmeler yaşandı ve dünyanın hemen her bölgesinde özgürlükçü eğilimler güç kazandı.

Küreselleşmenin Tanımı Sorunu

Küreselleşme kavramı; 1980’lere doğru Harvard, Stanford, Columbia gibi prestijli Amerikan işletme okullarında kullanılmaya başlandı ve bu çevrelerde yetişen iktisatçılarca popüler hale getirildi. Kavramın; ekonomik, siyasal ve sosyo-ekonomik boyutlarının bulunması, literatürde çok sayıda ve birbirinden oldukça farklı küreselleşme tanımının yapılmasına neden olmuştur. Bu tanımlar genel olarak değerlendirildiğinde, iki konunun ön plana çıkarıldığı ve bunların eksen alınarak tanımların yapıldığı görülür : Ekonomi ve iletişim.

Küreselleşme tanımlarında ekonomiye ağırlık verilmesinin nedeni şöylece özetlenebilir : Sovyet Bloğunun yıkılmasının ardından, ülkeler arasındaki ekonomik kalkınmışlık farkının daha belirgin hale gelmiş ve ülkeler arasındaki yarışın güvenlik değil, ekonomik alında olması gereği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu durum, göreli olarak daha fazla ekonomik refah yaratan piyasa kurallarının yaygın olarak benimsenmesine yol açmış ve ekonomik küreselleşmeyi hızlandırmıştır. Bu itibarla, küreselleşme tanımlarının çoğunda küreselleşmenin çok boyutluluğu kabullenilir; fakat “tayin edici yönün ekonomik olduğundan” bahisle, ekonomik boyuta vurgu yapılır. Örneğin Barry,  küreselleşmenin basitçe “serbest pazar ekonomisinin prensiplerinin geniş alanlara yayılması” olarak tanımlanabileceğini belirtir. Benzer bir tanım Kettl’da vardır : “Küreselleşme global pazar merkezinin dört nala gelişmesiyle eş anlamlıdır.” Aynı şekilde özellikle küreselleşme karşıtları, küreselleşme derken neredeyse sadece ekonomik küreselleşmeyi anlamakta ve onu “kapitalist sömürü düzeninin küreselleşmesi” veya “sermayenin daha fazla uluslarötesileşmesinin önündeki engelleri kaldırmak” olarak tanımlamaktadırlar.

İletişimin, küreselleşme mevzuunda, ağırlıklı bir unsur olmasını sağlayan ise; teknoloji devriminin haberleşmeyi olağanüstü hızlandırması ve haberlerin ulaşabileceği alanı hayal edilemeyecek ölçüde genişletmesidir. Haberlerin akışı artık hiçbir sınır tanımıyor; bilgisayar ve televizyon ekranlarında  her an neredeyse sınırsız haber kaynakları bireyin önüne geliyor; elektronik haberleşme sistemleri dünyayı küçük bir köye dönüştürüyor. Böylece, “tıpkı bir küçük köy sakinlerinin, köyün her tarafında her an her köylüye ne olup bittiğini bilmesi gibi bir durum, bütün dünya için söz konusu hale gelebiliyor.”  Bu yeni düzende herkesin birbirinden hem haberdar olduğunu, hem de birbirini etkilediğini söyleyen Bauman’a göre küreselleşme ; “...hepimizin birbirimizden etkileşim içinde olduğumuz anlamına gelir. Mesafeler artık daha az önemli. Bir yerde bir olay olduğunda bunun global etkileri vardır. Kaynaklarımızla, teknik araçlarımızla ve know-how yöntemlerimizle artık biliyoruz ki, yaptıklarımızın uzayda ve zamanda yayılımı vardır.  Yaptıklarımızın herhangi bir şey, hiç gitmediğimiz diyarlarda, görmediğimiz nesillerin hayatına (ya da ölümüne) neden olabilir.” Benzer bir temayı dilendiren Giddens ise küreselleşmeyi şöyle tanımlar : “Küreselleşme, hemen hemen her yerde olmak için hiçbir yerden gelmemiştir... Küreselleşme, uzaktaki hareket hakkındadır. Kişilerin yaşamlarının ve global özelliklerinin, içine işlemesinin yükselmesidir.”

Hiç kuşkusuz küreselleşmenin, ekonomik ve iletişimsel değil de, daha değişik yönlerine öncelik veren çeşitli tanımları yapılabilir. Örneğin, projektörler hukuk üzerine çevrildiğinde, küreselleşmeyi “evrensel hukuk normlarının küreselleşmesi” olarak tanımlamak olasıdır. Veya demokrasinin ve insan hakları düşüncesinin dünya çapında artan etkisini dikkate almak ve küreselleşmeden “insan hakların ve demokrasinin tüm dünyaya yayılma süreci”ni kastetmek de mümkündür. Ancak bu tarz tanımlamalar kendi içlerinde doğru olmakla birlikte, sadece belirli bir alana yönelmiş olduklarından daima eksik kalacaklardır. Aslında, küreselleşme gibi çok boyutlu bir olgunun, tüm boyutlarını ihtiva eden bir tanımını yapmak oldukça zordur. Çünkü, tanımlamak, ister istemez sınırlamak demektir; oysa küreselleşmenin sınırlarını çizmek hiç de kolay bir iş değildir. Bu nedenle, bu olguyu tanımlamaktansa, tanımaya, dinamiklerini ve işlevlerini anlamaya çalışmak daha yararlı olacaktır.

Küreselleşmenin Dinamikleri

Küreselleşme sürecinin üç önemli dinamiğinden bahsedilebilir : Küreselleşmeyi  hızlandıran en önemli unsur, “yeni teknolojik devrimdir.” Küreselleşme hareketinin özünde yatan bu devrim, bilginin dünya çapında kolayca ve ucuz bir şekilde yayılmasını sağlamıştır. Bilgiye kolayca ulaşılması, bilginin idaresinde ve toplanmasında devletlerin tekelini kırmış, “aktörlerin sayısını çoğaltmıştır.” Bilgi teknolojisinin sağladığı hız ve karar alma-hareket etme özgürlüğü; insanların ulusal sınırları aşmasına ve istedikleri mali ve ticari piyasalara ulaşmasına imkan vermiştir. Bugün gelinen noktada, hiçbir ulus, kendi ekonomisini, dünya ekonomisinden yalıtamaz. Büyük pazarlar, global hale geldiler ve bu global pazarlar, ekonominin kurallarını oluşturmada, ulusal hükümetlerden daha büyük önem taşımaktadırlar.”Uluslar kendi yollarından gidebilirler, fakat pazarlar, ‘global Pazar merkezine’ doğru giderler. Hiçbir ülke bundan muaf değildir.”

Küreselleşmenin ikinci önemli dinamiği, ülkeler arasındaki dengesiz gelişimin bir sonucu olarak, ülkeler arasındaki göçün yoğun biçimde artmasıdır. Göç, yeni bir olgu değildir. Ancak geçmiş dönemlerle kıyaslandığında günümüzde göç hem daha fazladır, hem de daha az kontrol altında tutulabilmektedir. Ülkelerindeki kötü ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanlar, gelişmiş toplumlarda ciddi bir orana ulaştılar.

Göç olgusu, hem göç veren hem de göç alan ülkelerde önemli sorunların varlığına  işaret eder. Göç veren ülkeler açısından düşünüldüğünde, yoğun göçün yaşanması, o ülkenin ekonomik ve siyasal açıdan başarısız olduğuna delalet eder. İnsanlar kendilerini güvende hissetmedikleri ve ekonomik bir gelecek görmedikleri için ülkelerini bırakıp gitmektedirler. Bu durum, göç veren ülke sistemin bir kriz içinde olduğunun somut bir göstergesidir. Göç alan ülkeler açısından ise temel sorun, göçmenlerin içinde bulundukları kötü koşullar ve her türlü çabaya rağmen sisteme tam bir entegrasyon sağlamamalarıdır. Başlangıçta, gelişmiş toplumların düşük ücretli işçi ihtiyacını karşılayan göçmenler, zamanla artmaya ve kendi kültürlerini koruyarak yaşamaya başladılar. Bu durum, göç alan ülkelerin etnik yapısını ve milli dokularını değiştirmeye başladı; nüfusun homojenliğini ortadan kaldırdı.  Artık dünya üzerinde hiçbir ülke, demografik açıdan “saf” olduğunu iddia edemez.

Çağımızın en acil sorunlarının, bütün ulusları ilgilendiren küresel sorunlar niteliğini taşıması, küreselleşmenin bir diğer dinamiği olarak anılabilir. Ekolojik felaket tehdidi, finansal spekülasyonun denetlenmesi ve 3. Dünya ülkelerinin borçları, vb sorunlar, küresel sorunlardır ve çözümlenebilmeleri için küresel bir perspektife ihtiyaç vardır.  Hiçbir ülke, ne kadar güçlü olursa olsun, kendi hayatını direkt etkileyen bu tür sorunları, tek başına çözme yeteneğine sahip değildir. Dolayısıyla, küresel sorunlarla başedebilmek, küresel çözümler üretmekle mümkün olabilir. Bu durum, uluslar arasında bir işbirliği yapılmasını zorunlu kılmış ve küreselleşmenin etki alanını genişletmiştir.

Küresel çözüm arayışlarında Sivil Toplum Örgütleri’nin artan etkisini dikkate almak gerekir. İletişim teknolojisini olanakları sayesinde, ST֒lerin, küresel sorunlara çözüm bulma arayışları ve buna ilişkin siyasetleri belirlemede ciddi katkıları olmuştur. Örneğin 1992 yılında Rio de Janerio’da yapılan Dünya Zirvesi’nde, hükümetlerin sera gazlarını azaltmalarını, bu örgütler sağlamışlardır. Yine 1994’de Dünya Bankası’nın 50. Kuruluş Yıldönümü Toplantısı’nı etkileri altına alıp, bankayı amaçları ve teknikleri konusunda tekrar düşünmeye zorlayan, bu örgütler olmuştur. Bu tür hareketlerin sağladığı başarının ardından uluslar arası ST֒nin sayısı 6.000’den 26.000’e (ve hatta daha fazlasına) ulaşmıştır. Sadece politik organizasyonlarda değil, halka hizmet sunmada da çok büyük bir etkiye sahip olan ST֒lerin, dünya çapındaki toplam sayısı ise, milyonları bulmuştur.  Bu örgütler arasında gün be gün artan iletişim ve yardımlaşmayla beraber, küreselleşme geri dönülmez bir süreç haline gelmiştir.

 

Tek Merkezli Dünya ve Yeni Ekonomik Düzen

Prof. Dr. Gülten Kazgan

İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

İkinci Dünya Savaşı'ndan en az zarar görürken en çok yararı sağlayan büyük devlet, hiç kuşkusuz ABD oldu. Bir yandan 1930'lu yılların sonunda dahi tam atlatamamış olduğu Büyük Depresyon, savaşın, silah sanayiinden her türlü tüketim-yatırım malı sanayiine ihracat artışı yoluyla verdiği ivme sayesinde atlatıldı; güçlü bir büyüme baskısı ortaya çıktı, bu da yeni teknolojik buluşlara kaynaklık etti. Buna avrupa'daki faşist rejimlerden Musevi kökenli olduğu ya da rejimlerin ideolojsiyle bağdaşmadığı için kaçan bilim adamları da eklendi: Einstein, Oppenheimer, Von Braun gibi ünlü bilimciler buluşların gerektirdiği "beyin" kaynaklarını sağladı. Savaş aynı zamanda, savaşa katılan Avrupa kadar diğer bölgelerdeki "müttefik" ülkelerin altın stoklarını, ithalatı finanse edebilmek için ABD'ye kaydırmıştı. Savaşın baskısıyla yaratılan yeni buluşlarsa, sayılamayacak kadar çoktu: Atom çekirdeğinin parçalanmasından sentetiklerin yapımına, tarımda melez mısır tohumundan harekat programlama tekniklerine kadar uzanan bir çizgide yenilikler ABD'den kaynaklandı. Savaş ayrıca ABD'yi bütün dünyanın başlıca besin maddesi sağlayıcısına dönüştürmüştü.

ABD aynı zamanda, savaş sonrası dünyasının düzenini kuracak yeni örgütlenmelere öncülük etti. Bu süreçte dünyanın karar alma sistemini daha "demokratik" bir çizgiye götürmek ister gibiydi. Birleşmiş Milletler'den IMF ve Dünya Bankası'na (o zamanki ismiyle IBRD, Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası), GATT'a kadar yeni uluslararası örgütler 1940'lı yıllarda kurulurken, Merkez'in ortak karar alması için yeni platformlar yaratıldı; ABD bir yandan da İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda gibi büyük devletlerin sömürgelerini tasfiye etmesine ve savaşta yenik düşen Almanya, İtalya, Japonya gibi otoriter devletlerin demokrasiyi siyasal rejim olarak benimsemesine öncülük etti.

Savaştan önce İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, SSCB, İtalya herbiri ayrı ayrı kendi çizgisinde ABD'den bağımsız davranabildiği halde, savaş bu ülkeleri yıkıma götürürken ABD'yi tek güç merkezi haline getirmişti. Dolar, Bretton Woods sistemiyle altına dayalı tek anahtar para olarak yükseldi; dolaysız yatırımlarla sermayesi ve markaları dünyaya yayıldı.

Kısacası; savaş ABD'yi, 19. yüzyılın başındaki İngiltere gibi, neredeyse "Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk"a dönüştürmüştü. Bundan güç alan ABD serbest piyasa ekonomisinin kendi koşullarıyla uygulanmasını istiyordu. Türkiye gibi savaş sonrasında iyice yoksullaşmış, geri kalmış ülkeler bile bu koşulların dışında değildi. Ne var ki, 1950'li yıllarda bu kez soğuk Savaş'ın dünyayı ikiye bölmesi işleri güçleştirdi. Üstelik bu dönemde merkezi planlı sosyalist ülkelerin ekonomide büyük başarılar sağladığı görülüyordu. İki merkezli bir dünya oluşmuştu.

Bu iki kutuplu dünya da devam edemedi: ABD ile silah yarışında geri kalmamak için SSCB ve çevresindeki ülkelerin yapmak zorunda oldukları ağır silahlanma harcamaları tüketim mallarında kıtlıklar yaratırken, giderek daha iyi eğitim görmüş halk kitlelerinin artan tüketim talepleriyle ciddi çelişkiler doğurdu; ağır siyasal baskılar özgürlükleri kısarken özgürlük talepleri de karşılanamadı. Bunlara SSCB'ye dahil çok sayıda farklı halklar kadar Doğu Avrupa'nın bağımsızlaşma talebi, SSCB'nin elektronik devriminde geri kalmış olmasının askeri sanayilerde göreli gerilemeyi getirmesi eklendi. Bu etkenler, SSCB'yi ve blokunu parçalamak için, başta ABD, Batı'nın uyguladığı politikalara bunların çok duyarlı olmasına yol açtı. Sonunda, Doğu Bloku dağıldı, SSCB'nin dağılması onu izledi.

Çift kutuplu dünya tekrar tek kutuplu olma yoluna girdi. Ne var ki, ABD'nin günümüz dünyasındaki konumu, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki kadar tartışmasız olarak "tek" değil; çekişen ve yükselen güçler hiç de az değil. Avrupa Birliği'nden Çin'e, Japonya'ya, Rusya'ya bir dizi ülke "tek kutup" olgusunu sorguluyor. Yeni yüzyıl başlarken AB sadece sorgulamakla kalmayıp, buna rakip olacak öğeleri (EURO gibi) devreye sokmaya başladı bile.

 

 

LİBERAL DEMOKRASİNİN CENNETİ Mİ?

MEDENİYETLER ÇATIŞMASININ CEHENNEMİ Mİ?

Soğuk Savaş Sonrası Dünya Nereye Gidiyor?

M. Serdar Palabıyık

ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

1980’lerin sonundan bu yana hayatımızda “küreselleşme” adını verdiğimiz kavramın yansımalarını daha fazla hisseder olduk. Hayatımızın her safhasında “küreselleşmenin nimetleri” diye nitelendirilen cep telefonları, internet, uydu yayınları yer almaya başladı. Buna karşılık “küreselleşmenin bedeli” diye adlandırdığımız, çevre kirliliği, açlık ve fakirlik gibi pek çok sorunla da bir arada yaşamak zorunda kaldık ve kalıyoruz. Peki nedir bu “küreselleşme”? Aslında üzerinde uzlaşmaya varılmış bir tanımlaması olmamasına rağmen, bu yazıda ‘küreselleşme’ kavramından sosyal ilişkilerin uzaklık ve sınır mefhumlarından bağımsızlaşmaları kastedilmektedir. Sosyal ilişkilerin, yani insanlar arası karmaşık etkileşimin, giderek sınır ötesi bir hal aldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu da, ister istemez, varlığının temel taşlarından biri “sınır” kavramı olan ulus-devlet anlayışı ile çelişen bir süreç doğuruyor. Bu noktada dünya nasıl bir geleceğe doğru hareket ediyor? İşte bu yazının yazılış amacı bu sorunun iki farklı yanıtını ortaya koyan iki farklı yazarı ve bunların iki farklı anlayışını incelemek. Bunlardan birincisi, 1989’da “The National Interest” dergisinde boy gösteren ve oldukça dikkat çekici bir tarzda yazılmış olan Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” anlayışı ; diğeri de 1993’te “Foreign Affairs” dergisinde yayımlandığında büyük yankı uyandıran, Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” anlayışı.

Akademisyenlik, siyaset yorumculuğu ve hükümet danışmanlığı gibi pek çok kimliği barındıran bir yazar olarak Francis Fukuyama, 1980’lerin sonunda, oldukça radikal ve hatta spekülatif denebilecek bir anlayış geliştirdi. Fukuyama’ya göre tarih ideolojik çatışmalar tarafından belirlenir ve tarih yazıcılığı da bu ideolojik çatışmayı yansıtmak amacıyla oluşmuştur. Karl Popper’ın tarihçiliği eleştiren görüşlerinden oldukça etkilenen Fukuyama, tarih kavramının sona erdirebilecek bir kavram olduğuna dikkat çekmektedir. Madem ki ideolojiler arası son çatışma olan komünizm-liberal demokrasi çatışması ikincisinin zaferiyle sonuçlanmıştır, o halde tarih o noktada sona ermiştir. Elbette bu “son” dilsel anlamda değil felsefi anlamda bir “son”dur.  Liberal demokrasiyi bir tür ideal olarak kutsayan Fukuyama, bu zaferin ve tarihin sonrasındaki dünya hakkında oldukça iyimserdir; zira liberal demokrasi, insan için olabileceklerin en iyisidir.

Samuel Huntington ise, aksine, dünyanın geleceği için kötümserdir, çünkü ideolojik çatışmanın yerini medeniyetler arası çatışmanın alacağını öngörmektedir. Huntington’a göre medeniyet kültürel bir varlığı ifade eder, bunu yaparken de din, dil, sanat ve geleneklerden yararlanır. Ona göre medeniyetler arası çatışma, ideolojik çatışmalardan daha güçlü ve daha tehlikeli olacaktır. Her ne kadar küreselleşme kavramı küresel bir kültür yaratma çabası içerisindeyse de kültürler arası farklılıklar kolaylıkla giderilebilecek farklılıklar değildir, hatta bunun giderilmesi için çabalamak bu farklılıkların daha da vurgulanmasına sebep olacaktır. Dünya küçülmektedir ve bu küçülme medeniyetler arası etkileşimi arttırmış, ancak bu oranda da farklılıkların belirginleştirilmesini teşvik etmiştir. Ayrıca Batı temelli ekonomik modernleşme ve toplumsal değişim modellerinin, Batılı olmayan toplumlar üzerinde, o toplumun özellikleri dikkate alınmadan uygulanması da Batı karşıtı tepkilere ve köktenci hareketlere zemin hazırlamıştır. Tüm bu etmenler, Huntington’a göre tek bir sonuca işaret etmektedir: Medeniyetler arası çatışma. Peki bu çatışmanın tarafları kimlerdir? Huntington bu tarafları Batı medeniyeti ve Doğu Medeniyeti olarak belirlemiştir. Batı medeniyetinden kasıt Hristiyan medeniyeti, Doğu medeniyetinden kasıt da İslam ve Konfüçyüs-Hindu gelenekleridir. Kısacası bir tarafta Amerika ve Avrupa diğer tarafta da Ortadoğu-Hindistan-Çin ekseni yer almaktadır. Bundan sonraki çatışma işte bu medeniyetler arasında yer alacaktır.

Bu iki anlayışı tanımladıktan sonra aksayan yönlerini de dile getirmek yerinde olur. Aslında her iki anlayışın da çıkış noktası aynıdır, çift kutuplu sistem, kutuplardan birinin diğerine karşı üstünlüğü ile sona ermiştir; ancak bundan sonrası için Fukuyama iyimser kanadı, Huntington’da kötümser kanadı teşkil etmektedir. Fukuyama “liberal demokrasi” olarak tanımladığı ideolojinin insan doğasına en uygun ideoloji olduğunu savunur, bu nedenle bundan sonrası insanlar için ideal bir dünya demektir. Huntington ise, ideolojik çatışmaların yerini yeni bir tür olan medeniyetler çatışmasının alacağını, yani “çatışma”nın yeni bir şekil alarak süreceğini savunmaktadır.

Soğuk savaş sonrası çatışmalar (Bosna, Kosova, Irak vb.), Fukuyama’nın liberal demokrasinin zafer kazandığı ve ideolojik çatışmaların sona erdiği dünya anlayışının yetersizliğini ortaya koymaktadır. Bir taraftan tarihi, çatışmaların belirlediğini söyleyen ancak bunu ideolojik çatışmalara indirgeyen Fukuyama, soğuk savaş sonrası çatışmaları öngörememiştir. Bu anlamda Fukuyama’nın tanımlamasının aksine tarihin hala devam etmekte olduğu savunulabilir, çünkü “çatışma” hala devam etmektedir, yalnızca şekil değiştirmiştir. Örneğin Fukuyama’nın tanımlarıyla Amerika’nın Irak’a müdahalesini düşünecek olursak bu da pekala ideolojik bir çatışma olarak nitelendirilebilir. Amerika’nın “liberal demokrasi” anlayışının karşısındaki düşman bu defa komünizm değil, liberal demokrasi için tehdit oluşturan despotik otoriter anlayıştır.

Huntington’un anlayışında da bazı sorunlar yer almaktadır. Huntington çatışmanın her iki tarafını da kesin çizgilerle birbirinden ayırmıştır. Ancak aslında her iki tarafın da kendi içinde bölündüğünü gözardı etmemek gerekir. Yine Amerika’nın Irak’a müdahalesi örneği üzerinden gidersek, Hristiyan bir ülkenin Müslüman bir ülkeye müdahalesinde Hristiyan bir ülke olan Almanya Amerika’ya karşı çıkmış, Müslüman bir ülke olan Türkiye ise Amerika’yı desteklemiştir. Diğer bir örnek de Hindu geleneğine sahip Hindistan ile Müslüman bir ülke olan Pakistan arasında, zaman zaman bu iki devleti savaşın eşiğine getiren Keşmir sorunudur. Dolayısıyla bu yeni soğuk savaş sonrası bloklar medeniyet ile ilgili tanımlamalarla değil, çıkarlarının gerektirdiği şekilde oluşmuştur ve kendi içlerinde de çatışma halindedirler.

Sonuç olarak, “küreselleşme” kavramı 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başındaki yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Bu noktada, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” ve Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” anlayışları literatürde önemli bir yer teşkil etmiştir. Soğuk Savaş sonrası dünyanın geleceğini tartışan bu anlayışlar “küreselleşme” kavramına farklı boyutlar kazandırmışlardır. Ancak her iki anlayış da günümüzdeki süreci tam anlamıyla açıklayamamaktadır; zira bu süreç her geçen gün daha da karmaşık hale gelmektedir.

 

Uluslararası Bağımlılık

Yrd. Doç. Dr. Gülgün Tuna

Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Liberal kapitalizm, kar için (ticari amaçlı) üretime dayanır. Dünya pazarlarına ve ticaret sistemine entegre olan ülkeler, kendi halklarının ihtiyaçlarını karşılamak için değil, ihracat için üretim yapmaya başlarlar. Uluslararası ticaret, ülkelerin gerçek ihtiyaçlarını üretmekten sapmalarına yol açar. Ayrıca, dışarıdan yiyecek ve hammadde ithali sayesinde, birçok ülke normalde taşıyabileceğinden çok daha yüksek bir nüfusu barındırmakta ve beslemektedir, yani başka ekosistemlerin kaynaklarını kullanarak, kendi ekosisteminin doğal taşıma kapasitesini aşmaktadır. Dış kaynaklara bağımlı olarak nüfus artınca, yani “hayalet dönümler”[1] kullanılınca doğanın izin verdiği ölçülerin dışına çıkılmakta, sonuçta nüfus yoğunluğunun getirdiği olumsuz sonuçlar yaşanmaktadır. Bugün yiyecek ve hammadde ihtiyaçlarını uluslararası pazarlardan sağlamakta olan birçok ülke, uluslararası krizlerden ciddi düzeyde etkilenecektir. Oysa yerel ihtiyaçların yerel üretimle karşılanması halinde, hem ekosistemin gerekleri yerine getirilmiş olur, hem de ülkenin dünya pazarlarındaki sorunlara, dalgalanmalara, enflasyon baskısına maruz kalması önlenir.

Küreselleşme ile birlikte, uluslararası yatırım ve ticaret ağlarıyla ülkelerin ekonomileri karşılıklı bağımlı ve birbirine duyarlı hale gelmiştir. Ulaşım ve iletişim teknolojilerinin de gelişmesiyle, uluslararası ticari ve finansal akışların hızla artması, dünya ekonomilerini birbirinden hızlı ve kolay etkilenir duruma getirmiştir. Uluslararası bağımlılığın artması, ekonomik krizlerin hızla yayılıp genişlemesine yol açmaktadır. Örneğin 1997’de Tayland’da başlayıp diğer Asya ekonomilerine ve Rusya, Güney Afrika, Brezilya gibi dünyanın uzak bölgelerine yayılan kriz, en hızlı büyüyen ülkeleri bile ciddi bir durgunluğa sokmuş, dünya üretimini ve ticaret hacmini azaltmıştır. Asya krizinin sosyal maliyeti birçok ülke için çok ağır olmuştur.

Oysa Güney-Doğu Asya Kaplanları o tarihe kadar ekonomik büyümenin, özellikle de dışa açık, ihracat güdümlü büyümenin en başarılı örnekleri olarak görülüyordu. Asya krizi, uluslararası ekonomik sistemin işlerliği konusundaki yerleşik ve yaygın inançları sarsmış, yanlışları ve aksaklıkları ortaya çıkarmıştır; öyle ki geleneksel “büyüme” reçeteleri ve IMF gibi kurumlar eleştirilmeye başlanmıştır. Liberalizasyon politikaları, özellikle finans piyasalarının liberalizasyonu sorgulanmıştır.

Geleneksel reçetelerde, ulusal ekonomilerin global ekonomiye entegre edilmesi (liberalizasyonu) sürecinde, daha çok dışa açılan ülkelerin daha hızlı büyüdüğü, bunun da “küreselleşme”nin yararlı sonuçlarından biri olduğu iddia edilmekteydi. Fakat Asya krizinin de gösterdiği gibi, bu dışa açılma, dışa duyarlılığı da birlikte getirmiştir. Dışa duyarlılık sorununun temelinde, kısa vadeli uluslar arası özel sermaye hareketleri yatmaktadır. Kısa vadeli kar amacıyla büyük miktarlarda para ülkeden ülkeye aktarılmakta, gelişen bilgisayarlı iletişim teknolojisi sayesinde bu hareketler çok büyük bir hızla yapılmaktadır.

Asya krizi, küreselleşmenin risklerini ortaya çıkarmıştır. Bu riskler daha önce de tahmin edilebiliyordu fakat boyutlarının bu kadar büyük, sonuçlarının bu kadar olumsuz olabileceği hayal edilmemişti. Makroekonomik istikrarsızlık, sisteme entegre olan tüm ekonomiler için riskler taşımaktadır. Dünya ticaretine daha yüksek oranda katılan ülkeler, global ticaret hacmi azaldıkça daha çok etkilenirler, fiyatların dalgalanmasından da daha çok zarar görürler. Hızlı küreselleşmenin yaşandığı 1990’larda, uluslar arası ticaret bağlarının ve sermaye akımlarının artışı giderek daha çok ülke ekonomisini daha derinden etkilemeye başlamıştır. Kriz sonucunda birçok ülke ciddi ve uzun süre kalıcı etkisi olan sosyal maliyetlerle karşı karşıya kalmıştır. Çoğu Afrika’da bulunan “en fakir” ülkeler daha da marjinalleşmiştir. Ekonomik entegrasyonun ve küreselleşmenin bu olumsuz etkilerinin yaratacağı önemli bir sonuç, ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını korumaya ağırlık vermesi olabilir. Yani küreselleşme ile bütünleşme (entegrasyon) amaçlanırken, aksine bölünme ve kendi çıkarlarını savunma tepkileri görülebilir.

Üretim artışı, ancak gezegenin doğal kaynaklarının azalması ve pahalılaşması ile elde edilebilir. Bu nedenle enflasyon da işsizlik gibi kapitalist sistemin yapısal bir özelliğidir. İleride kaynaklar iyice kıtlaşınca, ithalat yoluyla bunları sağlamak da güçleşecektir. O zaman, doğal kapasitelerinin ötesinde çoğalan ve tüketen nüfuslar büyük sıkıntıya düşecektir. Çünkü dışa bağımlı ekonomileri, ithalat yapmak için gereken dövizi kazanmayı başaramayabilir. Ancak kendine yeterli olan ve öncelikle kendi ihtiyaçları için üretim yapan ekonomiler bu olumsuz etkilerden kaçabilirler.


[1] “Ghost acres”. Bu terim ilk kez 1965’te Georg Borgstrom tarafından kullanılmıştır. Ayrıntılı açıklama için bkz.: J. H. Bodley, Anthropology and Contemporary Human Problems, Mountain View, Mayfield 1983, s.39.

 

 

Küreselleşme ve Tarihin Dönüşü

 

Emma Rotshild

Foreign Policy

Bu yazı Foreign Policy dergisinin Yaz 1999 baskısındaki 'Globalization and the Return of History' başlıklı makalenin özetidir.

“Küreselleşmenin tarihi” fikri ilk bakışta kavramsal bir çelişki gibi görünüyor. Küreselleşme son 20 yılın büyük bölümünde günümüzün ve geleceğin durumu, geçmişi olmayan bir fenomen, olarak tanımlandı. Oysa gerçekte küreselleşmenin bir tarihi vardır ve bu, günümüz politikasında birtakım sonuçlar doğurmuştur.

Geçtiğimiz 250 yıl içinde uluslararası ticaret, yatırım, iletişim ve etkileşim adına bazı önemli dönemler yaşanmıştır: 1860’ların ihracat ve yatırım patlamaları ve 20.yüzyılın başları buna örnek gösterilebilir. Aslında, Avrupa’da ortak para birimi kullanma konusundaki çalışmaların geçmişi 19.yüzyıla kadar dayanır. Cambridge’deki doktora tezinde Luca Einaudi, gelecekte bir Avrupa merkez bankası kurma yönünde 1865-1871 döneminde hazırlana tasarıların ayrıntılarını ve isminin “Europe” olması teklif edilen yeni Avrupa para biriminin  taslağını açıklamıştır.

Küreselleşmenin tarihi ekonomik yaşamın olduğu kadar düşüncelerin de tarihidir. Örneğin, 1770 gibi başlayıp Fransız İhtilali ve Napolyon savaşlarıyla sona eren süreç siyaset ve siyasal düşünce adına, demokrasi üzerine düşünceleri de içine alan, olağanüstü bir keşmekeşe tanık oldu. Bu dönem aynı zamanda -19.yüzyıl ekonomik gelişmesinden daha fazla olarak- özel kurumların, özellikle Hollandalı, İngiliz, Fransız ve İsveçli Doğu Hindistan şirketlerinin uluslararasılaşmada belirleyici rol oynadıkları bir dönem olmuştur.

1776’da Adam Smith “Wealth of Nations” adlı kitabında sermayenin farklı yerleri gezebileceği ve kişinin bir malı ucuza satın alıp pahalıya satabileceği bir dünya hakkında yazmıştır. Sermayenin vergilendirilmesi hakkında da Smith şunları söylemekteydi: “Sermayenin sahibi aslında bir dünya vatandaşıdır ve ille de bir ülkeye bağlı olması gerekmemektedir. Mülkünün değerinin saptanması ve ağır vergiler vermeye zorlanması için can sıkıcı sorgulamalara maruz bırakılan kişi, bulunduğu ülkeyi terk etmeye ve sermayesini başka bir ülkeye götürmeye meyillidir.”

İki sene önce Alman filozofu Johann Gottfried von Herder çok övülmüş ticaret sistemini  ağır bir ironiyle anlatmıştır. Buna göre,3 kıta onlar tarafından mahvedilip denetim altına alınmıştır. “Fırtına Avrupa’nın iki dalını sarstığında  tüm dünya nasıl da titreyip kanar?” diyor von Herder “Dünya daha önce ne zaman bu kadar bağlı oldu birbirine, bu kadar az iple? Kimin daha önce bundan daha çok gücü ve makineleri oldu, öyle ki bir küçük tepkiyle, parmağın bir küçük hareketiyle tüm milletler sarsılıyor?”

Birbirine uzak kişiler arasındaki ilişkiler üzerinde ilgi 18.yüzyılda yoğun oldu. Yeni iletişim, taşıma ve etkileşim imkanlarının teşvikiyle, Fransız matematikçi ve ekonomist Marie Jean Antoine Nicolas Condorcet’in gözlemlerine göre, para sahibi olanlar ...banka işlemiyle bir anda İngiliz, Hollandalı ya da Rus oluyor. Yazılar şu gerçeği ortaya çıkarıyor ki, Berlin’deki, Edinburg’daki, Londra ya da Paris’teki insanlar 18.yüzyılın sonlarına doğru uzaktaki ülkeler hakkında çok daha bilgi ve etki sahibiydiler. Adam Smıth pek çok çağdaşı gibi uluslararası ya da kıtalararası  hükümet projeleriyle ilgiliydi. İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin Bengal’deki baskılarına eleştirel yaklaşırken Kuzey Amerika ve Britanya’da parlamenter birlik beklentilerine karşı iyimserdi. 18.yüzyılın sonlarındaki çeşitli ve çok uluslu toplumda, siyasal ilişkiler evrensel siyasi tartışmalar ve evrensel siyasi yansımalar üzerine kurulmuştu. Smith’e göre kısıtlanmamış ve genel ticaret mallar kadar fikirleri de naklediyordu.

“Doğal” olarak birbirinden farklı olan insanların siyasi ilişkilerine kadın-erkek, vatandaş-yabancı, zengin-fakir süregelen felsefi ilgiyi vurgularken 20.yüzyılın sonlarındaki uluslararası ve küresel bağlantılardaki yeni teknolojilerin önemini azımsamamak gerekir. Uzakların siyaseti şüphesiz, anında siyaset belirleme çağında daha farklı bir hal almıştır.Ancak zaman zaman küreselleşme tartışmalarına eşlik eden önlenemezlik düşüncesi çoğu zaman pasifliğin kaynağıdır.

Yabancılarla olan siyasi iliskiler hakkinda düşünmek ve onları şekillendirmek modern demokrasilerde hala önemini korumaktadır. Buna önem veren toplumlar arasında İsveç, İngiltere ve Birleşik Devletler de olduğu gibi Avrupa Birliği için, genel olarak uluslarası toplumların geleceği hakkındakı beklentiler için önemlidir bu, özellikle milletlerin yeniden yapılanma sürecinde ya da en azından –şu aşamada kenarda dursa da- uluslararasılaşmayı yavaşlatmada. Böyle diyoruz çünkü, tarihçi Mona Ozouf’un Fransız İhtilali’nin evrensel kamu öğretilerinin tartışmalarını özetlerken yazdığı gibi, “eşitlik bir durum değil, bir gerçekleşme sürecidir.”

Hazırlayan: Meral Uğur

 

Küresel Sivil Toplum: 11 Eylül Öncesi ve Sonrası

Elif Çetin

ARKA PLAN - Uluslararası Politika

'Küresel kapitalizme karşı bir denge unsuru', 'demokrasinin ve gelişimin yaygınlaşması', 'yoksul ve dışlanmış kesimler tarafından tanımlanmaya başlanan bir tür küresel birlik ya da sadece 'çeşitli ülke vatandaşları arasındaki artan bağlılık'...Küresel sivil topluma dair farklı yansımalar hepsi de. Ortaya çıkmakta olan yeni bir olgu olmasının yanı sıra belirli kalıplarla ifadesi aynı derece güç olan küreselleşmeyle arasındaki çok yönlü ilişki de küresel sivil toplumun tanımını netlikten uzak ve tartışmalı bir hale sokmaktadır. Kavramın en azından yazı içerisinde göreceli bir netlik kazanması açısından Helmut Anheizer, Marlies Glasius ve Mary Kaldor'un önermiş olduğu tanıma yer vermek istiyorum: 'Küresel sivil toplum, aile, devlet ve serbest piyasa arasında yerleşmiş düşüncelerin, değerlerin, kurumların, organizasyonların ve bireylerin oluşturduğu ulusal toplumların, hükümetlerin ve ekonomilerin ötesine uzanan bir faaliyet alanıdır' (Global Civil Society 2001,Oxford University Press). Farklı boyutlara sahip olan ve odaklanılan boyutuna göre bukalemun misali tanımı değişen bir kavram olmasına karşın küresel sivil toplum uluslararası devlet dışı organizasyonlara ve paralel zirvelere ilişkin sayısal verilere dayanılarak ete kemiğe büründürülebilir. Kar amacı gütmeyen ve devletin faaliyet aracı olmayı reddeden uluslararası devlet dışı organizasyonların ortaya çıkış tarihleri 19. yüzyıla uzanmakta ve onları 'yeni' sıfatından uzaklaştırmakla birlikte özellikle 1990’lı yıllara gelindiğinde sayılarındaki artış, kendi aralarındaki bağın yoğunlaşması küresel sivil toplumun büyümesinde söz edilebilirliği beraberinde taşımıştır. 1874 yılında kayıtlı görünen 32 adet uluslararası devlet dışı organizasyon varken bu rakam 1914 itibariyle 1.083 adet olmuştur[i]. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte sayılarında hızlı bir artış kaydedilen bu tarz organizasyonlar özellikle 1990’lı yıllarda bir yükselişe geçtiler. Günümüzde mevcut 13.000 bu tür kuruluşun yaklaşık dörtte biri 1990 sonrasında kurulmuştur[ii].

Küresel sivil toplumun büyümesine dair ele alınabilecek bir diğer nokta ise uluslararası devlet dışı organizasyonlar başta olmak üzere, bireylerin ve diğer başka grupların önemli bir takım devletlerarası görüşmelere paralel olarak gerçekleştirdiği zirvelerin yaygınlaşmasıdır. 1988-91 arasını kapsayan dönemde yılda iki defa olmak üzere düzenlenen bu zirvelerin sayısı 2000-1 arasında yılda 30 u aşan seviyelere ulaşmıştır[iii] .

Küresel sivil toplumun ne olabileceğine ilişkin bu girişten sonra New York ve Washington' a 11 Eylül 2001'de düzenlenen farklı tepkilerin, duyguların ve algıların ortaya çıkmasına neden olmuş saldırıların küresel sivil toplum üzerinde yaratmış olduğu etkileri saldırılar olmadan önceki durumu da ele alarak biraz açmak istiyorum.

90'lara gelindiğinde devlet dışı uluslararsı organizasyonların hem sayıca hem de sahip oldukları üye miktarınca bir büyüme içine girdiğini yazı içinde daha önce de belitmiştim. Büyümenin yanısıra bu tür organizasyonların faaliyet alanları da çeşitlendi. Buna ek olarak temelde sivil toplum örgütleri arasındaki bağları sıkılaştırmak ve kamusal bilinci arttırmaya yönelik bir amaç taşıyan paralel zirvelerin sayısında da bir artış görüldü. Soğuk Savaş dönemi politikalarının bir kenara itildiği ve silahlanma yarışının göreceli olarak hız kesmeye başladığı dönem içinde 11 Eylül saldırılarının küresel sivil toplum üzerindeki etkisi iki farklı şekilde  yorumlandı. Yorumlardan biri terörist saldırıların doğrudan küresel sivil topluma yönelik olduğu şeklindeydi. Bu yorum beraberinde ulusal çıkarların, jeo-politiğin ve realizmin fazlaca vurgulanmaya başlandığı ve küresel toplumun politik alanını daraltan bir algı biçimi getirdi. Saldırıların ortaya koyduğuna ilişkin bir diğer yorum ise devletlerin terörizme karşı saldırılara açık bir pozisyonda olduğu ve küresel dayanışmanın bu açıdan her zamankinden de önemli olduğuna ilişkin nitelikteydi ki yine bu yoruma göre terörist saldırılar yeni bir küresel gündem belirlemek ve yeni küresel kuralar bütünü oluşturabilmek için bir fırsat ortaya çıkarmıştı. Küresel sivil toplum zayıf ve dışlanmış olanlar da dahil olmak üzere farklı seslerin duyurulabilmesi için daha da önemli bir nitelik kazanmıştı.

11 Eylül saldırılarının küresel sivil toplum üzerindeki olası etkileri üzerine olan yorumlar çeşitliliğinin bir benzeri bu saldırıları hazırlayıcı olası faktörler ve bir daha benzeri bir olayla karşılaşılmaması için neler yapılabileceği noktasında da kendini gösterdi.

Uluslararası hukuku tanımayan ve asimetrik tehdit yaratan zayıf ülkelerin ve grupların kitle imha silahlarına yönelimi ve Amerika'ya saldırısını içeren Soğuk Savaş dönemi korkuları Birleşik Devletler'de tekrar hissedilmeye başlandı. Bush yönetiminin 'şer üçgeni' (axis of evil) tanımını kullanarak teröre karşı savaş ilan etmesi, bunu takiben Afganistan'ı El-Kaide örgütünü destekleyen ülke olarak ortaya koyması ve bombalamalar sivil toplumun kabul ettiği 'bütün insanların hayatının eşit değerde olması' temel ilkesiyle çelişir nitelikteydi. Teröristleri bulmak ve yakalamak öncelikti ve ülkeyi yeniden yapılandırma üzerinde pek durulmadı.

Terörizme karşı ortak hareket edilmesiyle kalıcı çözümlerin üretilebileceğini savunan diğer bir grup, hareket noktasında terörizme yol açan etkenlerin bulunması gerektiğini ve bunu ortaya çıkarırken gerek devletler arasındaki gerekse devletler ile devlet dışı aktörler arasındaki mevcut ilişkilerin boyutlandırılması ve yeni ortaklıkların oluşturulması gerektiğini belirtti.

'Teröre karşı savaş' tanımını çelişkili bulan bir kesim ise bunu sadece şiddeti daha da körükleyerek içinden çıkılmaz bir kısırdöngü yaratacağını belitti. Teröre karşı savaş planını genelde belli bir din grubuna mensup kişilerin yoğunlaştığı bölgeleri kapsaması sebebiyle bu kesim Müslüman topluluklarla temasa geçti ve köktendinciliğin ötesinde bir İslam anlayşı alternatifini bulmaya yönelerek faklı kültürler arasındaki temas noktalarını zenginleştiren bir etki yarattı.

11 Eylül’ü kapitalizm karşıtı bir bakış açısıyla yorumlayanlar saldırıları ‘dışlanmışların’ ve artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olan grubun sesini güc odaklarına duyurabilmek içn kullandığı bir araç olarak ortaya koydu.

Arap-Müslüman toplumlarda ise saldırıları düzenleyenlerin Arap olamayacağına dair baskın bir inanç yer aldı. El-Kaide’nin saldırıları düzenlemiş olabileceğine inanan bir grup azınlık ise bunun anlaşılabilir Amerikan karşıtı tepkilerden kaynaklanabiliceğini iddia etti ve karşı tarafı suçlayıcı genel eğilime ters düşmedi. Kapitalizm karşıtlarının Batının ekonomik açıdan uguladığı emperyalizm söylemine benzer olarak ,bu kesimde, Batının kültürel ve siyasi emperyalizmi vurgulandı.

11 Eylül saldırılarını ‘insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak’ algılayan grup ise askeri güç kullanımını bir seçenek olarak elemeden bunun uluslararası hukuğa uygun olarak yapılması ve bu açıdan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin karar almasıyla gerçekleştirilmesi gerekliliği üzerinde durdu.

Küresel sivil toplumda kendini göstermiş 11 Eylül’ün farklı okunuş biçimleri arasından birini çekip almak ve ‘bu en doğrudur’ ya da ‘bu görüş diğerlerine baskın gelmektedir demek’ mevcut toz bulutunun varlığı karşısında pek de sağlıklı bir yaklaşım olmayacaktır. 11 Eylül ile birlikte kavramsal niteliğini gerçek hayata taşıyan küresel terör olgusu, küresel sivil toplumu şekillendirmeye devam ediyor ve geleceğin göstereceklerini şu noktada belli kalıplar içine yerleştirmeyi güçleştiriyor. Kesin netliğe ulaşmak pek olası görünmese de, 11 Eylül saldırılarının küresel sivil toplum için bir dönüm noktası oluşturduğu ve fikir çeşitliliği yaratarak değişime yönelik bir potansiyeli beraberinde taşıdığı hala belirtilebilir.



 

[i] Anheier, Glasius, Kaldor; Global Civil Society2001 ; Oxford University Press,2001, sf. 4

[ii] Ibid.

[iii] Ibid.:5

 

Demokrasi ve Küreselleşme

David Held

Max Planck Institute for the Study of Societies'in Mayıs 1997 sayısında yayınlanan makalenin çevirisidir.

Küreselleşme, bir ucunda “yerel” diğer ucunda “global” olan bir doğru parçası şeklinde açıklanabilir. İnsan örgütlenmesi ve aktivitelerinde, kıtalar ötesi ve bölgeler arası faaliyet modellerine, etkileşime ve güç kullanımına doğru bir değişimi ifade eder. Sosyal ilişkiler ve kurumların esnekliğini ve derinliğini öyle içerir ki, bir yandan, günlük yaşam dünyanın öbür ucunda yaşananlardan etkilenirken, diğer yandan, yerel gurup ve toplulukların, uygulamaları ve kararları dünya çapında büyük yankılar yaratabilir.

Küreselleşme bugün en az iki olguya işaret eder. Birincisi, siyasi, ekonomik ve sosyal faaliyetlerin pek çok zincirinin bölgeler arası hale gelmesi, ikincisi ise, hem devletler ve toplumlar içinde hem de devletler ve toplumlar arasında karşılıklı bağımlılık ve etkileşim düzeyinin kuvvetlenmesi ve yoğunlaşmasıdır. Modern küresel sistemde dikkate alınması gereken ise, modern iletişim ağları ve bilgi teknolojisi gibi olguların faaliyetin yeni boyutları ve karşılıklı bağımlılık modellerinin sürekli yoğunlaşması sayesinde sosyal ilişkilerin esnekliğine yol açmasıdır. Küreselleşmenin farklı tarihi biçimlerini; bağ ve ilişki ağlarının genişliğine, ağlar içi akışın yoğunluğu ve bu olgunun farklı topluluklar üzerindeki etkisine göre ayırt etmek mümkündür.

Küreselleşme ne tek başına bir durum ne de doğrusal bir süreçtir. Aksine, ekonomik, siyasi, askeri, hukuki, çevresel ve kültürel etkileşim ve çeşitli faaliyet alanlarını kapsayan çok boyutlu bir olgudur. Bu alanların herbiri, ilişki ve faaliyetin farklı modellerini içerirler. Küreselleşmenin genel çerçevesi, bir alanda olana bakıp diğer alanda olacak olan hakkında fikir yürütme imkanı vermez. Bu açıdan, önemli olan, bu alanların her birinde neler olduğunu inceleyen bir anlayışla küreselleşmenin teorisini geliştirmektir.

Doğal olarak, küreselleşmenin anlamı bireylere, guruplara ve ülkere göre farklılık gösterir. Çeşitli global akımların ekonomi politikaları üzerindeki etkisi ülkenin, örneğin, Amerika , Peru ya da İspanya olmasına bağlı olarak değişir.Siyaset, hukuk, ticaret ve bilim dünyasının elitleri, global başkentlerde ve başlıca kültürel merkezlerin tam ortasında yaşarlar. Onların bu olanaklara erişim ve kullanımları, örneğin aşağı-Sahra Afrikası köylüleri gibi küresel düzenin hiyerarşisi ve merkezi güç yapısının çok uzağında kalmış insanlarınkinden çok büyük farklılık ve zıtlıklar gösterir. Ancak, bu insanların da küreselleşmenin değişen süreç ve biçimlerinden etkilenmediğini söylemek yanlış olur. Aksine; onlar bu süreçleri kontrol edemeseler de, çok yoğun bir şekilde bu süreç ve biçimlerden etkilenir durumdadırlar. Onların pozisyonunu yeni “kozmopolit elit” denilenlerden farklı kılan ise, yeni ortaya çıkan küresel düzenin egemen örgüt, kurum ve süreçlerine erişimlerindeki farklılık ve eşitsizliktir.

Bu erişimdeki farklılığın merkezinde ise “güç” kavramını görürüz. Güç burada, maddesel şartların –politik, ekonomik yada sosyal- biçmini değiştirme ve kaynakların seferberliği, yönetim sistemlerinin oluşturulması ve kurum ve yapıların kontrolüne dayalı amaçlara ulaşma kapasitesi olarak tanımlanır. Küreselleşme teorisinin ele aldığı gücün şekli ise, hiyerarşi ve eşitsizliktir. Hiyerarşi, küresel ağ ve yapılara erişimdeki asimetriyi ifade ederken, eşitsizlik, bu ağların toplumsal sınıflar, etnik guruplar, cinsiyet, yaşam standardı ve refah düzeyi üzerindeki asimetrik etkilerine işaret eder.

Çeviren: Özen Karaca