TERÖRİZM  :  TANIM VE KARAKTERiSTiK

21. yy sürecinde, dünyadaki güç dengelerinin değişimi ve uluslararası ilişkilerdeki farklılaşmaların sonucu olarak ; sıcak savaşlar yerlerini soğuk savaş metotlarına bırakmıştır.  Soğuk savaş metodu gereği olarak, ortaya çıkan bu psikolojik savaş çağı vesilesiyle, soğuk savaşın vazgeçilmez unsuru olan düşük yoğunluktaki çatışmalar (low intensity conflict) terörizm kavramını da ortaya çıkarmıştır.

Psikolojik savaşın bir unsuru olan terörizm, genel olarak ; zaten varolan ya da suni olarak oluşması sağlanan ihtilalci fikir ve hareketlerin, belirli bir amaç için harekete geçirilmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır.  Şöyle ki, iki kutuplu dönem sonrasında, devlet destekli uluslararası terör, NATO'nun ‘yeni stratejik konsept'inde de en önemli tehdit unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir.

Terörizmin, tüm dünya ülkeleri tarafından ya da en azından etkili olduğu kabul edilebilecek çoğunluğu tarafından ortak olarak kabul edilmiş bir tanımı olmamakla birlikte, her ülke kendine göre  (hatta zaman içerisinde birden fazla) bir tanım yapmıştır. Bu tanımlamalarda genel olarak ; bir grup ülkeler, hukuki fiilin niteliğini tespit belirlerken hukuki sebebini (saikini) nazarı dikkate almakta, diğerleri ise almamaktadır.

Terörizm, siyasal amaçlar için örgütlü, sistemli ve sürekli terör kullanmayı yöntem olarak benimseyen bir strateji anlayışı olarak tanımlanabilir. Paul Wilkinson, siyasal terorizmi ; ihtilalci, yarı-ihtilalci ve bastırıcı terörizm olarak üçe ayırmaktadır.

       İhtilalci ve yarı-ihtilalci terorizm ; mevcut siyasal sistemde bazı değisiklikler yapmak ve hükümetlerin politikalarını etkilemekle sınırlı olabilir.

       Bastırıcı terörizm ise ; mevcut otoritenin ayaklananlara karşı uyguladığı  terörizm'dir.

Uluslararası terörizm, ihtilalci terörizmin bir alt-grubu olup, değiştirilecek siyasal sistem ‘uluslararası hukukun temsil ettiği sistem'dir.  Bu nedenle, uluslararası terörizm ; sistem dışında sisteme karşı mücadele olarak da tanımlanabilir.

Eylemin bir yönüyle ulusal sınırları aşması, terörizme uluslararası  nitelik kazandırmaktadır.

Kriminoloji bilimine göre ; herhangi bir kişi hukuki fiili işlerken, bunu hiç kimsenin görmemesini arzu ederken ;  “terörist” bunun tam tersine mümkün olduğu kadar fazla kişinin haberdar olacağı şekilde işlemeyi tercih edecektir. T.P. Thornton'a göre fiil “sembolik”tir. Fiilin sembolik olması, terörizmi gerilla ve diğer savaşlardan ayırıcı bir niteliktir.

Terörizm gelişen ve değişen dünya koşulları ile birlikte, değişiklik göstermekte, gelişen teknolojiye bağlı olarak elde ettiği yeni imkan ve kabiliyetleri ile etkisini ve gücünü her geçen gün arttırmaktadır.

Demokratikleşme alanında atılan adımlar, terörü nicelik olarak azaltmakla birlikte, demokratik ortamlarda terör eylemlerinin etkinliği özellikle kitle iletişim araçlarının etkisiyle daha da artmaktadır.

Ülkelerin sosyo-ekonomik şartlarından ve mevcut yapının eksikliğinden kaynaklanan terör faaliyetleri, bir süre sonra bazı güçlerin kontrolüne girmekte veya birtakım devletlerce  suni bir şekilde, istismara açık sorunlar üzerine  bina edilmektedir.

Terör hareketleri, günümüzde periyodik olarak ve dalgalar halinde ortaya çıkmakta, zamanla önemini yitirmekte ve bilahare yeniden hız kazanmaktadır. 11 Eylül 2001 ve 20 Kasım 2003 olayları… Terörün hız kazandığı bu dönemler ile uluslararası siyasal ilişkiler, siyasi ve ekonomik stratejiler ; bölgesel ve ülke düzeyindeki ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunlar arasında yakın ilişki gözlenmektedir.

Sağlıklı bir değerlendirme yapıldığında, terör örgütleri ileri sürdükleri şekilde hedeflerine ulaşamayacakları gibi zamanla marjinalleşmeye de mahkumdurlar. Buna rağmen, ülkelerdeki siyasi veya ekonomik dengesizlik ve aksaklıkların, hoşnutsuz kişilerin ortaya çıkmasına yol açtığı, birtakım güçlerin ve devletlerin terörü hedeflerine ulaşmada bir araç ve baskı unsuru olarak gördükleri müddetçe terörizm varlığını devam ettirebilecektir.

Teröre başvuran grupların, eylem taktikleri ve yürüttükleri gizli faaliyetin bir gereği olarak ; hedef seçimi ve eylem zamanı konusundaki inisiyatiflerini kullanmada sınırsız davranabilmeleri, onları avantajlı hale getirmektedir. Sebep-sonuç ilişkisinden uzak bir şekilde gerçekleştirilen terör eylemlerinin, zamanından önce haber alınarak önlenmesi veya faillerinin yakalanmasının güçlüğü, terörün etkisini arttırmaktadır.  Ayrıca teröristler, eylemlerinde kendilerini sınırlayan ahlaki veya insani çok fazla engel tanımadıklarından dolayı, psikolojik bir üstünlüğe sahip olmaktadırlar.

Hakan  HANLI
Uluslararası Hukuk ve Avrupa Hukuku Uzmanı, Avukat
“İYİ TERÖRİST / KÖTÜ TERÖRİST”

E. Büyükelçi Onur Gökçe anlatıyor...

“Bir ülkenin ‘terörist'i diğerinin ‘kurtuluş savaşçısı'. Yani, terörizm ve teröristler ‘iyi' ve ‘kötü' diye ikiye ayrılmış bulunmakta. Her ülke hangisi işine geliyorsa onu kullanıyor. Bunun da pek değişeceği yok.”

ARKA PLAN: Terör 21. Yüzyılın “en işe yarar savaş yöntemi” midir? Devletler teröre başvurmak zorunda mı bırakılıyorlar?

ONUR GÖKÇE: Terörün “en işe yarar bir savaş yöntemi” olup olmadığı hakkında bir görüş ileri sürebilmek için ilk önce terörün ne tür bir eylem olduğu üzerinde durmak lazım. Bilindiği kadarıyla genel kabul görmüş bir uluslararası tanımı bulunmamaktadır. Buna mukabil, şiddet içeren, ayırım gözetmeden savunmasız masum insanları hedef alabilen, yasa dışı kabul edilen, dolayısıyla meşruiyeti olmayan bir eylem olması açısından terörü bir tür cinayet olarak da görmek mümkündür. Tek taraflıdır, yani, yalnız eylemi yapan taraf vardır. Belirli bir diğer taraf yoktur. Herhangi bir kimse veya “şey” taraf yapılabilinmektedir. Oysa, savaşta taraflar belirgindir ve eşitlik vardır. Yani, savaşta taraflar belirlenmiştir ve savaş, bu belirlenmiş, donanımı eşit taraflar arasında yapılır. Savunmasız ve masum insanların bunların arasında yeri yoktur. Onları taraf olarak görerek hedef almak eşitler arası bir savaş biçimi değildir. Bir insanlık suçudur. Bu durumda, terörü “en işe yarar bir savaş yöntemi” olarak tanımlamanın doğru olmadığını, hatta bunun çarpıtılmış bir tanımlama olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, terörün hangi işe, kimin işine yaradığı ve ne amaçla yağıldığı ise tartışılabilir. Hatta, soykırımını dahi bir terör hareketi olarak görmek mümkündür.

Devletlerin teröre başvurmak zorunda bırakılıp bırakılmadığı sorusuna gelince, her şeyden evvel şunu hatırda tutmakta yarar vardır. İnsanların, bunlardan oluşan toplumların ve toplumların oluşturduğu devletlerin varolmalarını sürdürebilmeleri için kendilerini tehditlere karşı savunma hakları vardır. Bu doğal bir haktır. Hukuken uluslararası kabul edilmiş bir haktır. Devletler kendilerini, deyim yerindeyse, silah kullanmak da dahil olmak üzere, “savaşarak” savunurlar, teröre başvurarak değil. Nitekim, teröre başvurulması halinde, böyle bir eylemin savaş suçu addedildiği ve uluslararası mahkemelerde buna sebep olanların yargılandığı bilinmektedir. Ancak, tabii, savunmanın şeklini de tehdidin şekli tayin eder. Örneğin, tehdit ekonomik alanda ise, savunma ekonomik alanda, kültürelse kültürel, siyasalsa siyasi, askeri ise askeri alanda yapılacak “savaş”larla önlenmeye çalışılır vb.

ARKA PLAN: Üçüncü Dünya Savaşı bir şekilde başladı gibi gözüküyor. Terör, “Üçüncü Dünya Savaşı”nı tetikledi mi? Böyle bir savaş sonrasında kimler hayatta kalır?

ONUR GÖKÇE: Soğuk savaş sonrası tek kutuplu dünya düzeninde ortaya çıkan yeni arayışları, yapılanmaları ve çatışmaları bir şekilde Üçüncü Dünya Savaşının başlangıcı olarak görmek, sanırım, yaşanan olayları yanlış ve çok basit bir boyuta indirgemek olur. Acele yapılmış bir yakıştırmadır. Bugün, ister büyük, ister küçük olsun, bütün ülkelerin karşılaştığı olay, soğuk savaş sonrasında, uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan güç dengesinin bozulması sonucu ortaya çıkan boşluğun nasıl doldurulacağı ve yeni dengelerin ne şekilde kurulacağıdır. Bunun mücadelesi verilmektedir. Buna isterseniz “savaş” verilmektedir de diyebilirsiniz. Her alanda bir itiş kakış, bir tür “yaz boz” uygulaması vardır ve bu durumun, küresel olduğu kadar yerel boyutlarda da gerçekleştiğini, hatta, bu boyutların bazen kesiştiğini, bazen de birbirine karşı cepheler oluşturduğunu görmekteyiz. Bu “fırtına” ne zaman dinecektir? Fırtına sonrası kim ayakta kalacaktır? Sual güzel fakat cevabını vermek zor. Gerçek olan, çoğunluğun bu fırtınadan etkilendiği ve dinmesini sağlamak için bir çaba içerisinde olduğudur. Ancak, tabii bu fırtınadan en az zararla kurtulacak olan taraf en iyi olan taraftır. Hatta, bunlar kargaşadan en karlı çıkacak taraf dahi olabilirler. En azından, eşyanın tabiatı icabı, bunun gayreti içersinde olacaklardır. Kısacası, egemen güçler tarafından dünyanın “yağmalanması”nın önlenmesi ve taşların dengeli bir şekilde yeniden yerine oturtulabilmesi için, bazılarının kendi alanında, kendi güç ve imkanları ölçüsünde bir mücadele vermekte olduğu, bazılarının ise, uluslararası ilişkilerdeki bu denge bozukluğunu ve ortaya çıkan denetimsizliği/boşluğu fırsat bilerek, kendi çıkarları yararına kullanmak istedikleri görülmektedir. Bu bir Üçüncü Dünya savaşı değildir. Başlangıcı bile değildir. Sadece bozulan uluslararası güç dengesinin/dengelerinin yeniden yapılanması olgusudur, bir savaş değil bir süreçtir. Bu süreç içerisinde terörün yeri var mıdır? Cevap: evet vardır. Dengeleyici faktörlerden biri olarak tetikleyici değil.

ARKA PLAN: Terör bir ölçüde İslamiyet ve Hıristiyanlık arasındaki çatışmanın başka bir şekli midir? Terörü salt din çerçevesinde açıklamak ne kadar rasyoneldir/doğrudur?

ONUR GÖKÇE: Tarih boyunca dinler arası savaşlar olmuştur. Hıristiyanların haçlı seferlerine karşı Müslümanların cihat ilan etmesi bunun en güzel örneğini oluşturur. Amaç, birinin diğerine kıyasla daha egemen bir konuma gelmesinin önlenmesidir. Dine dayalı bir tür güç mücadelesidir. Bu çatışmada terörün yeri var mıdır? Terör bir amaç yerine araç olarak kullanıldığı sürece dinde olduğu kadar herhangi bir çatışmada da yeri vardır. Nitekim, mesela, İspanya'daki ETA ve Kürtlerde PKK gibi terör örgütleri bir din savaşı içerisinde değillerdir. Fakat, bu tür ideolojiye dayalı eylemlerde terör bir araç olarak kullanılmaktadır. Zaten, terör hiçbir zaman kendi başına bir amaç değil, belirli bir amaca ulaşabilmek için kullanılan bir araçtır. Yani, sadece terör estirmek için teröre başvurulmaz. Terörün mutlaka terör ötesi bir amacı vardır. Bu nedenle, terörü, salt bir din çerçevesinde açıklayarak dar bir alana çekmek, ne rasyonel ne doğru ne de gerçekçi bir yaklaşımdır. Kaldı ki, dinler arası olduğu kadar, mezhep savaşları gibi, din içi savaşlar da olmaktadır. Bunlar Müslümanlıkta olduğu kadar Hıristiyanlıkta da olmaktadır. Bu savaşlarda da terör bir araç olarak kullanılmaktadır. İrlanda'da IRA örgütünün eylemleri buna en güzel örneği oluşturmaktadır.

ARKA PLAN: Terörizm “haksızlığa uğramışlık” duygusu ile beslenen; açlık, geri kalmışlık, sömürülme, aşağılanma, ikinci sınıf muamele görme, ezilme ve dayatmalar gibi etkenlerle haklı gösterilmeye mi çalışılıyor?

ONUR GÖKÇE: Sözü edilen etkenler sadece terörü haklı göstermek için kullanılan zeminler değildir. Bu zeminler her türlü direnişin arka bahçesini oluşturmaktadır. Bu zeminler bir tür avlanma alanlarıdır ve bu alanlar her türlü istismara açık alanlardır. Ayrıca, terörü haklı göstermek gibi bir amaçtan bahsetmenin ne ölçüde geçerliliği bulunduğu da tartışılabilir. Direnişi anlarım da, daha önce belirttiğim nedenlerle, terörü haklı göstermeye çalışmayı pek anlayabildiğimi söyleyemem. Ancak, terörü haklı göstermek açısından değil de beslemek açısından sözü edilen faktörlerin/zeminlerin oldukça etkili olduğu açıktır.

ARKA PLAN: Terörizmin yarattığı savaş ortamında kimler amacına ulaşmıştır ve en çok zararı kim görmüştür? Terörist eylemlerde dünyanın yeniden şekillendirilmesi ve paylaşılması gibi bir amaç olabilir mi?

ONUR GÖKÇE: Düşünceme göre, terörün gerisinde kimler varsa bunlar henüz sadece terör yaratmanın ötesinde bir amaca ulaşmamışlardır. Gerek de yoktur. Terörün amacı terördür. En azından kısa vadede bu böyle. Uzun vadede ise terörün, amaç ve seçilen hedefe göre farklı sonuçlar verebildiği görülmektedir. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi, terörizmi direnişle eş anlamda kullanmamaya dikkat etmemiz gerekir. Zira, direniş bir amaca ulaşmak için yapılan harekettir, terör ise böyle bir harekette kullanılan araçlardan biridir. Terörün amacı, ayırım gözetmeden bir şiddet hareketinde bulunarak korku ve dehşet yaratmaktır. Bu sağlandığında amaca ulaşılmıştır demektir. Bunun ötesinde başka bir şey yoktur. En çok kim zarar görür? Hiç şüphesiz terörden sadece yaşlısıyla, kadınıyla ve çocuğuyla masum insanlar zarar görür. İnsanlık zarar görür. Terörist eylemlerde dünyanın yeniden şekillendirilmesi ve paylaşılması gibi bir amacın olup olamayacağına gelince, bu tür eylemlerin, bir araç olarak kullanıldığı sürece, evet, dünyanın yeniden yapılanmasında etkili bir rol oynaması mümkündür. Öte yandan, terör eylemlerinin bazı çevreler tarafından bu bağlamda sadece bir araç değil aynı zamanda bir amaç olarak görüldüğünün de akılda tutulmasında yarar vardır. Ancak, terörün bu yeniden şekillendirme ve paylaşmada bir taraf olabilmesi mümkün değildir. Zira, sadece bir eylem ve araç olarak etkisini göstermektedir. Dünyayı değiştirme gücü var mıdır? Bunu, terörün nasıl ve kimler tarafından ne amaçla kullanılacağı tayin edecektir.

ARKA PLAN: Terörün önüne nasıl geçilebilir? Günümüzde alınan önlemler ne ölçüde yeterli? Her terör eylemi ve ona karşı yapılan hareketler yeni terör eylemlerini doğuruyor. Bu döngü nasıl kırılabilir?

ONUR GÖKÇE: Terörün tanımlanması ve terörle mücadele konusunda uluslararası bir mutabakat, bir oydaşma (concensus) sağlanamadığı sürece terörün önüne geçilebileceğine ben pek ihtimal veremiyorum. Zira, bir ülkenin “terörist”i diğerinin “kurtuluş savaşçısı”. Yani, terörizm ve teröristler iyi ve kötü diye ikiye ayrılmış bulunmakta. Her ülke hangisi işine geliyorsa onu kullanıyor. Bunun da pek değişeceği yok. Dahası, terörün önüne geçebilmek için terörün lojistik desteğinin de ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yani, terörün parasal kaynağını oluşturan uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığının da önüne geçilmesi gerekmektedir. Ancak, organize suç odakları buna izin vermemektedir. Bu şartlarda günümüzde alınan önlemlerin yetersiz kaldığı ve bu şartlar değişmedikçe yetersiz kalmaya devam edeceği aşikardır. Terör zincirinin nasıl kırılacağına gelince, sanırım buna ilk önce terörizme neden olan etkenlerin ortadan kaldırılmasıyla başlamak lazım. Her ülkenin bu alanda elinden geleni yapması zorunludur. Bu konularda etkin uluslar arası koordinasyona ihtiyaç vardır. Bu mücadelede bazen şiddete şiddetle karşılık vermek durumunda kalınacaktır. Yüksek insani değerler göz önünde tutularak bundan kaçınmak, terörü sadece yüreklendirmekten başka bir işe yaramaz, aksi iddia edilse de. Zira, terörde yüksek değerler yoktur. Terörde sadece alçak değerler vardır.

ARKA PLAN: İran'ın nükleer enerjisini arttırma kararı dünyada karşı yönde çok yankı bulmuştur, bunun sebebi nedir? Bununla birlikte bir çok ülkede nükleer silah bulunduğu da bir gerçektir. Bu durumda çifte standart mı söz konusudur?

ONUR GÖKÇE: Ne tarafından bakılacak olursa olsun İran'ın bölgemizde önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Millet olarak güçlü bir tarihi geçmişinin bulunması yanı sıra, zengin petrol kaynaklarına, askeri bakımdan modern füze sistemlerine sahip olması, nükleer gücü ve inkar etse de, nükleer silah edinme yolunda adımlar atması, radikal bir İslam rejimi ile yönetiliyor olması ve bu rejimini bölge ülkelerine ihraç etmek, yaymak gibi bir dış politika anlayışının bulunması, bölge ülkeleri kadar bölge dışı ülkelerini de ciddi bir biçimde düşündürdüğü bir gerçektir. Buna karşılık, Orta Doğu'daki son gelişmelerin, Irak'taki karışık durumun, Afganistan'daki belirsizliğin ve ABD'nin ‘Genişletilmiş Orta Doğu Politikası'nın İran'ı rahatsız etmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu durum, bölgede bir tarafta ABD ve İsrail diğer tarafta ise İran ve bir ölçüde de Suriye olmak üzere bu ülkeleri çıkar çatışması içerisinde karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Ortada adeta karşılıklı bir meydan okuma vardır. Bunun sonuçlarının olacağı açıktır. Kırılma noktasını tayin edecek olan an herhalde İran'ın nükleer silahı elde ettiği an olacaktır. Bu gerçekleşmeden evvel, önleyici müdahalede bulunmak da dahil olmak üzere, başka tedbirlere başvurulmasının da gündeme gelebileceği ileri sürülmekle beraber, bunların neler olabileceğini zaman gösterecektir. Kaldı ki, İran'ın elinde şimdiden kendi imalatı olmayan ve başka kaynaklardan sağladığı nükleer silahlarının bulunmadığını kim iddia edebilir? Nükleer silah bulundurma konusunda dünyada çifte standardın bulunup bulunmadığına gelince, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması bunu zaten sağlamış durumdadır. Bu Antlaşmaya göre, nükleer silahlara sahip olma yetkisi sadece malum birkaç ülkeye verilmiştir. Bunların dışında Antlaşmaya taraf olan ülkeler sadece barışçı amaçlarla nükleer güç edinmeye mezun kılınmışlardır. Bu Antlaşmayı Hindistan ve İsrail imzalamamışlardır ve bugün nükleer silahlara sahiptirler. Pakistan ve Kuzey Kore ise, Antlaşmadan çekilerek nükleer silah üretmişlerdir. İran'ın da bu ülkeleri takip etmeyeceğini kim söyleyebilir?

* Katkılarından dolayı Onur GÖKÇE'ye teşekkür ederiz.

Hazırlayanlar: Güliz Öztürkmen, Başak Maraşlıoğlu
Arka Plan – Uluslararası Politika
NüKLEER DEHŞET

Dünya nükleer dehşetle 1945 yılında, II. Dünya Savaşı’nın bitiminde tanıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1945’te Japonya’nın iki gelişmiş şehri olan Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları, yüzbinlerce insanın hayatına mal olmuş, bu bombaların yarattığı radyoaktif serpinti nedeni ile de daha onbinlercesi da sakat kalmıştı. Savaş’ın bitiminde sadece ABD’nin sahip olduğu bu korkunç silah, kısa sürede başka devletlerin de eline geçti: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti. Soğuk Savaş konjonktürü içerisinde kısa sürede bu devletler arasında bir denge oluştu ve bu beş nükleer silahlı devlet BM Güvenlik Konseyi’nde daimi temsilci olarak dünya politikasına yön vermeye başladılar. Çin Halk Cumhuriyeti ile SSCB’nin oluşturduğu Doğu Blok’u ile Batı Blok’unun arasında zaman zaman artan gerilimlerin nükleer bir savaşa yol açma olasılığı Soğuk Savaş dönemi boyunca dünya kamuoyunun diken üstünde oturmasına neden olmuştur. Ne var ki böyle bir savaş yaşanmamıştır. Bunun nedenini Hiroşima ve Nagazaki’den alınan dersle açıklamak mümkündür: nükleer bir savaşta kazanan taraf yoktur. Kısaca Nükleer Caydırıcılık Tezi diyebileceğimiz bu anlayış, her iki bloğun liderleri tarafından Soğuk Savaş süresince sıkıca takip edilmiştir. Bu anlayış çerçevesinde, insan ırkının yokolmaması adına II. Dünya Savaşı’nın hemen bitiminden itibaren nükleer silahlanmayı kısıtlama amacına yönelik birtakım önlemler alınmaya, konuya vakıf kurumlar kurulmaya ve çok ve ya iki taraflı devletlerarası antlaşmalar imzalanmaya başlanmış, bu adımlar günümüze kadar da sürmüştür. Bu yazının devamında, Darry Howlett’ın ‘The Evolution of Global Nuclear Control and Anti-Proliferation Measures’ başlıklı makalesinden yararlanarak nükleer silahlanmanın önlenmesi amacıyla atılan adımları özetleyeceğim.


Nükleer silahlanmanın kontrol altına alınması amacına yönelik atılan ilk somut adım, Ocak 1946’da BM Genel Kurulu’nun kararıyla BM Atom Enerji Komisyonu’nun kurulması olmuştur. Amacı nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanmak ve nükleer silahsızlanmayı sağlamak için yöntem belirlemek ve öneriler sunmak olan bu kurum, ABD ve SSCB arasındaki anlaşmazlıklar nedeni ile işlevini yerine getirememiştir. Daha sonra, dönemin ABD başkanı olan Eisenhower’ın önerisiyle, 29 Temmuz 1957’de nükleer enerjiden barışçıl amaçlarla tüm dünya kamuoyunun yararlanması prensibine dayalı olan Uluslararası Atom Enerji Kurumu (UAEK) kuruldu. Bu kurum, nükleer enerji güvenliği konusunda standartları belirlemekte, ülkelerin nükleer enerji santrallerinde yaptıkları çalışmaların uluslararası antlaşmalardaki taahhütlerine uyup uymadıklarını denetlemektedir. Zaman içersinde değişen ve gelişen ihtiyaçlara cevap vermek için yetkileri genişletilen UAEK, nükleer çalışmalarda kullanılabilecek çeşitli materyalin ithalatına ve ihracatını denetleme yetkisine de sahip kılındı.

Nükleer silahlanmanın engellenmesine yönelik atılan diğer bir adım da, nükleer silahların kontrolsüzce tüm dünya devletlerine yayılmasını önlemeye yönelik imzalanan antlaşmadır. 12 Haziran 1968’de BM Genel Kurulu’nun kabul ettiği ‘Non-proliferation Treaty’ (NPT) (Nükleer Silahsızlanma Antlaşması), başlıca amacı nükleer silahların dünya devletlerine yayılmasını önlemek olan bir antlaşmadır. BM Genel Kurulu’nda kabulünden sonra üye devletlerin imzasına açılan antlaşma 5 Mart 1970’te de yürürlüğe girmiştir. Son olarak Küba’nın da imzasıyla 189 devlet tarafından imzalanmıştır. Antlaşmanın hükümlerine göre antlaşmanın imzalandığı tarihe kadar nükleer silah edinmiş devletler nükleer silahlarını ellerinde tutma ve bu silahları geliştirme haklarını saklı tutarken (ki bu devletler yukarıda adı geçen ve BM Güvenlik Konseyi Daimi Temsilciliği’ni ellerinde tutan beş ülkeden ibarettir), geri kalan devletler nükleer silah edinmeme konusunda taahhüt altına girmişlerdir. Dünyada, bu antlaşmayı imzalamamış ve nükleer silah edinmiş bulunan üç devlet vardır: Pakistan, Hindistan ve İsrail. 1995 yılında toplanan ‘NPT Gözden Geçirme ve Genişleme Konferansı’, NPT Antlaşması’nı sınırsız olarak genişletme kararı aldı. Fakat bu karar taraf devletlerce onaylanmadığı için meşrulaşamadı ve Konferans sonuç bildirisi yayınlayamadan dağıldı. Her ne kadar NPT antlaşması genişletilememiş olsa da, Konferans her beş yılda bir toplanarak gözden geçirme işlemlerinin sürekliliğini sağlama kararı aldı.

Başlıca nükleer silah sahibi konumundaki devletlerin, daha fazla nükleer silah edinmemek ve ya edindikleri silahların kullanım serbestisi hakkında taahhütlerde bulunmak için bir araya gelerek imzaladıkları antlaşmalar da bulunmaktadır. 1963 yılında SSCB, ABD ve İngiltere toplanarak Kısmi Denemelerin Durdurulması Antlaşması’nı (Partial Test Ban Treaty) imzalamışlardır. Bu antlaşma ile taraf devletler, atmosferde, uzayda ve sualtında atom bombası denemesi yapmayacaklarını taahhüt etmişlerdir. Bunun anlamı, antlaşmaya taraf devletlerin sadece yeraltında nükleer silah denemesi yapabilecek olmalarıdır. 1978 yılında ise başka bir gelişme kaydedilmiştir. O yıl toplanan Birinci Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Özel Toplantısı’nda ABD, Fransa, İngiltere, SSCB ve Çin, nükleer silahların nükleer silah sahibi olmaya ülkelere karşı kullanımı konusunda tek taraflı bildirilerde bulunmuşlardır. Çin hariç tüm ülkeler kendi güvenlik durumlarını göz önüne alarak birtakım kısıtlama sözleri vermişler, Çin ise hiçbir şart koşmadan nükleer silahları ilk kullanan taraf olmayacağını beyan etmiş ve nükleer silah sahibi olmayan ülkeleri bu silahları kullanmakla tehdit etmeyeceği taahhüdünü vermiştir.

Nükleer silahları fırlatma teknolojisinin yayılmasını önlemek amacıyla 1987 yılında füze ihraç eden yedi ülke toplanarak aralarında nükleer başlıklı füze teknolojisinin ihracını düzenleyen bir antlaşma imzalamışlardır. Böyle bir antlaşmaya duyulan gereksinim, nükleer bir bombanın insanlı uçak kullanılarak atılmasının haricinde başlıca kullanım yolunun füze ile fırlatılmasından kaynaklanmaktadır. Bu antlaşmaya kısa sürede füze teknolojileri ihraç eden başlıca birçok ülke daha taraf olmuştur. Zaman içerisinde de bu antlaşmanın kapsamı, kimyasal ve biyolojik başlık takılabilen füzeleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Alınmaya çalışılan tüm bu önlemlere rağmen Nükleer Dehşet, dünya kamuoyunun kabusu olmaya devam etmektedir. Reelpolitik anlayışın geçerli olduğu uluslararası sistemde devletler, nükleer silah edinen ülkelerin kazandıkları askeri prestiji ve masada ellerine geçen daha çok söz ve manevra hakkını bilmekte, bu nedenle de büyük bir ihtirasla bu ölümcül silahları edinmeyi, edindiklerini de geliştirmeyi arzulamaktadırlar. Nükleer Dehşet, nükleer silah teknolojisi yeryüzünden silinmedikçe ve ya uluslararası sistem köklü bir biçimde değişmedikçe bizlerin ve gelecek nesillerin hayatında bir gerçeklik olarak kalacaktır.

Kaynak:

Howlett, Darryl. “Nuclear Proliferation: The Evolution of Global Nuclear Control and Anti-Proliferation Measures”. Globalization of the World Politics. Ed. John Baylis ve Steve Smith. Oxford University Press, 2005.

Kemal Alp Taylan
Uluslararası İlişkiler 2. Sınıf öğrencisi
 
Dream Co. © 2005 | Gizlilik  | Kullanım Koşulları