E. Büyükelçi Onur Gökçe anlatıyor...
“Bir ülkenin ‘terörist'i diğerinin ‘kurtuluş savaşçısı'. Yani, terörizm ve teröristler ‘iyi' ve ‘kötü' diye ikiye ayrılmış bulunmakta. Her ülke hangisi işine geliyorsa onu kullanıyor. Bunun da pek değişeceği yok.”
ARKA PLAN: Terör 21. Yüzyılın “en işe yarar savaş yöntemi” midir? Devletler teröre başvurmak zorunda mı bırakılıyorlar?
ONUR GÖKÇE: Terörün “en işe yarar bir savaş yöntemi” olup olmadığı hakkında bir görüş ileri sürebilmek için ilk önce terörün ne tür bir eylem olduğu üzerinde durmak lazım. Bilindiği kadarıyla genel kabul görmüş bir uluslararası tanımı bulunmamaktadır. Buna mukabil, şiddet içeren, ayırım gözetmeden savunmasız masum insanları hedef alabilen, yasa dışı kabul edilen, dolayısıyla meşruiyeti olmayan bir eylem olması açısından terörü bir tür cinayet olarak da görmek mümkündür. Tek taraflıdır, yani, yalnız eylemi yapan taraf vardır. Belirli bir diğer taraf yoktur. Herhangi bir kimse veya “şey” taraf yapılabilinmektedir. Oysa, savaşta taraflar belirgindir ve eşitlik vardır. Yani, savaşta taraflar belirlenmiştir ve savaş, bu belirlenmiş, donanımı eşit taraflar arasında yapılır. Savunmasız ve masum insanların bunların arasında yeri yoktur. Onları taraf olarak görerek hedef almak eşitler arası bir savaş biçimi değildir. Bir insanlık suçudur. Bu durumda, terörü “en işe yarar bir savaş yöntemi” olarak tanımlamanın doğru olmadığını, hatta bunun çarpıtılmış bir tanımlama olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, terörün hangi işe, kimin işine yaradığı ve ne amaçla yağıldığı ise tartışılabilir. Hatta, soykırımını dahi bir terör hareketi olarak görmek mümkündür.
Devletlerin teröre başvurmak zorunda bırakılıp bırakılmadığı sorusuna gelince, her şeyden evvel şunu hatırda tutmakta yarar vardır. İnsanların, bunlardan oluşan toplumların ve toplumların oluşturduğu devletlerin varolmalarını sürdürebilmeleri için kendilerini tehditlere karşı savunma hakları vardır. Bu doğal bir haktır. Hukuken uluslararası kabul edilmiş bir haktır. Devletler kendilerini, deyim yerindeyse, silah kullanmak da dahil olmak üzere, “savaşarak” savunurlar, teröre başvurarak değil. Nitekim, teröre başvurulması halinde, böyle bir eylemin savaş suçu addedildiği ve uluslararası mahkemelerde buna sebep olanların yargılandığı bilinmektedir. Ancak, tabii, savunmanın şeklini de tehdidin şekli tayin eder. Örneğin, tehdit ekonomik alanda ise, savunma ekonomik alanda, kültürelse kültürel, siyasalsa siyasi, askeri ise askeri alanda yapılacak “savaş”larla önlenmeye çalışılır vb.
ARKA PLAN: Üçüncü Dünya Savaşı bir şekilde başladı gibi gözüküyor. Terör, “Üçüncü Dünya Savaşı”nı tetikledi mi? Böyle bir savaş sonrasında kimler hayatta kalır?
ONUR GÖKÇE: Soğuk savaş sonrası tek kutuplu dünya düzeninde ortaya çıkan yeni arayışları, yapılanmaları ve çatışmaları bir şekilde Üçüncü Dünya Savaşının başlangıcı olarak görmek, sanırım, yaşanan olayları yanlış ve çok basit bir boyuta indirgemek olur. Acele yapılmış bir yakıştırmadır. Bugün, ister büyük, ister küçük olsun, bütün ülkelerin karşılaştığı olay, soğuk savaş sonrasında, uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan güç dengesinin bozulması sonucu ortaya çıkan boşluğun nasıl doldurulacağı ve yeni dengelerin ne şekilde kurulacağıdır. Bunun mücadelesi verilmektedir. Buna isterseniz “savaş” verilmektedir de diyebilirsiniz. Her alanda bir itiş kakış, bir tür “yaz boz” uygulaması vardır ve bu durumun, küresel olduğu kadar yerel boyutlarda da gerçekleştiğini, hatta, bu boyutların bazen kesiştiğini, bazen de birbirine karşı cepheler oluşturduğunu görmekteyiz. Bu “fırtına” ne zaman dinecektir? Fırtına sonrası kim ayakta kalacaktır? Sual güzel fakat cevabını vermek zor. Gerçek olan, çoğunluğun bu fırtınadan etkilendiği ve dinmesini sağlamak için bir çaba içerisinde olduğudur. Ancak, tabii bu fırtınadan en az zararla kurtulacak olan taraf en iyi olan taraftır. Hatta, bunlar kargaşadan en karlı çıkacak taraf dahi olabilirler. En azından, eşyanın tabiatı icabı, bunun gayreti içersinde olacaklardır. Kısacası, egemen güçler tarafından dünyanın “yağmalanması”nın önlenmesi ve taşların dengeli bir şekilde yeniden yerine oturtulabilmesi için, bazılarının kendi alanında, kendi güç ve imkanları ölçüsünde bir mücadele vermekte olduğu, bazılarının ise, uluslararası ilişkilerdeki bu denge bozukluğunu ve ortaya çıkan denetimsizliği/boşluğu fırsat bilerek, kendi çıkarları yararına kullanmak istedikleri görülmektedir. Bu bir Üçüncü Dünya savaşı değildir. Başlangıcı bile değildir. Sadece bozulan uluslararası güç dengesinin/dengelerinin yeniden yapılanması olgusudur, bir savaş değil bir süreçtir. Bu süreç içerisinde terörün yeri var mıdır? Cevap: evet vardır. Dengeleyici faktörlerden biri olarak tetikleyici değil.
ARKA PLAN: Terör bir ölçüde İslamiyet ve Hıristiyanlık arasındaki çatışmanın başka bir şekli midir? Terörü salt din çerçevesinde açıklamak ne kadar rasyoneldir/doğrudur?
ONUR GÖKÇE: Tarih boyunca dinler arası savaşlar olmuştur. Hıristiyanların haçlı seferlerine karşı Müslümanların cihat ilan etmesi bunun en güzel örneğini oluşturur. Amaç, birinin diğerine kıyasla daha egemen bir konuma gelmesinin önlenmesidir. Dine dayalı bir tür güç mücadelesidir. Bu çatışmada terörün yeri var mıdır? Terör bir amaç yerine araç olarak kullanıldığı sürece dinde olduğu kadar herhangi bir çatışmada da yeri vardır. Nitekim, mesela, İspanya'daki ETA ve Kürtlerde PKK gibi terör örgütleri bir din savaşı içerisinde değillerdir. Fakat, bu tür ideolojiye dayalı eylemlerde terör bir araç olarak kullanılmaktadır. Zaten, terör hiçbir zaman kendi başına bir amaç değil, belirli bir amaca ulaşabilmek için kullanılan bir araçtır. Yani, sadece terör estirmek için teröre başvurulmaz. Terörün mutlaka terör ötesi bir amacı vardır. Bu nedenle, terörü, salt bir din çerçevesinde açıklayarak dar bir alana çekmek, ne rasyonel ne doğru ne de gerçekçi bir yaklaşımdır. Kaldı ki, dinler arası olduğu kadar, mezhep savaşları gibi, din içi savaşlar da olmaktadır. Bunlar Müslümanlıkta olduğu kadar Hıristiyanlıkta da olmaktadır. Bu savaşlarda da terör bir araç olarak kullanılmaktadır. İrlanda'da IRA örgütünün eylemleri buna en güzel örneği oluşturmaktadır.
ARKA PLAN: Terörizm “haksızlığa uğramışlık” duygusu ile beslenen; açlık, geri kalmışlık, sömürülme, aşağılanma, ikinci sınıf muamele görme, ezilme ve dayatmalar gibi etkenlerle haklı gösterilmeye mi çalışılıyor?
ONUR GÖKÇE: Sözü edilen etkenler sadece terörü haklı göstermek için kullanılan zeminler değildir. Bu zeminler her türlü direnişin arka bahçesini oluşturmaktadır. Bu zeminler bir tür avlanma alanlarıdır ve bu alanlar her türlü istismara açık alanlardır. Ayrıca, terörü haklı göstermek gibi bir amaçtan bahsetmenin ne ölçüde geçerliliği bulunduğu da tartışılabilir. Direnişi anlarım da, daha önce belirttiğim nedenlerle, terörü haklı göstermeye çalışmayı pek anlayabildiğimi söyleyemem. Ancak, terörü haklı göstermek açısından değil de beslemek açısından sözü edilen faktörlerin/zeminlerin oldukça etkili olduğu açıktır.
ARKA PLAN: Terörizmin yarattığı savaş ortamında kimler amacına ulaşmıştır ve en çok zararı kim görmüştür? Terörist eylemlerde dünyanın yeniden şekillendirilmesi ve paylaşılması gibi bir amaç olabilir mi?
ONUR GÖKÇE: Düşünceme göre, terörün gerisinde kimler varsa bunlar henüz sadece terör yaratmanın ötesinde bir amaca ulaşmamışlardır. Gerek de yoktur. Terörün amacı terördür. En azından kısa vadede bu böyle. Uzun vadede ise terörün, amaç ve seçilen hedefe göre farklı sonuçlar verebildiği görülmektedir. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi, terörizmi direnişle eş anlamda kullanmamaya dikkat etmemiz gerekir. Zira, direniş bir amaca ulaşmak için yapılan harekettir, terör ise böyle bir harekette kullanılan araçlardan biridir. Terörün amacı, ayırım gözetmeden bir şiddet hareketinde bulunarak korku ve dehşet yaratmaktır. Bu sağlandığında amaca ulaşılmıştır demektir. Bunun ötesinde başka bir şey yoktur. En çok kim zarar görür? Hiç şüphesiz terörden sadece yaşlısıyla, kadınıyla ve çocuğuyla masum insanlar zarar görür. İnsanlık zarar görür. Terörist eylemlerde dünyanın yeniden şekillendirilmesi ve paylaşılması gibi bir amacın olup olamayacağına gelince, bu tür eylemlerin, bir araç olarak kullanıldığı sürece, evet, dünyanın yeniden yapılanmasında etkili bir rol oynaması mümkündür. Öte yandan, terör eylemlerinin bazı çevreler tarafından bu bağlamda sadece bir araç değil aynı zamanda bir amaç olarak görüldüğünün de akılda tutulmasında yarar vardır. Ancak, terörün bu yeniden şekillendirme ve paylaşmada bir taraf olabilmesi mümkün değildir. Zira, sadece bir eylem ve araç olarak etkisini göstermektedir. Dünyayı değiştirme gücü var mıdır? Bunu, terörün nasıl ve kimler tarafından ne amaçla kullanılacağı tayin edecektir.
ARKA PLAN: Terörün önüne nasıl geçilebilir? Günümüzde alınan önlemler ne ölçüde yeterli? Her terör eylemi ve ona karşı yapılan hareketler yeni terör eylemlerini doğuruyor. Bu döngü nasıl kırılabilir?
ONUR GÖKÇE: Terörün tanımlanması ve terörle mücadele konusunda uluslararası bir mutabakat, bir oydaşma (concensus) sağlanamadığı sürece terörün önüne geçilebileceğine ben pek ihtimal veremiyorum. Zira, bir ülkenin “terörist”i diğerinin “kurtuluş savaşçısı”. Yani, terörizm ve teröristler iyi ve kötü diye ikiye ayrılmış bulunmakta. Her ülke hangisi işine geliyorsa onu kullanıyor. Bunun da pek değişeceği yok. Dahası, terörün önüne geçebilmek için terörün lojistik desteğinin de ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yani, terörün parasal kaynağını oluşturan uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığının da önüne geçilmesi gerekmektedir. Ancak, organize suç odakları buna izin vermemektedir. Bu şartlarda günümüzde alınan önlemlerin yetersiz kaldığı ve bu şartlar değişmedikçe yetersiz kalmaya devam edeceği aşikardır. Terör zincirinin nasıl kırılacağına gelince, sanırım buna ilk önce terörizme neden olan etkenlerin ortadan kaldırılmasıyla başlamak lazım. Her ülkenin bu alanda elinden geleni yapması zorunludur. Bu konularda etkin uluslar arası koordinasyona ihtiyaç vardır. Bu mücadelede bazen şiddete şiddetle karşılık vermek durumunda kalınacaktır. Yüksek insani değerler göz önünde tutularak bundan kaçınmak, terörü sadece yüreklendirmekten başka bir işe yaramaz, aksi iddia edilse de. Zira, terörde yüksek değerler yoktur. Terörde sadece alçak değerler vardır.
ARKA PLAN: İran'ın nükleer enerjisini arttırma kararı dünyada karşı yönde çok yankı bulmuştur, bunun sebebi nedir? Bununla birlikte bir çok ülkede nükleer silah bulunduğu da bir gerçektir. Bu durumda çifte standart mı söz konusudur?
ONUR GÖKÇE: Ne tarafından bakılacak olursa olsun İran'ın bölgemizde önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Millet olarak güçlü bir tarihi geçmişinin bulunması yanı sıra, zengin petrol kaynaklarına, askeri bakımdan modern füze sistemlerine sahip olması, nükleer gücü ve inkar etse de, nükleer silah edinme yolunda adımlar atması, radikal bir İslam rejimi ile yönetiliyor olması ve bu rejimini bölge ülkelerine ihraç etmek, yaymak gibi bir dış politika anlayışının bulunması, bölge ülkeleri kadar bölge dışı ülkelerini de ciddi bir biçimde düşündürdüğü bir gerçektir. Buna karşılık, Orta Doğu'daki son gelişmelerin, Irak'taki karışık durumun, Afganistan'daki belirsizliğin ve ABD'nin ‘Genişletilmiş Orta Doğu Politikası'nın İran'ı rahatsız etmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu durum, bölgede bir tarafta ABD ve İsrail diğer tarafta ise İran ve bir ölçüde de Suriye olmak üzere bu ülkeleri çıkar çatışması içerisinde karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Ortada adeta karşılıklı bir meydan okuma vardır. Bunun sonuçlarının olacağı açıktır. Kırılma noktasını tayin edecek olan an herhalde İran'ın nükleer silahı elde ettiği an olacaktır. Bu gerçekleşmeden evvel, önleyici müdahalede bulunmak da dahil olmak üzere, başka tedbirlere başvurulmasının da gündeme gelebileceği ileri sürülmekle beraber, bunların neler olabileceğini zaman gösterecektir. Kaldı ki, İran'ın elinde şimdiden kendi imalatı olmayan ve başka kaynaklardan sağladığı nükleer silahlarının bulunmadığını kim iddia edebilir? Nükleer silah bulundurma konusunda dünyada çifte standardın bulunup bulunmadığına gelince, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması bunu zaten sağlamış durumdadır. Bu Antlaşmaya göre, nükleer silahlara sahip olma yetkisi sadece malum birkaç ülkeye verilmiştir. Bunların dışında Antlaşmaya taraf olan ülkeler sadece barışçı amaçlarla nükleer güç edinmeye mezun kılınmışlardır. Bu Antlaşmayı Hindistan ve İsrail imzalamamışlardır ve bugün nükleer silahlara sahiptirler. Pakistan ve Kuzey Kore ise, Antlaşmadan çekilerek nükleer silah üretmişlerdir. İran'ın da bu ülkeleri takip etmeyeceğini kim söyleyebilir?
* Katkılarından dolayı Onur GÖKÇE'ye teşekkür ederiz.
Hazırlayanlar: Güliz Öztürkmen, Başak Maraşlıoğlu
Arka Plan – Uluslararası Politika