Newsweek’deki makalesinde Fareed Zakaria, yeni ABD Başkanının nasıl bir dünya ile karşı karşıya bulunduğunu ve uluslararası konular ile başetmek için nasıl bir strateji uygulaması gerektiğini analiz etmektedir. Bu makalenin türkçe tecümesi aşağıdadır.
Yeni Büyük Strateji Aranıyor
Yeni ABD başkanı 21.asırda barış mimarisini kurmak için benzersiz bir fırsatla karşı karşıya.
Barrack Obama’nın başkanlık kampanyası Irak savaşı karşıtlığıyla başladı. Ancak daha Hindistan’da geçtiğimiz haftaki terör saldırıları öncesinde, dış politika konusu ekonomik krizin gerisinde kaldı. Bu uluslararası konuların göz önüne alınmayacağı demek değildir. Şüphesiz ki Obama’nın açıkladığı milli güvenlik takımı birçok konuyu gündemlerinde tutmak için hızlı hareket edecekler ve bunu da zeka ve kabiliyetleri ile başaracaklardır. Onların Irak, Afganistan, Pakistan, El Kaide, İran ve Rusya ile ilgili meşgul olacakları yeterince konu vardır ve Mumbai saldırısına benzer ummadıkları bir krizle de karşılaşacaklardır. Ancak umuyoruz ki, Obama başkan olarak iyi bir takım seçmekten, yetki vermekten ve karşılaşacağı sorunlara karşı tepki göstermekten daha iyisini yapabilir. Yönetiminde dünyayı ve Amerikan ilişkilerini etkileyecek geniş kapsamlı yapılandırmaya, bir büyük stratejiye gitmelidir. Şu sıralarda, ABD, kendi menfaatlerini ve ideallerini Dünya’nın çoğu büyük güçlerinin menfaatleri ve idealleri ile birleştirecek bir vizyon üretmek için benzersiz bir fırsat elde etmiştir. Ancak bu geçici bir fırsattır.
Akademisyenlerin aralarında tartıştıkları soyut bir kavram gibi görünen büyük stratejinin acil günlük olaylarla ilgisi yok sanılır. Fakat stratejinin yokluğunda, ABD yönetimi yol göstermek yerine olaylara tepki göstererek yürütülecektir. Süper devletin global menfaatleri vardır ve her soruna karşılık vermeye zorlanır, bu durumda da acil işler önemlilerin önüne geçer.
Strateji, dünyaya bakış, Amerika menfaatlerinin, Amerika’ya karşı tehditlerin ve uygun çözümlerin tanınmasıyla başlar. Bunların toplamından Amerika menfaatlerini ve ideallerini yükseltecek dış politikalar geliştirilebilir. Umulmadık bir şey meydana geldiğinde, geniş hedeflerle uyumlu şekilde karşılık verilmelidir. Acil işler önemli hedefler için kullanılmalıdır, krizler boşuna harcanmamalıdır.
Stratejik olarak nasıl düşünülür? Dick Cheney olumsuz bir örnek sunmuştur. Soğuk savaştan sonra, Cheney’in Pentagon’daki personeli ana strateji ile ilgili taslak bir doküman hazırladılar. Savunma Müsteşarı, Paul Wolfowitz tarafından yazıldığı iddia edilen "Savunma Yönergesi" ABD’ye üstünlük ve dünyada özgürce hareket etme imkanı aramaktadır. "Bizim ilk amacımız yeni bir rakibin ortaya çıkmasını engellemektir, böylece dünya gücüne erişmek için belli bir bölgedeki kaynakların düşman bir devlet eline geçmesine mani olmayı gerektirir." Taslağa göre en önemli şey "dünya düzeninin ABD’nin desteğine ihtiyacı olduğu duygusudur." ve ABD topluca hareket sağlanamazsa bağımsız hareket edebilmelidir.
George Herbert Walker Bush taslağı tek taraflı ve saldırgan buldu ve yumuşatılmasını istedi. Taslak birçok yönden, bölgeye hakim olma ve kaynakları kontrol etme gibi hususları milli bir güç gibi görülen tuhaf bir taslaktı. (Çin bunların hiçbirini yapmadı ama ekonomisini güçlendirerek, dünyanın 2 nolu gücü oldu.) Ancak kağıttaki fikirler birçok muhafazakar için güçlü bir ideolojidir ve George Bush’un 9/11’den sonraki politikasına temel olmaktadır. Bu strateji çerçevesi 1990’lar dünyasını iyi okumuştur. Birçok stratejist ve politikacı çok kutuplu dönemin ortaya çıkmasıyla ilgili konuşurken, Savunma Yönergesi ABD’nin rakipsizliğini tanıdı.
Bugün büyük strateji girişimleri dünyayı doğru değerlendirmeyle başlamalıdır. Bunun için Obama yönetimi Ulusal İstihbarat Konseyi’nin yayınlanmış tahmini "Global Trendler 2025:Değişen Dünya" üzerinde çalışmalıdır. "İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çizilen uluslararası sistem 2025 yılında tanınmayacak hale gelecektir. Yeni gelişen milletlerin yükselmesi, küresel ekonomi ve güçler arasındaki dramatik değişim bu durumu meydana getirecektir." "Boyut, hız ve yön akımı olarak, Doğu’dan Batı’ya küresel zenginlik ve ekonomik güç kaymasının modern tarihte örneği yoktur." Bazı kimseler yeni gelişen pazarlardaki çöküşlere bakıp Batının hakimiyetinin henüz sona ermediğini iddia ederler. Ancak Batılı olmayan dünyanın gelişimi Japonya da 1950’lerde başlayan 1960’larda Asya kaplanlarıyla Çin’de 1980’lerde, Hindistan ve Brezilya’da 1990’larda devam etmiştir. Bu gelişme esaslı ve derin bir şekilde sürmektedir.
Bazı ülkeler için şu anki mevcut ekonomik kriz süreci hızlandırmış olabilir. Örnek olarak, son yirmi yıla bakarsak, Çin yılda ortalama olarak yaklaşık %9 büyürken Amerika Birleşik Devletleri %3 oranında büyüdü. Bundan sonraki birkaç yıl için ABD’nin büyüme oranı %1 seviyesinde ve Çin’in pek çok ılımlı tahmine göre %5 civarında olacak. Böylece bundan önce Çin ABD’ye göre 3 kat daha hızlı büyürken bundan sonra 5 kat daha hızlı büyüyecek ve bu durum Çin ekonomisi ABD ile aynı düzeye gelene kadar devam edecek. Çin’in aşırı miktarda rezerv fazlasına karşı ABD’nin büyük bir borç yükü var: bu da durum yeniden Amerikan tek kutuplu durumunu akla getirmiyor.
Benim adını verdiğim bir ekonomi olgusu olarak "geri kalanların yükselişi" durumunun siyasi, askeri ve kültürel sonuçları var. Geçtiğimiz yaz bir aylık süreçte, Hindistan Doha ticaret görüşmeleri sırasında ABD’ye karşı koydu, Rusya Gürcistan’a saldırdı ve bir bölümünü işgal etti ve Çin tarihteki en pahalı ve en çok seyirci çeken Olimpiyat Oyunlarının gerçekleştirmişti(maliyeti yaklaşık olarak $40 milyardan fazla). On yıl önce, bu ülkelerden hiçbiri yeterli güçte olmadığı için böyle davranamıyorlardı. Büyüme oranları düşse bile artık bu ülkeler daha fazla arka planda kalmayacaklar.
"Küresel Eğilimler" raporu yeni uluslararası düzenin birkaç endişe verici sorunları olduğu tespit ediyor. Bunlar; petrol, gıda ve su gibi kaynaklar için rekabet edilmesi; iklim değişikliği; terör tehdidinin devam etmesi ve nüfus yapısındaki değişiklikler. Ancak en önemli nokta bu değişikliklerin küresel sistemde her seviyede ve çok hızlı bir şekilde meydana gelmesi. Farklı ekonomik ve siyasi sistemdeki uluslar gelişiyor. Farklı ve karşıt gündemli ulusaltı gruplar da yükselişte. Teknoloji de değişimi hızlandırıyor. Bu tip büyük değişimler istikrarsızlığa yol açıyor. Ani değişimler terörist saldırılar, ayrılıkçı hareketler ve nükleer felaket riski gibi ani eylemleri de tetikliyor.
Ekonomik krizden dolayı istikrarsızlık ihtimali de artabilir. Ekonomideki konjonktürel değişimlere ve 11 Eylül, Afganistan ve Irak savaşlarına rağmen dünya ekonomik olarak altın çağını yaşadı. Son 5 yıldaki küresel büyüme ile son 50 yıl karşılaştırıldığında fark ortaya çıkıyor. Kişi başına düşen gelir tarihteki en hızlı artışı gösterdi. Ama bu çağ sona erdi. Bundan sonraki 5 yılda yavaş bir büyüme olacak, belki bazı önemli kesimlerde durgunlukla bile karşılaşabiliriz. Bu durgunluğun siyasi etkisi ne olabilir? Tarihsel olarak, ekonomik karışıklığa sosyal çalkantılar, milliyetçilik ve korumacılık politikaları eşlik eder. Biz bu tehlikelerden sakınabiliriz ancak bunların farkında olmamızda yarar var.
Geniş açıdan bakınca, ABD’nin amacı şu anki küresel düzeni dengede tutmak ve yeni güçlerin ortaya çıkması, ekonomik karmaşa, Al Qaide gibi alt-milli grupların getireceği değişiklikler uzlaştırılarak uluslararası düzeni ayakta tutacak mekanizmalar yaratmak olmalı. Neden? Dünya bugünkü haliyle ABD’nin çıkarlarına ve ideallerine hizmet ediyor. Küresel sistemin daha açık olması, ticareti, iletişimi, çoğulculuğu ve özgürlüğü daha da iyi duruma getirir.
Bugünün dünyasında başarılı olacak bütün stratejiler birçok ülkenin katılımı ve aktif desteği sonucu meydana gelecektir. Finansal krizi birkaç Batı ülkesi kendi girişimleriyle halletmeyi denediler. Ancak küreselleşmeyi unutmuş görünüyorlardı, sermaye en fazla küreselleşen şeydir. Bunun geç farkına vardılar ve liderler Washington’da G20 zirvesini topladılar. Bu iyi bir ilk adımdı. İşbirliği olmadan gerçekleştirilen yaklaşımlar, çabalar sistemin çöküşüne zemin hazırlar.
Aynı şey sadece geleceğin epidemi, iklim değişikliği gibi yumuşak sorunlarında değil güvenlikle ilgili konularda da gerçekleşmeli. Afganistan’daki çok taraflılık gelecek için üzücü bir denemedir. 37 ülke, Birleşmiş Milletler çerçevesinde iş yapıyor ve düzinelerce ülke insanın vahşice öldüren bir teşkilata karşı hala başarıya ulaşamadı. Neden? Pek çok sebebi var. Ancak, Avrupalı müttefiklerimizden Pakistan’a kadar uzanan ülkelerden sadece birkaçı dar menfaatlerini bir yana koyup daha geniş ortak menfaat için samimi çaba gösteriyorlar. Dar görüşler bir tarafa bırakılıp daha geniş açıdan bakılmalı.
Güney Asya’da terörizm çok uluslu ve etkili bir işbirliği gerektirmektedir. İşlere normal gibi bakılırsa bu terörizme yol açacak ve terör normalleşecek.
Uluslararasında rekabet uluslararası politikanın doğasında var. Ama bu artık yeterli değil. Daha iyi ve devamlı işbirliği olmadan, 21. yüzyılda ana problemlerin nasıl çözüleceğini görmek zorlaşır. Karşı karşıya olduğumuz asıl kriz kapitalizmin krizi ya da Amerika’nın çöküşü değil, küreselleşmenin krizidir. Problemler sınırları aştıkça, ortak hareket isteği artıyor. Ama bunu gerçekleştirecek mekanizma ve kuruluşlar da çöküş içindeler. Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği yapmaları gerekenden daha etkisiz halde çalışıyorlar. Hiçbir kuruluş için elimde belge yok. Birleşmiş Milletler, özellikle Güvenlik Konseyi işlevini kaybetti. Ama bizim küresel sorun çözücü kuruluşlara, politikayı koordine edecek bazı mekanizmalara ihtiyacımız var. Biz bunun üstesinden gelmenin yolunu bulmadıkça, daha çok kriz ve bunları telafi etmede daha az başarıdan başka bir şey beklememeliyiz.
Değişen dünyada; özellikle Rusya, Çin ve Hindistan gibi büyük ülkeler artık kendi yollarını kendileri çizmeye başlayacaklar. Bu daha fazla istikrarsızlığa sebeb olacak. Amerika bütün deniz yollarını koruyamaz ve her anlaşmayı yaptıramaz ve her terörist grupla savaşamaz. Ortak problemleri çözebilecek bir mekanizma olmadan, açık ekonominin hakim olduğu bir dünya bocalayacak ve bu ekonominin getirdiği bütün sosyal ve siyasi yararlar tersine dönecek.
Şu anda bu karamsar tahminler kaçınılmaz değil. En kötü ihtimal senaryoları geliştirildi ki, bunlar önlenebilsin. Ve şu anda dünyada pek çok iyi işaret de var. En önemli yükselen güç olan Çin, bu kurulu düzeni alt üst etmeyi isteyecek gibi görünmüyor(daha önceki birçok yükselen güç bunu yapmıştı), bu düzen içinde başarılı olmak istiyor. Nükleer silahları sınırlandırma işinden ticaret politikalarına kadar her konuda temel seviyede çok sayıda ülke arasında hatırı sayılır bir işbirliği var.
Bazen krizler fırsatlar doğurur. Örneğin, Washington’daki G20 toplantısı "Amerika sonrası" dünya için geleceğe dair ilginç bir işaretti. Daha önceki bütün ekonomik krizler IMF, Dünya Bankası, ya da G7(ya da G8) tarafından idare edildi. Bu sefer tüm gelişen ülkeler temsil edildi. Aynı zamanda, toplantı Washington’da yapıldı ve George W. Bush başkanlık etti. ABD bu gelişen dünya düzeninde önemli bir role sahip. Tek küresel güç durumunda. Toplantıya çağırıp, gündemi belirleyen liderlik güçlerine sahip, ama bu güçlerin daha etkili kullanılması için uygun şekilde yönetilmeli, eski ve yeni dünyadaki tüm başlıca oyuncular arasında paylaşılmalıdır.
Yeni Başkan seçilen Obama’nın da kendi gücü var. Kişiliğinin önemini abartmayacağım ama Obama bir küresel sembol oldu(düşündüğümde bunun daha önce hiç olmadığını söyleyebilirim). Eğer Tahran’a giderse muhtemelen milyonları toplayabilir(mollalardan daha fazlasını).
Eğer onun yönetimi günlük davranışlarıyla diğer ülkelerin perspektifinden bakarak onları gerçekten anladığını gösterirse ve dünyanın dört bir yanındaki insanların özlemleri ve isteklerine empatiyle yaklaşırsa, bu Amerika’nın itibarını değiştirecektir.
Tarihteki ender anlardan birini yaşıyoruz. Dünyanın geri kalan kısmına kulak veren bir Amerika bir takım yeni fikirlerin kuruluşların, 21. yüzyılda milyarlarca insanın hayatına istikrar, zenginlik ve refah getiren bir barış mimarisi yaratılmasına yardımcı olabilecektir. Bundan 10 yıl sonra, dünya daha da ilerleyecek, gelişecek, yükselen güçler Washington, Londra ve Brüksel’de oluşturulan gündemi kabul etmeyeceklerdir. Fakat şu anda ve bu adam için, dünyayı yeniden şekillendirme yolunda Amerikan gücünü kullanmak bakımından eşsiz bir fırsat vardır. Bu onun şansıdır. Bunu yakalamalıdır.