Avrupa Birliği'nin geleceğine dair tartışmalar
Bilindiği gibi Avrupa Birliğinin İsveç’in Göteborg şehrinde yaptığı zirve toplantısında Ukrayna ve Moldova’nın Avrupa Konferansına davet edilmeli kararı alındı. Bu karar üzerine Avrupa Birliğinin eski yüksek memurlarından biri olarak Türkiye sorunlarını da incelemiş bulunan ve halen Avrupa Siyaset Merkezi danışmanı olan Eberhardt Rhein’ın bir değerlendirmesini sunuyoruz

 


Avrupa bütünleşmesi, birkaç kuruluşun gayretleri ve uluslar arasındaki temasların artarak çeşitlenmesi ile gelişmektedir. En eski kuruluş olan Avrupa Konseyi, Avrupa’da hayat kalitesinin yükseltilmesi amacı ile insan haklarından başlayarak çeşitli alanlarda normlar getirmekte ve devletler arasında birçok alanda hudut ötesi işbirliğine yol açacak sözleşmeler hazırlamaktadır. Kuzey Atlantik İttifakı belirli değerlere ve müşterek mirasa sahip devletlerin güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır.

Bunların en kapsamlı bir şekilde yerine getirilmesini ve Avrupa’nın bir birlik içerisinde toplanmasını amaçlayan kuruluş ise Avrupa Birliği’dir.

Bu birliğin hangi ülkeleri içerisine alacağı, ulusal hükümranlıkların nasıl etkileneceği, Avrupa Parlamentosunun ve ulusal Parlamentoların, Avrupa Antlaşmalarının geleceği her zaman olduğu gibi bugün de tartışılmaktadır. Bu tartışma konuları arasında en önemlisi hiç şüphesiz ulusal hükümranlığın Avrupa bütünleşmesinden ne şekilde ve ne kadar etkileneceğidir. Bütünleşme ilerledikçe devlet yetki ve güçlerinin hükümetlerin erkini aşağıdaki tabloda görüldüğü şekilde dağılacağı söylenebilir.

 
Tek bir para birimine doğru giden Avrupa’da ekonomik bütünleşme bakımından ulus üstü kurumlara ve özel ekonomik kuruluşlara ve hatta yerel yönetimlere yetki devri konusunda Avrupa hükümetleri ve ulusları pek ciddi bir tartışma ve arayış içindedir. Bu konuda tek bir para birimine geçmeyi reddeden ülkeler dahi ekonomik bütünleşme ve dış ticaret konularında karar yetkisini hükümetler arası bir kuruluş olan Avrupa Konseyi (European Council) ile Avrupa Komisyonu’na, ve bir ölçüde Avrupa Parlamentosuna bırakmayı kabul etmişlerdir. Ayrıca sosyal, içişleri, hukuk düzeni gibi alanlarda da üye ülkeler arasında belirli normlara göre uyum sağlanması çabaları süregelmektedir.

Bununla beraber, Avrupa Birliği’nin hükümetlerarası bir kuruluş olmaktan çıkarılarak tek bir Anayasa etrafında birleşmiş bir yeni ulus, federasyon veya konfederasyon haline dönüştürülmesi için bazen sorumlu liderler tarafından ortaya atılan öneriler pek çok üye ülke halkı tarafından hala soğuk bir şekilde karşılanmaktadır.

Avrupa insanı, diğer Avrupa insanları ile her alanda işbirliğini ve yakın ilişkilerini barış içinde geliştirme iradesini gösteriyor ve ulusal egemenliğinden fedakarlık yapmaya devam ediyorsa da, henüz ulusal kimliğinden vazgeçmiş değildir. Bu yüzden, bir Avrupa kimliğinin oluşabildiğini söylemek mümkün değildir. Her ne kadar müşterek değerlerden bahsediliyorsa da, demokrasi, insan hakları, piyasa ekonomisi gibi öğeler bugün artık Avrupa kıtasına has özellikler değildir. Kültür ve din bakımından da Avrupa heterojen bir yapıya sahiptir.

O halde diyebiliriz ki, henüz oluşmamış bulunan Avrupalı kimliği, zaman içerisinde ulusların, insanların ve kurumların bir arada yaşamalarından ve karşılıklı değer, kültür ve deneyim paylaşımından oluşacak bir kimlik olacaktır. Bu yüzden Avrupa Birliği ülkeleri bu paylaşımları artıracak adım ve öneriler peşinde olduklarını göstermektedirler.

Avrupa Dış ve Güvenlik Politikası ve daha sonraki Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası, Avrupa Birliği’ne bir devlet görünümü vermeyi hedeflese de çok üyeli hükümetlerarası bir kuruluşun yönetim zaaflarından kurtulamamaktadır. Aslında küçük devletlerin Birlik yönetimindeki etkinliğini azaltacak, buna karşılık Birliğin daha etkin bir politika uygulayabilmesine imkan sağlayacak Nice Anlaşmasının İrlanda halkı tarafından yapılan referandumda reddedilmesi Avrupa’da milli hükümranlığın paylaşılmasına karşı direnişin bir başka ifadesidir.

Ulus üstü kurumlara erk devrindeki bu tereddütlü durumun uzun bir süre daha devam edeceği ve Fransız İhtilali ile gelen ulus devlet kavramından vazgeçmesinin kolay olmayacağı düşünülebilir. Ancak, ulusal erkin alt kuruluşlara, yani sivil kuruluşlarla bölgesel ve yerel yönetimlerle paylaşımının artması ve özelleştirmenin çeşitlendirilerek yaygınlaştırılması ulus devletin, ulus üstü kurumlara yetki devretmesini kolaylaştırmaktadır. İç kuruluşlara yetki devrinde de bir Avrupa Birleşik Devletlerinin kurulmasına yetecek kadar gelişme olduğunu söylemek mümkün değildir. Almanya, İspanya, Belçika, İngiltere ve İtalya’da bölgesel yerel yönetimler oldukça ileri düzeyde otonomiye sahip olmakla beraber merkezi hükümetler ve parlamentolar, bu ülkelerde dahi, vazgeçilmesi son derece güç, geniş yetki ve erk sahibidir.

Avrupa Birliğinin kendi geleceğini düşünürken, önümüzdeki yıllarda daha büyük birliğe doğru gidebilmek için çözmesi gereken sorunların başında Avrupa Birliği ile üye devletlerin yetkilerini daha kesin hatlarla ayırmak ve bu ayırımın nasıl izlenebileceği en önemli sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Tabiatı ile, bu yetki ve sorumluluk ayırımı yapılırken halka en yakın düzeyde karar alma prensibi de korunmalıdır.

Birlik Konseyi, 2001 Aralık ayında yapacağı toplantı sonunda diğer hususlar arasında bu konuyu da içeren bir deklarasyon yayınlayacaktır.

Hiç şüphe yok, bu konudaki deklarasyon, bir söz kalabalığından ibaret kalmayacaksa her şeyden önce Avrupa uluslarının (aday ülkeler dahil) müşterek iradeleri bileşkesinde olmalıdır. Aslında hükümetlerarası bir kuruluş olan Avrupa Birliğinin ulusal devletlerin yetkilerini büyük ölçüde devralması için devrimci bir adım atması beklenmemelidir. Zira Avrupa içerisinde ulusal yetkinin geniş ölçüde AB’ye devri konusunda ciddi çekinceler devam etmektedir. Tek para birimine ve Schengen serbest dolaşım sistemine tüm üye devletler katılmamışlardır. Nice Anlaşması İrlanda tarafından veto edilmiştir.

Türkiye dahil pek çok büyük Avrupa ülkesi Devlet yetkilerinin büyük ölçüde AB’ye devrine henüz hazır değillerdir. Bu yüzden AB’nin sahip olduğu yetkinin, büyük pazarın iyi işlemesi için her hususu kapsaması; buna karşılık dış ve güvenlik politikaları ile iç işlerde ahenk ve müşterek normlar geliştirilmesi ve paylaşım ile kısıtlanması uygun olacaktır.

Yukarıdaki şema ile gösterildiği üzere üye devletlerin AB’ye yetki devri süreci, ulus devletin yetkilerini bölgesel ve yerel yönetimlerle sivil kuruluşlara devretmesi ile paralel ve hatta bir birini destekleyen süreçlerdir.

O halde AB’nin yetkilerini arttırmak, ulus devletin karar mekanizmalarını halka daha yakın düzeylere indirmesini teşvik etmek zorundadır. Avrupa Birliği üye devletlerinde bu şekilde yetki dağılımı ülkede bir bölünmeye yol açsa bile bu bölünme AB çerçevesinde yeni birliğin oluşmasına yol açacağından gerçek bir bölünme veya ayırım yaratmayacaktır.

Buna karşılık belirgin, güçlü, etnik ve ulusal azınlıklara sahip aday ülkelerde bu tür yerel düzeye erk devrinin bölücülük getireceği endişesi vardır. Pek çok doğu ve güneydoğu Avrupa ülkesi adayları ile halen üye olan Akdeniz ülkelerinin tamamında bu endişeler mevcuttur. Türkiye’de de yerel düzeye erk devrinde hızlı bir gidişin bölücülüğe yol açabileceği endişesi hakimdir. Bu durumda AB’nin hiç değilse genişleme süreci devam ettiği sürede ulusal düzeydeki yetkilerin alt düzeylere dağılımı konusunda ihtiyatlı davranması ve bu konudaki çalışmaların ilerleme hızını tayin keyfiyetini ulusal devletlerin ihtiyatına bırakması temenni olunur. 

Avrupa Birliği için Temel Haklar Şartı ise, AB’nin tüm üyelerinin içinde bulunduğu Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi ile temelde aynı prensiplerden hareket etmektedir. Bu alanda AB’nin ayrı bir şart yaratmak yerine Avrupa Konseyi’nin bu alandaki Sözleşmelerine katılması daha mantıki ve daha az bölücü bir etki yapacaktır. Esasen Avrupa Birliği şimdiye kadar Avrupa Konseyi’nin pek çok sözleşmesine taraf olmuştur.

AB’nin kurucu Antlaşmalarının basitleştirilmesi, bunların anlamının değiştirilmeden daha anlaşılır hale getirilmesi şayanı arzu olmakla beraber bu basitleştirmenin yine de anlam değişikliğine yol açması pek çok ahvalde kaçınılmaz olacaktır. Aynı zamanda AB’nin ve kendi kuruluşlarının daha fazla demokratik meşruiyet kazanması, şeffaflaştırılması ve halka daha yakın hale getirilmesi son zamanlarda tartışılan önemli konulardan biridir. Hükümetler tarafından tayin edilen komiserlerin Komisyon çerçevesinde aldıkları ve Bakanlar veya temsilcilerden oluşan Konseyin aldıkları kararlar kanun niteliği kazandığından ulusal parlamentoların denetiminin dışında kalmakta ve bu yüzden demokratik meşruiyet bakımından yetersiz kalmaktadır. Çok eleştirilen bu eksikliğin giderilmesi ihtiyacı her geçen gün artmaktadır.

Bu yüzden Avrupa mimarisinde ulusal parlamentoların rolünün yeniden tanımlanması ve yerel parlamentolara nazaran daha az yetkiye sahip olan Avrupa Parlamentosu ile ulusal parlamentoların ilişkilerinin nasıl tanımlanacağı önem kazanmaktadır. Bu konuda çeşitli fikirler ileri sürülmekte ise de ne ölçüde AB’ye devredilmesinin kamuoylarınca kabul edilebilir olduğunda düğümlenmektedir.

 NOT: Enstitümüz, okuyucularımızın bu yazı kapsamına giren konulardaki görüşlerini almaktan, yayınlamaktan ve AB Konferansına katılacak ülkelere iletmekten memnuniyet duyacaktır.

İNCELEMELER