|
Avrupa bütünleşmesi, birkaç kuruluşun gayretleri ve uluslar
arasındaki temasların artarak çeşitlenmesi ile gelişmektedir. En eski kuruluş
olan Avrupa Konseyi, Avrupa’da hayat kalitesinin yükseltilmesi amacı ile
insan haklarından başlayarak çeşitli alanlarda normlar getirmekte ve devletler
arasında birçok alanda hudut ötesi işbirliğine yol açacak sözleşmeler hazırlamaktadır.
Kuzey Atlantik İttifakı belirli değerlere ve müşterek mirasa sahip devletlerin
güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır.
Bunların en kapsamlı bir şekilde yerine getirilmesini ve Avrupa’nın
bir birlik içerisinde toplanmasını amaçlayan kuruluş ise Avrupa Birliği’dir.
Bu birliğin hangi ülkeleri içerisine alacağı, ulusal hükümranlıkların
nasıl etkileneceği, Avrupa Parlamentosunun ve ulusal Parlamentoların, Avrupa
Antlaşmalarının geleceği her zaman olduğu gibi bugün de tartışılmaktadır.
Bu tartışma konuları arasında en önemlisi hiç şüphesiz ulusal hükümranlığın
Avrupa bütünleşmesinden ne şekilde ve ne kadar etkileneceğidir. Bütünleşme
ilerledikçe devlet yetki ve güçlerinin hükümetlerin erkini aşağıdaki tabloda
görüldüğü şekilde dağılacağı söylenebilir.
Tek bir para birimine doğru giden Avrupa’da ekonomik bütünleşme bakımından
ulus üstü kurumlara ve özel ekonomik kuruluşlara ve hatta yerel yönetimlere
yetki devri konusunda Avrupa hükümetleri ve ulusları pek ciddi bir tartışma
ve arayış içindedir. Bu konuda tek bir para birimine geçmeyi reddeden ülkeler
dahi ekonomik bütünleşme ve dış ticaret konularında karar yetkisini hükümetler
arası bir kuruluş olan Avrupa Konseyi (European Council) ile Avrupa Komisyonu’na,
ve bir ölçüde Avrupa Parlamentosuna bırakmayı kabul etmişlerdir. Ayrıca
sosyal, içişleri, hukuk düzeni gibi alanlarda da üye ülkeler arasında belirli
normlara göre uyum sağlanması çabaları süregelmektedir.
Bununla beraber, Avrupa Birliği’nin hükümetlerarası bir kuruluş olmaktan
çıkarılarak tek bir Anayasa etrafında birleşmiş bir yeni ulus, federasyon
veya konfederasyon haline dönüştürülmesi için bazen sorumlu liderler tarafından
ortaya atılan öneriler pek çok üye ülke halkı tarafından hala soğuk bir
şekilde karşılanmaktadır.
Avrupa insanı, diğer Avrupa insanları ile her alanda işbirliğini ve
yakın ilişkilerini barış içinde geliştirme iradesini gösteriyor ve ulusal
egemenliğinden fedakarlık yapmaya devam ediyorsa da, henüz ulusal kimliğinden
vazgeçmiş değildir. Bu yüzden, bir Avrupa kimliğinin oluşabildiğini söylemek
mümkün değildir. Her ne kadar müşterek değerlerden bahsediliyorsa da, demokrasi,
insan hakları, piyasa ekonomisi gibi öğeler bugün artık Avrupa kıtasına
has özellikler değildir. Kültür ve din bakımından da Avrupa heterojen bir
yapıya sahiptir.
O halde diyebiliriz ki, henüz oluşmamış bulunan Avrupalı kimliği, zaman
içerisinde ulusların, insanların ve kurumların bir arada yaşamalarından
ve karşılıklı değer, kültür ve deneyim paylaşımından oluşacak bir kimlik
olacaktır. Bu yüzden Avrupa Birliği ülkeleri bu paylaşımları artıracak
adım ve öneriler peşinde olduklarını göstermektedirler.
Avrupa Dış ve Güvenlik Politikası ve daha sonraki Avrupa Güvenlik ve
Savunma Kimliği, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası, Avrupa Birliği’ne
bir devlet görünümü vermeyi hedeflese de çok üyeli hükümetlerarası bir
kuruluşun yönetim zaaflarından kurtulamamaktadır. Aslında küçük devletlerin
Birlik yönetimindeki etkinliğini azaltacak, buna karşılık Birliğin daha
etkin bir politika uygulayabilmesine imkan sağlayacak Nice Anlaşmasının
İrlanda halkı tarafından yapılan referandumda reddedilmesi Avrupa’da milli
hükümranlığın paylaşılmasına karşı direnişin bir başka ifadesidir.
Ulus üstü kurumlara erk devrindeki bu tereddütlü durumun uzun bir süre
daha devam edeceği ve Fransız İhtilali ile gelen ulus devlet kavramından
vazgeçmesinin kolay olmayacağı düşünülebilir. Ancak, ulusal erkin alt kuruluşlara,
yani sivil kuruluşlarla bölgesel ve yerel yönetimlerle paylaşımının artması
ve özelleştirmenin çeşitlendirilerek yaygınlaştırılması ulus devletin,
ulus üstü kurumlara yetki devretmesini kolaylaştırmaktadır. İç kuruluşlara
yetki devrinde de bir Avrupa Birleşik Devletlerinin kurulmasına yetecek
kadar gelişme olduğunu söylemek mümkün değildir. Almanya, İspanya, Belçika,
İngiltere ve İtalya’da bölgesel yerel yönetimler oldukça ileri düzeyde
otonomiye sahip olmakla beraber merkezi hükümetler ve parlamentolar, bu
ülkelerde dahi, vazgeçilmesi son derece güç, geniş yetki ve erk sahibidir.
Avrupa Birliğinin kendi geleceğini düşünürken, önümüzdeki yıllarda daha
büyük birliğe doğru gidebilmek için çözmesi gereken sorunların başında
Avrupa Birliği ile üye devletlerin yetkilerini daha kesin hatlarla ayırmak
ve bu ayırımın nasıl izlenebileceği en önemli sorun olarak ortaya çıkmaktadır.
Tabiatı ile, bu yetki ve sorumluluk ayırımı yapılırken halka en yakın düzeyde
karar alma prensibi de korunmalıdır.
Birlik Konseyi, 2001 Aralık ayında yapacağı toplantı sonunda diğer hususlar
arasında bu konuyu da içeren bir deklarasyon yayınlayacaktır.
Hiç şüphe yok, bu konudaki deklarasyon, bir söz kalabalığından ibaret
kalmayacaksa her şeyden önce Avrupa uluslarının (aday ülkeler dahil) müşterek
iradeleri bileşkesinde olmalıdır. Aslında hükümetlerarası bir kuruluş olan
Avrupa Birliğinin ulusal devletlerin yetkilerini büyük ölçüde devralması
için devrimci bir adım atması beklenmemelidir. Zira Avrupa içerisinde ulusal
yetkinin geniş ölçüde AB’ye devri konusunda ciddi çekinceler devam etmektedir.
Tek para birimine ve Schengen serbest dolaşım sistemine tüm üye devletler
katılmamışlardır. Nice Anlaşması İrlanda tarafından veto edilmiştir.
Türkiye dahil pek çok büyük Avrupa ülkesi Devlet yetkilerinin büyük
ölçüde AB’ye devrine henüz hazır değillerdir. Bu yüzden AB’nin sahip olduğu
yetkinin, büyük pazarın iyi işlemesi için her hususu kapsaması; buna karşılık
dış ve güvenlik politikaları ile iç işlerde ahenk ve müşterek normlar geliştirilmesi
ve paylaşım ile kısıtlanması uygun olacaktır.
Yukarıdaki şema ile gösterildiği üzere üye devletlerin AB’ye yetki devri
süreci, ulus devletin yetkilerini bölgesel ve yerel yönetimlerle sivil
kuruluşlara devretmesi ile paralel ve hatta bir birini destekleyen süreçlerdir.
O halde AB’nin yetkilerini arttırmak, ulus devletin karar mekanizmalarını
halka daha yakın düzeylere indirmesini teşvik etmek zorundadır. Avrupa
Birliği üye devletlerinde bu şekilde yetki dağılımı ülkede bir bölünmeye
yol açsa bile bu bölünme AB çerçevesinde yeni birliğin oluşmasına yol açacağından
gerçek bir bölünme veya ayırım yaratmayacaktır.
Buna karşılık belirgin, güçlü, etnik ve ulusal azınlıklara sahip aday
ülkelerde bu tür yerel düzeye erk devrinin bölücülük getireceği endişesi
vardır. Pek çok doğu ve güneydoğu Avrupa ülkesi adayları ile halen üye
olan Akdeniz ülkelerinin tamamında bu endişeler mevcuttur. Türkiye’de de
yerel düzeye erk devrinde hızlı bir gidişin bölücülüğe yol açabileceği
endişesi hakimdir. Bu durumda AB’nin hiç değilse genişleme süreci devam
ettiği sürede ulusal düzeydeki yetkilerin alt düzeylere dağılımı konusunda
ihtiyatlı davranması ve bu konudaki çalışmaların ilerleme hızını tayin
keyfiyetini ulusal devletlerin ihtiyatına bırakması temenni olunur.
Avrupa Birliği için Temel Haklar Şartı ise, AB’nin tüm üyelerinin içinde
bulunduğu Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi
ile temelde aynı prensiplerden hareket etmektedir. Bu alanda AB’nin ayrı
bir şart yaratmak yerine Avrupa Konseyi’nin bu alandaki Sözleşmelerine
katılması daha mantıki ve daha az bölücü bir etki yapacaktır. Esasen Avrupa
Birliği şimdiye kadar Avrupa Konseyi’nin pek çok sözleşmesine taraf olmuştur.
AB’nin kurucu Antlaşmalarının basitleştirilmesi, bunların anlamının
değiştirilmeden daha anlaşılır hale getirilmesi şayanı arzu olmakla beraber
bu basitleştirmenin yine de anlam değişikliğine yol açması pek çok ahvalde
kaçınılmaz olacaktır. Aynı zamanda AB’nin ve kendi kuruluşlarının daha
fazla demokratik meşruiyet kazanması, şeffaflaştırılması ve halka daha
yakın hale getirilmesi son zamanlarda tartışılan önemli konulardan biridir.
Hükümetler tarafından tayin edilen komiserlerin Komisyon çerçevesinde aldıkları
ve Bakanlar veya temsilcilerden oluşan Konseyin aldıkları kararlar kanun
niteliği kazandığından ulusal parlamentoların denetiminin dışında kalmakta
ve bu yüzden demokratik meşruiyet bakımından yetersiz kalmaktadır. Çok
eleştirilen bu eksikliğin giderilmesi ihtiyacı her geçen gün artmaktadır.
Bu yüzden Avrupa mimarisinde ulusal parlamentoların rolünün yeniden
tanımlanması ve yerel parlamentolara nazaran daha az yetkiye sahip olan
Avrupa Parlamentosu ile ulusal parlamentoların ilişkilerinin nasıl tanımlanacağı
önem kazanmaktadır. Bu konuda çeşitli fikirler ileri sürülmekte ise de
ne ölçüde AB’ye devredilmesinin kamuoylarınca kabul edilebilir olduğunda
düğümlenmektedir.
NOT: Enstitümüz, okuyucularımızın bu yazı kapsamına giren
konulardaki görüşlerini almaktan, yayınlamaktan ve AB Konferansına
katılacak ülkelere iletmekten memnuniyet duyacaktır.
|