GİRİŞ
80’li yılların sonunda Doğu
Bloku ülkelerinde gerçekleşen rejim değişiklikleri Sosyalist Yugoslavya’yı
da kapsamı içine almıştır. 1989-1990 yıllarından itibaren bu ülkenin kendi
iç dinamiklerinin etkisi altında bir dağılma süreci içine girdiği ve 1991’den
sonra da bir savaş ortamına sürüklendiği bilinmektedir. Yaklaşık dört yıl
kadar süren ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en kanlı savaş
olarak adlandırılan çatışmaların ardından Balkanların bu bölgesinde günümüzde
de dengelerin henüz oturmadığını ve yakın gelecekle ilgili bir belirsizliğin
hakim olduğunu görmekteyiz.
Sosyalist Yugoslavya’nın
kurucusu Tito’nun 1980 yılında ölümü bu ülkenin yakın tarihindeki dönüm
noktalarından biridir. Tito’nun ölümüyle birlikte önemli bir denge unsuru
ortadan kalkmış ve ülkenin değişik cumhuriyetleri arasında entegrasyonu
amaçlayan kurumlar gücünü yitirmeye başlamıştır. 1980 yılından, Yugoslavya’nın
dağılmasına kadar geçen süre içinde ekonomik sorunlar ve etnik gruplar
arasında artan milliyetçilik ülke bütünlüğünün önündeki en önemli sorunları
oluşturmuşlardır. Ekonomik çıkmazlar, Sosyalist Yugoslavya döneminde kesin
bir çözüme bağlanamamış, tarihsel kökenleri olan etnik uyuşmazlıkların
tekrar daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmalarına yol açmıştır.
Sosyalist Yugoslavya bünyesinde
oluşan etnik gerginlikler içinde Kosova’nın özel yeri ve önemi bulunmaktadır.
Nüfusunun büyük bölümünü Arnavutların meydana getirdiği ve Yugoslavya’nın
en geri kalmış bölgelerinden biri olan Kosova’da hergeçen yıl artan ekonomik
sorunlar ülkenin diğer bölgelerinden daha fazla hissedilmiştir. 1981 yılında
bu bölgede başlayan huzursuzluklar farklı boyutlar kazanarak günümüze kadar
uzanmıştır. Tito sonrası Yugoslavyasında ilk kez Kosova’da açıkça ortaya
çıkan milliyetçilik hareketleri daha sonra diğer cumhuriyetlerde de kendini
göstermeye başlamış ve zamanla Yugoslavya’nın dağılmasına yol açmışlardır.
Tito’nun ölümünün ardından
Yugoslavya’daki etnik gerginliklerin öncülüğünü yapan Kosova sorunu aradan
uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen taraflarca kabul edilebilecek bir
çözüme kavuşturulamamıştır. Bölgesel nitelikleri daha ağır basan etnik
uyuşmazlıkların aksine Balkanlardaki birçok ülkeyi yakından ilgilendiren
Kosova sorununun uluslararası niteliği Kosova’da geniş kapsamlı bir sıcak
çatışmanın oluşmasını bugüne kadar engelleyebilmiştir. Ancak Kosova sorunu
uluslarası diplomasi ve kamuoyunda hakettiği değer ve önemde ele alınmamaktadır
ve henüz yeterli bir uluslararası güvenceye kavuşturulamamıştır. Bu nedenle
Kosova sorununun tüm Balkanların güvenliği açısından oluşturduğu potansiyel
tehlike her geçen gün artarak sürmektedir. Öte yandan, Arnavutlukta oluşan
siyasi istikrarsızlık Kosova sorununa yeni boyutlar katmıştır. Aşağıdaki
makale Balkanlarda oluşan yeni konjonktür ve siyasi gelişmeler ışığında
Kosova sorununu irdelemektedir.
KOSOVA SORUNUNUN ORTAYA
ÇIKIŞI
Kosova sorununun başlangıcını,
Balkan savaşları bitiminde nüfusunun büyük bir bölümünü Arnavutların oluşturduğu
bölgelerin yaklaşık yarısını kapsayan Kosova ve Makedonya’nın bazı bölümlerinin
Çarlık Rusyası, Fransa ve İngiltere tarafından desteklenen Sırp ordusunca
ele geçirildiği döneme kadar geriye götürmek mümkündür. Savaşın sonunda
oluşan bu sınırlar 1913 yılında Londra’da yapılan Elçiler konferansında
onaylanmış ve 1919 yılında imzalanan Versay Anlaşmasıyla da uluslararası
sınırlar olarak teyid edilmiştir. Arnavutluk’un sınırlarının da çizildiği
bu dönemde etnik dağılımdan çok uluslarası dengelerin gözetildiği dikkate
çarpmak-tadır.
Krallık Yugoslavya’sı Sırp
idarecilerinin 1918 yılından itibaren “Eski Sırbistan” diye adlandırılan
Kosova’nın demografik yapısını değiştirmek için çaba sarfettiklerini ve
başlıca üç yöntem kullandıklarını görmekteyiz: Arnavutları, Arnavutluk
ya da Türkiye’ye göç etmeye teşvik; Slav kolonizasyonu; asimilasyon. Ancak
bu yöntemlerle başarılı sonuçlar alınamamıştır. Arnavutların bir kısmı
Arnavutluk ve Türkiye’ye göç etmişlerse de, göç beklenen boyutlarda ol-mamışdır.
Bu dönemde daha çok, Arnavutluk’a oranla göçmen kabul etme kapasitesi yüksek
olan Türkiye’ye yönelik göç politikaları üretilmiştir.
Belgrad’da 1937 yılında “Sırp
Kültür Klubü”nde hükümet temsilcileri, askeri yetkililer ve bilim adamları
arasında Arnavut sorunu üzerine bazı müzakereler yapılmıştır. Sırp tarihçisi
ve sonraki bakan Vaso Cubrilovic, 1937 yılında hükümete verdiği bir memorandumda
Arnavut sorununun çözümü için müslüman Arnavutların zorla göç ettirilmelerini
önermiştir. Sözkonusu memorandumda Cubrilovic, hükümetin Yugoslavya’nın
kanlı Balkan toprakları üzerinde bulunduğunu unuttuğunu ve Kosova sorununu
kolonizasyon gibi hızlı sonuç vermeyen, batılı metodlarla çözmeye çalıştığını
ve çözümün ancak Arnavutların kitle halinde göç ettirilmeleriyle sağlanabileceğini
öne sürmektedir. Ona göre, müslüman din adamları ve Arnavut ileri gelenleri
para yada tehditle göçe ikna edilmeli, başarılı olunamaması halinde ise
polis terörüne başvurulmalıydı. Bu memorandum, 1991 yılında Yugoslavya
bünyesinde çıkan savaş sırasında ve 1992’den sonra özellikle Bosna-Hersek’teki
müslümanlara karşı uygulanan “etnik temizleme” faaliyetlerinin daha 1930’larda
Kosova Arnavutlarına karşı düşünülmüş olduğunu göstermektedir. 1938 yılında
Türk ve Yugoslav hükümetleri arasında Kosova ve Make-donya’da yaşayan 40.000
Türk ailenin Türkiye’ye göçüne dair bir konvansiyon imzalanmıştır. Konvansiyonda
müslüman Arnavutların da bu anlaşma kapsamında olduğu belirtilmiştir. İkinci
Dünya Savaşı’nın ortaya çıkması bu projenin uygulanmasını engellemiştir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında
Yugoslav Komünist Partisi ile büyük ölçüde onun himaye ettiği Arnavutluk
Komünist Partisi ara-sında Kosova’nın hangi ülkeye ait olacağı konusunda
zaman zaman görüş ayrılıklarının çıktığı bilinmektedir. Savaştan sonra
Kosova 1945 yılında Yugoslav askeri idaresi altına girmiştir. 8-10 Temmuz
1945 tarihleri arasında Prizren’de toplanan Kosova ve Meto-hija Ulusal
Kurtuluş Komitesi’nin ikinci konferansında Kosova’da Sırbistan’a bağlı
bir otonom bölge (oblast) oluşturulmasına dair karar alınmıştır. Kosmet’e
(Kosova, Metohija) otonomi verilmesiyle bu bölge ilk kez bazı haklara sahip
olmuştur. Arnavutların ayrı bir halk oldukları kabul edilmiş, Kosmet, Makedonya
ve Karadağ’da Arnavutça eğitim yapan okullar açılmış ve Arnavutça basına
izin verilmiştir. Kosmet’te, Arnavutça’nın da resmi dil olarak tanınmış
olmasına rağmen, bu bölgenin otonomisi yerel bir kendi kendini yönetim
seviyesini aşamamıştır.
1948 yılında Tito ve Stalin
arasında ortaya çıkan ihtilafta Arnavutluk’un karşı blok içinde yerini
almasıyla Yugoslavya-Arnavutluk ilişkileri gerginleşmiştir. Bu gerginlik
Kosmet bölgesine de yan-sımış ve Arnavutlar üzerinde baskı uygulanmaya
başlanmıştır. Aynı dönemde özellikle kendini Türk olarak deklare etmiş
olan Arnavutların Türkiye’ye göçünün teşvik edildiğini görmekteyiz. 1966
yılına kadar ikiyüzbinin üzerinde Arnavutun Yugoslavya’yı terkettiği tahmin
edilmektedir. 1966’da gizli servis şefi Aleksandar Rankovic’in görevinden
uzaklaştırılmasıyla Arnavutlar üzerindeki baskı hafifletilmiştir. 1968
yılında Kosova’da yapılan gösterilerde, Arnavutlar Kosova’nın cumhuriyet
ilan edilmesini talep etmişlerdir. 1968 yılında ise Kosmet’in tekrar eskisi
gibi “Kosova” adı altında “Sosyalist otonom vilayet” haline getirildiğini
görmekteyiz. Kosova’nın cumhuriyet yapılması talepleri daha sonraki yıllarda
da sık sık gündeme getirilecektir.
Tito’nun ölümünün ardından
Kosova 1981 yılında tekrar gösterilere sahne olmuştur. Kaynağını Priştina
Üniversitesi’nden alan bu protesto gösterileri önce Kosova’ya, daha sonra
da Makedonya ve Karadağ’ın Arnavutlarla meskun bölgelerine sıçramıştır.
Kosova’da işsizlik seksenli yılların ortalarında Yugoslavya’ nın di-ğer
bölgelerine göre yaklaşık olarak üç kez daha fazlaydı. Enflas-yonun her
geçen yıl arttığı ve iş bulmanın bir imtiyaz olduğu ortamda, nüfusunun
%90’nından fazlası Arnavut olan Kosova’da etnik gerginlikler hızla tırmanmaya
başlamıştır. 1981 gösterilerinde daha öncekilerden farklı olarak Arnavutların
bazı sosyal haklar talep ettikleri görülmektedir. Kosova’nın cumhuriyet
yapılması taleplerinin yanısıra bu vilayetin Arnavutluk’la birleşmesini
savunanlar da olmuştur.
1981 olaylarında Priştina
Üniversitesi’nin ilk plana çıkması bir tesadüf değildir. 1970 yılında kurulan
bu üniversite kısa zamanda Arnavut milliyetçiliğinin merkezi haline gelmiştir.
Priştina Üniversitesi’nin mezunları, özellikle Albanistik eğitimi alanlar,
gerek Kosova’da gerekse ülkenin diğer bölgelerinde iş bulmakta büyük zorluklarla
karşılaşmışlardır. Bu durumun değişmemesi ve ekonomik zorlukların her geçen
yıl artması öğrencileri radikal bir siyasi çözüm aramaya yönlendirmiştir.
Ancak Priştina Üniversitesi yemekhanesinde başlayan ve yayılarak ikiyüzelli
kişinin yaralanmasına, dokuz kişinin ölümüne yol açan olaylar alınan sert
polisiye tedbirlerle bastırılmıştır. Resmi raporlara göre, 1981 gösterilerine
tek bir din görevlisi ve din eğitimi alan öğrenci katılmamıştır. Kosova’dakiArnavut
milliyetçiliği hareketinde din unsurunun önemli bir rol oynamadığı dikkati
çekmektedir.
Beklemedikleri bu gelişmeler
karşısında Yugoslav hükümetinin tepkisi iki şekilde ortaya çıkmıştır. Bir
yandan Tiran, Kosova’daki olaylar nedeniyle sorumlu tutulmuş, diğer yandan
da Kosova’daki parti ve hükümet bürokrasisi Arnavut milliyetçilerinden
arındırılmaya çalışılmıştır. Aynı dönemde bazı Sırp çevrelerinde Kosova’ya
niye cumhuriyet statüsü verilemeyeceğine dair günümüze kadar devam eden
bilimsel bir polemik başlatılmıştır. Sırplar iki ayrı Arnavut devletinin
olamayacağını ve “ulusal azınlıkların” değil ancak “ulusların” kendi kaderini
tayin etme hakkından yararlanabileceklerini belirtmişlerdir.
80’li yıllarda Kosova’da
Sırp ve Karadağlılarla Arnavut’lar arasındaki gerginlik artarak devam etmekteydi.
1970’ten itibaren bölgedeki Slav azınlığın toplam nüfus içindeki oranı
%18’den %13’lere düşmeye başlamıştır. Slav nüfusun göç eğilimi içinde olduğu
görülmektedir. Bunda, kendilerine yönelik siyasi baskının ve bazı münferit
saldırı olaylarının da etkisi olmakla beraber ekonomik yetersizliklerin
önemli rol oynadığını söylemek mümkündür. Daha küçük boyutta olmakla birlikte
bölgeden Arnavut göçünün de gerçekleşmesi bu tespiti doğrulamaktadır. 80’lerin
ortalarında Kosova Sırpları ve Karadağlılardan oluşan delegasyonların sık
sık Belgrad’a giderek Sırp hükümetini kendileri lehine müdahale etmeye
teşvik ettikleri görülmektedir.
1981 yılındaki gösterilerden
sonra Kosova’da olağanüstü hal uygulamasına geçilmiş ve Arnavut halka karşı
yoğun bir baskı başlatılmıştır. Ancak alınan polisiye önlemler ve baskıcı
metodlar beklenen sonucu vermemiş ve Kosova sorunu her geçen yıl önemini
arttırarak Balkanların en ciddi sorunu olma niteliğini kazanmıştır. Sırp
lider Slobodan Milosevic’in 1984 yılından itibaren Sırbistan Komünist Partisi
içinde hızlı bir yükselişe geçmesiyle Kosova sorunu özellikle 1986’nın
ardından bu siyasetçi tarafından kendi kariyeri için kullanılmaya başlanmıştır.
Milosevic büyük ölçüde Kosova sorununu kışkırtarak önce Sırbistan Komünist
Partisi liderliğini ele geçirmiş daha sonra da Sırbistan Devlet Başkanı
olmuştur.
1986 yılında önde gelen Sırp
kurumlarından Sırp Bilim ve Sanatlar Akademisi tarafından siyasi içerikli
bir memorandum yayınlanmıştır. Bu memorandumla ilk kez Sosyalist Yugoslavya
döneminde Sırbistan’a karşı izlenen politika açıkça eleştirilmiştir. Kosova
sorununun Sırp ulusunun en önemli ulusal sorunu olduğu ileri sürülen memorandumda
Kosova’daki 1981 olaylarına topyekün ve açık bir savaş ilanı gözüyle bakılmaktadır.
Net bir şekilde dile getirmemiş olmasına rağmen Milosevic’in sözkonusu
memorandumu kendi siyasi faaliyetleri için adeta bir program olarak kabul
ettiğini ve iktidarda kalabilmek amacıyla Sırp milliyetçiliğini tahrik
ettiğini görmekteyiz.
1987 yılında Belgrad’da yapmış
olduğu bir konuşmada Milo-sevic otonom vilayetler olan Vojvodina ve Kosova’yı
kastederek Sırbistan’da idari bir birliğe gidilmesi gereğini vurgulamıştır.
Aynı yıl Kosova’da gerçekleştirdiği konuşmada ise, Sırp göstericileri tartaklayan
Arnavut polisini “bu insanları kimse dövemez” ifadesini kullanarak uyarmış
ve takip edeceği Kosova politikasını açıkça ilan etmiştir. Ekim 1987’de
yapılan Sırbistan Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin sekizinci toplantısında
Milosevic partinin tek hakimi haline gelmiş ve izlediği istihdam politikasıyla
basını kontrol altına almıştır.
1988 yılı içinde Sırbistan’ın
değişik bölgelerinde “gerçek mitingleri” adı verilen ve Kosova’daki Sırp
ve Karadağlılara yapılan baskıyı anlatmayı amaçlayan mitingler düzenlenmiştir.
Bazı münferit olaylar abartılmış ve siyasi malzeme haline getirilmiştir.
Kosova’da yaşayan Slavların değil, aksine Arnavutların Sırbistan Cumhuriyeti
içinde azınlık oldukları vurgulanmıştır. Bu mitingler sonucunda Milosevic’in
siyasi popülaritesinin hızla yükseldiği görülmektedir.
Sırbistan’ın idari birliğini
sağlama çabalarının ilk aşaması olarak düzenlenen mitingler sonucunda otonom
vilayet Vojvodina’nın idaresi istifa ettirilmiş ve yerine Milosevic’e sadık
bir yöneti-min gelmesi sağlanmıştır. Aynı gelişmelerin Kosova’da da gerçekleşebileceğinden
çekinen Arnavutlar gösteriler düzenleyerek Kosova’nın otonomisini savunmuş
ve kendi yönetimlerine destek vermişlerdir. Bu arada tekrar cumhuriyet
talepleri dile getirilmiştir. Vojvodina’da uyguladığı taktikten farklı
olarak Milosevic bu kez ayrılıkçı Arnavutlara karşı Yugoslavya’nın birliğini
koruma bahanesiyle, Kosova’ya Sırp askeri ve polisini göndererek bu bölgeyi
fiilen işgal etmiştir.
Şubat 1989 tarihinde Sırbistan
anayasasında Kosova’nın otonomisine önemli kısıtlamalar getiren bazı değişiklikler
yapılmıştır. 1974 anayasasından geri dönüşü ifade eden bu anayasa değişiklikleri
daha sonra baskı altında tutulan Kosova meclisine de kabul ettirilmiştir.
Sözkonusu değişikliklerle Sırbistan, Kosova ve Vojvodina’nın güvenlik,
dış politika, mali, sosyal ve adli yönetimine dolaysız bir şekilde karışma
hakkını elde etmiştir. Anayasa değişikliklerine karşı düzenlenen gösteriler
şiddetle bastırılmış ve Sırbistan Kosova üzerindeki denetimini daha da
yoğunlaştırmıştır.
2 Temmuz 1990 tarihinde 183
sandalyeli Kosova meclisinin 123 Arnavut üyesinden 114'ünün katılımıyla
Kosova’nın Yugoslavya’daki diğer cumhuriyetlerle eşit bir statüye sahip
olduğu ilan edilmiştir. Ancak bu tarihten 3 gün sonra Sırbistan, Kosova
meclisini ve hükümetini feshederek, 1946 yılından bu yana ilk kez Kosova’nın
idaresini kendi eline almıştır. Sırbistan’ın sertleşen tutumuna karşılık
olarak feshedilen meclisin 111 üyesi ve 30 civarında Arnavut siyasetçisi
ve entellektüeli biraraya gelerek “Kacanicka anayasası”nı ilan etmişlerdir.
Sırbistan tarafından illegal olarak nitelenen bu anayasa Kosova’yı yedinci
cumhuriyet olarak deklare etmekte ve Sırbistan’dan bağımsızlığını vurgulamaktaydı.
Ancak üç hafta sonra, 28 Eylül 1990’da, ilan edilen yeni Sırp anayasası
Kosova’nın otonomisini kaldırmıştır. 22 Kasım 1990’da Arnavut siyasileri
9 Aralık tarihinde Sırbistan’da yapılacak seçimleri boykot çağrısı yapmışlar
ve oldukça başarılı olmuşlardır. 34 seçim bölgesinin 30'nda katılım %50’nin
altında gerçekleşmiştir. Arnavutlar bu eylemle Sırp siyasi sisteminin bir
parçası olmadıklarını göstermeye çalışmışlardır.
Eylül 1990 tarihinde merkezi
Zagreb’te olan “Kosova Cum-huriyeti Meclisi” oluşturulmuştur. Eylül 1991’de
ise sürgündeki “Kosova Cumhuriyeti Meclisi” gizlice Priştina’da toplanarak,
Kosova’nın öteki Yugoslav cumhuriyetleriyle ittifak yapma hakkına sahip
bağımsız bir cumhuriyet olduğunu karar altına almıştır. Meclis ayrıca bu
konuda 26-30 Eylül tarihleri arasında bir referandum yapılmasını kararlaştırmıştır.
Aynı toplantıda İljaz Ramajli ittifakla meclis başkanlığına getirilmiştir.
Sırp polisinin engellemesine
rağmen yapılan referandumda oy kullanabilenlerin %99,8’i Kosova’ nın bağımsızlığı
yönünde evet oyu vermişlerdir. Bunun üzerine Kosova Cumhuriyeti Meclisi
19 Ekim 1991’de bağımsız Kosova Cumhuriyeti’nin kurulduğunu resmen ilan
etmiştir. Kosova Cumhuriyeti, ilanının hemen ardından Arnavutluk tarafından
tanınmıştır. Yine Ekim ayı içinde sürgündeki “Kosova koalisyon hükümeti”
oluşturulmuştur. Bu hükümetin liderliğine ise Stuttgart’ta ikamet eden
Bujar Bukoshi getirilmiştir. Ayrıca eski Yugoslavya bünyesi içindeki tüm
Arnavut partileri kapsayan bir koordinasyon kurulu oluşturulmuştur. Kurul
24 Mayıs 1992 yılında yapılan ve Sırbistan tarafından geçerli sayılmayan
seçimleri organize etmiştir. Güvenlik gerekçesiyle seçimlerden sonra feshedilen
sözkonusu kurul ancak 1993 yılında tekrar. Faaliyete geçirilebilmiştir
Bu kurula paralel olarak sadece Kosova’daki siyasi partileri içeren bir
başka koordinasyon kurulu daha oluşturulmuştur.
24 Mayıs seçimlerinde 143
sandalyeli meclis için 22 partiden 511 aday mücadele etmiştir. Başkanlık
seçiminde tek aday olan İbrahim Rugova oyların yüzde %99.7’sini alarak
Kosova Cumhuriyeti’nin Başkanı seçilmiştir. Rugova’ nın öteki siyasi partilerden
ve Türk Halk Partisi’nden de destek aldığı görülmektedir. Rugova’nın başkanlığını
yaptığı “Kosova Demokratik Ligi” adlı siyasi parti ise oyların %76’sı ile
143 üyeli parlamentoya 96 milletvekili yollamayı başarmıştır. Kosova Parlamenter
Partisi oyların %5’ini alırken 13 milletvekili çıkarabilmiş, Hrıstiyan
Demokrat Parti ve Köylü Partisi ise aldıkları %3’lük oylarla yetinmek zorunda
kalmışlardır. ABD ve Avrupa’dan gelen sekiz gözlemci grubun denetiminde
yapılan bu seçimlerle birlikte Avrupa’da çok partili seçimlerin yapılmadığı
tek bir bölge kalmamıştır.
KOSOVA’DAKİ SIRP BASKISI
Kosova’nın Sosyalist Yugoslavya’nın
diğer cumhuriyetleri ile eşit statüye sahip bir cumhuriyet haline getirilmesi
talebi Sırp liderleri tarafından bölücülük olarak nitelendirilmiş ve sert
bir tepkiyle karşılanmıştır. Resmi raporlara göre 1981-1988 yılları arasında
devletin güvenlik güçleri 584.373 Arnavut hakkında işlem yapmıştır. 1989
ve 1990 yıllarında, Kosova’nın 1974 anayasasında yer alan otonomisinin
feshedilmesini protesto etmek amacıyla yapılan gösterilerde doksanın üzerinde
Arnavut öldürülmüş ve yüzlercesi yaralanmıştır. Sırp yönetiminin başlatmış
olduğu bu sistematik ve en temel insan haklarını ihlal eden ağır baskılar
değişik şekillerde ve ölçülerde günümüze kadar kesintisiz bir şekilde sürmüştür.
Avrupa ve OSCE standartlarıyla uyuşmayan bu uygulama Kosova’yı, Avrupa’da
insan haklarının en ağır şekilde ihlal edildiği bölge konumuna sokmuştur.
Kosova’da, orta ve yüksek
eğitim kurumlarında Arnavutça eğitim yasaklanmış durumdadır. Eğitim kurumlarında
çalışan Ar-navut öğretmen ve profesörler etnik ve politik gerekçelerle
görevlerinden alınmış ve yerlerine büyük ölçüde Sırp ve Karadağ kökenli
öğretim elemanları getirilmişlerdir. Aynı şekilde yargı sistemi “etnik
temizleme”ye tabi tutulurken, hastahanelerde görevli olan Arnavut doktorların
ve tıbbi personelin büyük bir bölümünün görevlerine son verilmiştir. Kosova’da
daha önce istihdam edilmiş olan Arnavutların yaklaşık olarak %75’i işlerini
kaybetmişlerdir. Avrupa ülkelerine, özellikle Almanya’ya göç etmiş olan
Arnavutların, Almanya ile Yeni Yugoslavya arasında Ekim 1996’da yapılan
mültecilerin geri gönderilmesine dair anlaşma gereğince, geri yollanması
halinde işsizlik oranının ve dolayısıyla mevcut huzursuzluğun daha da artacağından
endişe edilmektedir.
Sırp idaresi bu baskıcı tavrını
Arnavutça yayın yapan basın ve televizyon üzerinde de sürdürmüştür. Önemli
yayın organları, tam gün Arnavutça yayın yapan Priştina Radyo ve Televizyonu
ve Arnavutça yayın yapan tek günlük gazete “Rilindja” kapatılmışlardır.
Kosova üzerindeki yoğun Sırp baskısı, yaklaşık dörtyüz bin Arnavutun Batı
Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya sığınmalarına neden olmuştur. Kosova’dan
göç eden Arnavutlara paralel bir şekilde Hırvatistan’ın Krayina bölgesinden
ayrılmak zorunda kalmış olan Sırplar Sırp yönetimi tarafından Kosova’ya
yerleştirilmeye başlanmıştır. Bu şekilde, Sırp idaresi izlediği “etnik
kolonizasyon” yöntemiyle Kosova’nın demografik yapısını değiştirme çabası
içine girmiştir.
Günümüzde de Sırp yönetiminin
Kosova politikasında önemli bir değişiklik olmadığı gözlenmektedir. Kosova’ya
federal bir cumhuriyet statüsünün verilmesi veya 1974 anayasasındaki otonomi
sistemine geri dönülmesi dahi Sırp yetkililer tarafından bölücülük olarak
değerlendirilmektedir. Arnavutların, ulus olarak tanınmaları talebini kabul
etmeyen Sırp yönetimi, Arnavutların “ulusal azınlık” olarak sınırlı bir
kültürel otonomiye sahip olabile-ceklerini ve siyasal açıdan diğer cumhuriyetlerle
eşit tutulmaları isteğinden vazgeçmeleri gereğini vurgulamaktadır. Kosova
Arna-vutları bu taleplerinden açıkça vazgeçinceye kadar Kosova’da 1989
yılında yürürlüğe konan ve halen fiili olarak geçerliliğini koruyan olağanüstü
hal uygulamasının sürdürüleceği anlaşılmaktadır. Öte yandan silahlı bir
ayaklanmanın gerçekleştirilmesi ya da sıcak çatışma ortamına girilmesi
halinde Arnavutların şiddetle cezalandırılacağı değişik şekillerde ima
edilerek Kosova halkı üzerinde psikolojik bir baskı kurulduğu görülmektedir.
Kosova’daki yoğun Sırp baskısına
rağmen, Arnavutlar resmi kurumlardan bağımsız olarak birtakım organizasyonları
örgütleyerek adeta bir gölge devlet oluşturmuşlardır. Bunların arasında
en dikkat çekici olanı, resmi eğitim kurumlarındaki Sırp müfredat programını
reddeden halkın kendi olanaklarıyla gerçekleştirdiği eğitim ağıdır.Arnavutlardan
toplanan düzenli bağışlarla oluşturulan bir dayanışma fonuyla (yurtdışındaki
Arnavutlar gelirlerinin %3’ünü bağışlamaktadırlar) finanse edilen bu sistem
bünyesinde yaklaşık olarak yirmidörtbin öğretmen halkın tahsis ettiği ev
ve mekanlarda Arnavut gençlerine ilköğretimden üniversiteye kadar eğitim
vermektedirler. Diploması sadece Tiran Üniversitesi tarafından tanınan
yeraltı üniversitesinde 1100 öğretim elemanı bulunmaktadır.
Arnavutların büyük bir bölümü
Sırp yönetimi tarafından kamu görevlerinden alındıktan sonra mecburen özel
sektör içinde faaliyette bulunmaya zorlanmışlardır. Bunun doğal sonucu
olarak Kosova’da ulaştırma, ticaret, turizm ve lokantacılık gibi alanlarda
özel sektörün belirgin bir şekilde canlandığı gözlenmektedir. Görevlerinden
alınmış olan Arnavutların yaklaşık %20 kadarı sözü edilen dallarda çalışmaktadırlar.
Tüm eski doğu bloku ülkeleri özel sektöre doğru kendi iradeleri ile yönelirken,
Kosova’da Arnavutlar ilginç bir şekilde özel sektörde faaliyette bulunmaya
siyasi şartların sonucu olarak adeta zorlanmışlardır. Oluşturdukları gölge
devlet ve özel sektörde sağlanan gelişmeler Kosova Arnavutlarının kendi-lerine
güvenlerini arttırmaktadır. Ancak sözkonusu alternatif yapı gerçek bir
garanti niteliğini taşımamaktadır ve gerilimin tırmanması durumunda Sırp
yönetimine karşı kendini savunabilecek bir güce sahip değildir.
Kosova’da 9-15 bin cıvarında
nüfusu olan küçük bir Türk azınlık da yaşamaktadır. Kosova’nın içinde bulunduğu
şartlardan Türklerin de etkilendiğini ve işsizlik oranının onların arasında
da yüksek olduğunu görmekteyiz. Daha çok Prizren ve cıvarında ve kırsal
kesimde yaşayan Türklerle, onlara “türkleşmiş Arnavutlar” gözüyle bakan
ve etnik farklılıklarını kabul etmiyen Arnavutlar arasında zaman zaman
gerginlikler ortaya çıkmaktadır. Farklı siyasi organizasyonlar etrafında
toplanan Türkler arasında Arnavutlar ve Sırp yönetimine karşı izlenecek
politika konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. 1990 yılında kurulan
Türk Demokratik Birliği Partisi, Arnavutların boykot ettikleri eğitim sistemine
Türklerin devam etmesini sağlayarak Sırp yönetimiyle iyi ilişkiler kurmaya
çalışmaktadır. 1992 yılında kurulan Türk Halk Partisi ise Sırp idaresine
karşı Arnavutlarla işbirliği yapılmasını savunmuştur. Sırp yöneticiler
ise Türklere ilkokul ve lise seviyesinde Türkçe öğrenim yapabilme gibi
bazı imtiyazlar tanıyarak iki toplumun ortak hareket etmesini önlemeye
çalışmaktadırlar.
TARAFLARIN KOSOVA SORUNUNA
BAKIŞI
Sırplar Kosova’ya Sırp ulusunun
ortaya çıktığı yer, Sırbistan’ın kalbi olarak bakmaktadırlar. Sırp Ortodoks
Kilisesi de burada kurulmuştur. Sırp Patrikliği 1766 yılında feshedilene
kadar Pec’te bulunmaktaydı. Bazı ortodoks manastırları bu tarihten sonra
da bölgede varlıklarını muhafaza edebilmişlerdir. Başkent Priştina’nın
hemen yakınındaki “Kosovo Polje”de ise ortaçağdaki Sırp İmparatorluğuna
son veren ve Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetini pekiş-tiren 1389 Kosova
Savaşı yapılmıştır. Sırpların kaybetmiş olduğu Kosova savaşı Sırp ulusal
tarihinin en büyük trajedisi olarak değerlendirilmektedir. Yerel halkın
folklorel kültürü aracılığıyla yaşatılan bu anı, ulusal bir mit niteliğine
bürünerek günümüze kadar ulaşmış-tır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından
bu yana Sırp milliyetçiliğinin oluşum sürecinde başarılı bir şekilde değerlendirilen
“Kosova miti” günümüzde iktidardaki Sırp liderleri, özellikle Milosevic
tarafından bir siyasal meşruiyet kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Kosova sorununu tahrik ederek
Sırp kamuoyunun desteğini alan ve parti içinde yükselen Milosevic’in sorunun
çözümü amacıyla herhangi bir dış baskı olmaksızın ılımlı ve uzlaşmacı bir
tavır içine girmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır. Sırbistan’ın birliğini
sağlama iddiasıyla Vojvodina ve Kosova’nın otonomilerini bizzat kaldıran
siyasi lider olarak Milosevic Kosova’nın Sırbistan’ın ayrılmaz bir parçası
olduğunu vurgulamaktadır. Belgrad dahil ondört kentte belediye başkanlıklarının
muhalefet tarafından kazanıldığı Kasım 1996 seçim sonuçlarının iktidar
tarafından iptal edilmesi üzerine, muhalefet aylarca süren protesto gösterileri
düzenlemiştir. Gösteriler sırasında zor durumda kalan Milosevic’in, dikkatleri
başka yöne çekmek amacıyla Kosova’daki gerginliği tırmandırma çabası bu
siyasetçinin Kosova sorununa bakış açısında bir değişiklik olmadığını göstermektedir.
Sırp muhalefet partilerinin
de Kosova sorunu konusunda iktidardaki Sırbistan Sosyalist Partisi’nden
farklı bir tutum sergilemedikleri, hatta daha milliyetçi bir yaklaşım içinde
oldukları görülmektedir. Örneğin Sırp Yenilenme Hareketi adlı siyasi partinin
lideri olan Vuk Draskovic bağımsız bir Kosova’ya izin verilmeyeceğini belirtmektedir.
Aynı siyasetçiye göre Kosova, Sırpların Kudüs’ü, Sırp kültür ve geleneğinin
merkezi ve Sırp mitinin doğum yeri olarak değerlendirilmektedir. Diğer
önemli Sırp lideri Zoran Dindic ise Draskovic’ten farklı bir tutum sergilemeyerek,
“nerede bir Sırp varsa Sırbistan oradadır” tezinin savunuculuğunu yapmaktadır.
Sırp siyasi partilerinin kamuoyundan destek sağlamak amacıyla ulusal konularda
birbirlerinden daha tavizsiz ve milletçi olduklarını kanıtlamaya çalışmaları
Kosova sorununun çözüme kavuşturulmasının önündeki en önemli engellerden
biri olarak durmaktadır.
Sırp entellektüel ve yazarlarının
büyük bölümü ve yerel idareciler de siyasetçiler gibi Kosova sorunu hakkında
taviz vermez bir tutum sergilemektedirler. Raska, Prizren, Artemije kilise
yetkililerinin ve Priştina Üniversitesi’nin Sırp asıllı rektörünün de radikal
görüşleri temsil ettikleri ve mistik anlamlar yükledikleri Kosova üzerinde
bir pazarlığın sözkonusu olamayacağını ileri sürdükleri görülmektedir.
Aralarında son dönem Sırp milliyetçiliğinin teorisyeni olan Dobrica Cosic’inde
bulunduğu bir grup Sırp entellektüeli, Kosova’nın bölünmesi ile sorunun
çözüleceğini ileri sürmektedirler. Bu çözüm tarzına göre Sırplar, Kosova’da
bulunan Sırp Ortodoks kiliseleri, manastırları ve ulusal nitelikteki tarihi
eserlerini muhafaza ederlerken, Kosova’nın önemli bir bölümü Arnavutların
elinde kalacaktır. Aynı şekilde Priştina’nın 15 kilometre batısından geçen
bir çizgi ile Kosova’nın ikiye ayrılması planları mevcuttur. Bu proje ile
bölgedeki endüstrinin önemli bir kısmının, kurşun ve çinko tesislerinin
Sırpların elinde kalması öngörülürken bazı Sırp tarihi eserleri ise Kosova
Arnavutlarına bırakılmaktadır. Anayasa hukukçusu ve Sırp Bilim ve Sanatlar
Akademisi üyesi olan Miodrag Jovicic ise, Yugoslavya’nın değişik bölgelerden
oluşan bir devlete dönüştürülmesini savunmaktadır. Bu görüşe göre Yugoslavya
herbirinin nüfusu beşyüzbin ile birmilyon kişi arasında değişen 12-13 bölgeden
meydana gelecektir. Bu yapı içinde bugünkü Kosova, Metohija ve Kosova olarak
iki ayrı ve otonom bölgeden oluşacaktır. Kendi anayasaları ve siyasi organlarına
sahip bölgeler merkezi bir idare ve yargı sistemine bağlı kalacaklardır.
Kosova’nın bölünmesine yönelik
Sırp planları Kosova’daki Arnavut liderler tarafından kategorik bir şekilde
reddedilmektedir. Cosic ve yakın çevresince önerilen bölünme planı Arnavutlara,
birara Bosna-Hersek için gündeme gelmiş olan Vance-Owen planını hatırlatmaktadır.
Cosic ve arkadaşlarının önerisine göre Kosova’nın %60’ı Arnavutlara, %40’ı
ise Sırplara bırakılacaktır. Sırplara ayrılan bölge madenler, kömür ve
endüstriyel potansiyel açısından zengin bir bölgedir. Ayrıca bu bölgede
yaşayan bir milyona yakın Arnavutun bulundukları yerleri terketmeleri gerekmektedir.
Eski Yugoslavya bünyesindeki
tüm Arnavut partileri kapsayan koordinasyon kurulu Mayıs 1992 tarihinden
sonra tekrar ilk kez Eylül 1993’de toplanmıştır. Onbir siyasi partiden
oluşan bu koordinasyon kurulu uluslararası diplomatik destek sağlanması
amacıyla çaba gösterilmesini kararlaştırmış, Tiran ve Priştina’daki siyasi
liderlerin yanısıra bağımsız bir Kosova Cumhuriyeti için faaliyetlerde
bulunmaya başlamıştır. Aslında, devlet başkanı İbrahim Rugova daha 1993
ilkbaharında, 1968 ve 1981 yılları arasında uygulanan otonomi modeline
geri dönüşün artık sözkonusu olmadığını belirtmiştir.
Arnavutlar “ulusal azınlık”
olmadıklarını, kendilerinin bir ulus olarak tanınmaları ve dolayısıyla
Yugoslavya’dan ayrılma şıkkı da dahil olmak üzere kendi kaderlerini tayin
etme hakkına sahip olmaları gereğine işaret etmektedirler. 1991 sonbaharında
yapılan ve Sırp yönetiminin hukuk dışı ilan ettiği referandum esas alınarak
bağımsız bir Kosova Cumhuriyetinin büyük devletler ve uluslararası organizasyonlar
tarafından tanınması Arnavut liderlerin en önemli siyasi hedefini oluşturmaktadır.
Bu arada, bölgede bulunan Sırp kültür geleneğinin muhafaza edileceği, Sırp
kiliseleri ve manastırları için özel statü sağlanacağı belirtilmektedir.
Arnavut liderler İbrahim
Rugova ve Adem Demachi Sırplar ve diğer Slav kökenli uluslar arasında bunca
sorun yaşanırken, ayrı bir ulus olan ve Sırplarla aralarında hiç bir ortak
noktası bulunmayan Arnavutlardan Sırp idaresi altında yaşamalarının beklenemeyeceğini
vurgulamaktadırlar. 1974 ve artı modeli olarak adlandırılan, yani 1974
anayasası ile Kosova’ya tanınmış olan otonominin bazı haklarla genişletilmiş
şekli de Arnavutlar arasında rağbet görmemektedir. Bu anayasa ile tanınmış
olan otonominin o zamanki Yugoslavya’nın etnik dengeleri sonucu ortaya
çıkmış olduğu ve 1989 yılında olduğu gibi her an feshedilebileceği belirtilmektedir.
Bağımsız bir Kosova Cumhuriyetinin
oluşturulması için Kosova’nın Birleşmiş Milletler koruması altına alınması
önerilmiştir. Aynı süreç içinde Kosova’nın silahtan arındırılması ve buradaki
Sırp polis ve askeri gücünün çekilmesi gereği ifade edilmektedir. 1993
yazında Başkan İbrahim Rugova ve sürgündeki Başbakan Bujar Bukoshi silahlı
Birleşmiş Milletler birliklerinin Kosova’ya gönderilmelerini talep etmişlerdir.
Arnavutluk Devlet Başkanı Sali Berişa da bu girişimleri desteklemiştir.
Arnavut liderlerin Kosova’nın bağımsızlığı için verdikleri siyasi mücadelenin
bir diğer boyutunu da Sırbistan’daki siyasi gelişmelere karşı takındıkları
tavır oluşturmaktadır. Arnavut’lar Sırbistan devleti ile işbirliği anlamına
gelebilecek girişimlerden kaçınmaktadırlar. Yine aynı şekilde Sırp seçimlerini
boykot ederek Sırbistan Cumhuriyeti’nin bir parçası olmadıklarını vurgulamaya
çalışmaktadırlar. Sırp muhalefet partilerinin de Kosova sorunuyla ilgili
olarak taviz vermeyen bir yaklaşım içinde olmaları Arnavut liderleri bu
şekilde davranmaya zorlamaktadır. Oysa, teorik olarak Sırp muhalefet partilerinin
Arnavutları temsil eden partilerle birlikte iktidarı devirme olanağı vardır.
Kosova Arnavutları uzun bir
süredir İbrahim Rugova liderliğinde Kosova’daki Sırp baskısı ve askeri
varlığına karşı pasif direniş içindedirler. Arnavutlar batılı ülkelerin
ve uluslararası organizasyonların diplomatik desteği ve koruması altında
bağımsız Kosova Cumhuriyeti’nin kurulması için çaba sarfetmektedirler.
Güç ve silah dengesinin açık bir şekilde Sırp tarafında olduğu düşünüldüğünde
bugüne kadar izlenen politikanın çok farklı alternatifleri bulunduğunu
söylemek pek mümkün değildir. Ancak bağımsız Kosova Cumhuriyeti kurmak
gibi üst düzeyde bir siyasi hedefi sadece dış diplomatik destek sağlayarak
gerçekleştirmeye çalışmanın güçlükleri kendini her geçen gün daha fazla
hissettirmektedir. Herşeyden önce İbrahim Rugova ve diğer Arnavut liderler
batılı ülkeler ve uluslararası organizasyonlardan, bağımsız Kosova Cumhuriyeti
için bekledikleri diplomatik desteği sağlayabilmiş değillerdir. 1996 yılı
içinde Belgrad rejiminin, Kosova sorununa ilişkin ciddi bir gelişme sağlanmaksızın
Avrupa Birliği tarafından tanınmış olması, Rugova’nın izlediği politikaya
indirilmiş önemli bir darbe olarak değerlendirilmektedir. Öte yandan Arnavutlar,
1995 yılı sonunda imzalanan ve Bosna-Hersek’teki savaşa son vermiş olan
Dayton anlaşmasında Kosova sorununun açıkça yer almamış olması nedeniyle
Yugoslavya krizi için kapsamlı bir çözüm bulma fırsatının kaçırıldığını
ifade etmektedirler. Yeni Yugoslavya’nın tanınmasının ve bu ülkenin Birleşmiş
Milletler, Dünya Bankası, IMF gibi uluslararası kuruluşlara üye olabilmesinin
Kosova sorununda o-lumlu gelişmeler sağlanması şartına bağlanmış olması
yeterli bir güvence olarak algılanmamaktadır. Nitekim Dayton anlaşmasına
imza koyan bazı Avrupa Birliğine üye devletlerin de yeni Yugoslavya’yı
tanıması Arnavut liderlerin bu endişelerinde haklı olduklarını ortaya koymuştur.
İbrahim Rugova tarafından
yönlendirilen Kosova politikasının umulan dış desteği sağlamaktan uzak
görünmesi ve Kosova sorununda günümüze kadar somut bir ilerleme kaydedilememesi,
Arnavut siyasetçileri ve entellektüelleri arasında farklı yaklaşımların
taraftar toplamasına neden olmaktadır. Hayatının yirmisekiz yılını hapiste
geçirmiş olan ve Sakharov barış ödülü sahibi önemli Arnavut lider Adem
Demachi, içinde Sırbistan, Karadağ ve Kosova’nın yer alacağı “Balkanya”
adlı konfederasyon düşüncesini ortaya atmıştır. Kosova’nın uluslarası koruma
altına alınmasını gerçekçi bulmayan Demachi’ye göre, taraflar Arnavutların
Sırp ve Karadağlılarla eşit haklara sahip olacağı böyle bir konfederasyon
için müzakerelere başlamalıdırlar. Kosova’nın eski komünist lideri ve 1989
yılında Sırp idaresi tarafından tutuklanan Azem Vlasi, Kosova Arnavutlarına
self-determinasyon hakkının tanınmasını savunarak, Kosova, Sırbistan ve
Karadağdan oluşan yeni bir Yugoslav federasyonun kurulabileceğini ileri
sürmüştür. Ünlü arnavut yazar I. Kadare de bugünkü politikanın terkedilerek,
daha aktif tavır alınması gereğini vurgulamıştır.
1992 yılında kurulan yeni
Yugoslavya’nın Avrupa Birliği’ne üye ülkeler tarafından 1996’da tanınmasının
ardından Kosova’daki şiddet olaylarında artış yaşanmıştır. Daha önce adı
duyulmamış olan bir örgüt, Kosova Kurtuluş Ordusu, 1996 yılında Sırp mülteci
kamplarına ve Sırplara yönelik gerçekleştirilmiş birtakım eylemlerin sorumluluğunu
üstlenmiştir. Bazı Arnavut liderlerin varlığını şüp-heyle karşıladıkları
ve bir provokasyon da olabileceği iddia edilen bu örgüt son oniki ay içindeki
yaklaşık otuz eylemden sorumlu tutulmaktadır. Kosova’daki tüm Arnavut partilerinden
oluşan koordinasyon kurulu ise şiddet yanlısı bir politikadan yana olmadıklarını
ilan etmiş ve Kosova Arnavutlarını bu tür eylemlerden uzak durmaları için
uyarmıştır. Her ne kadar Kosova’daki siyasilerin ve kamuoyunun büyük bölümü
bugüne kadar sürdürülmüş olan pasif direniş politikasından desteklerini
çekmemişlerse de, son dönemdeki gelişmeler Kosova’da şartların çok çabuk
değişebileceğini ve bölgenin sıcak bir çatışma ortamına girebileceğini
göstermektedir.
Kosova’lı Arnavutlar Kosova’ya
ilişkin taleplerini daha çok demografik ve tarihsel gerekçelere dayandırmaktadırlar.
Arnavutlar bir yandan nüfusunun %90’nından fazlasını oluşturdukları için
Kosova’nın kendileri tarafından yönetilmesi gereğini savunurlarken, diğer
yandan da Arnavutların tarihsel açıdan Kosova’nın otokton ulusu olduğu
tezini ileri sürmektedirler. Kosova Arnavutları genelde zamanın kendi lehlerine
işlediği düşüncesindedirler. Kosova ve Makedonya Arnavutlarının %2.8 cıvarındaki
yüksek nüfus artış oranı Arnavutlara güven vermektedir. 1948 yılından sonraki
otuz yıl içinde Arnavut nüfus %10 oranında artarken, Sırp nüfus (1948;
171 911; %23, 6) %10 oranında azalmıştır. Sırp tarafı bu gelişmenin sadece
“biyolojik silah” olarak adlandırdıkları Arnavut nüfusun yüksek artış hızı
sonucu olarak ortaya çıkmadığını, aynı zamanda Kosova Sırplarının göçe
zorlandıklarını vurgulamaktadır. Genelde gözardı edilen bir husus, Kosova’dan
gerçekleşen Sırp göçünün önemli kesiminin ekonomik amaçlı olduğudur.
Bankerler krizi olarak bilinen,
Arnavutluğun güney kesiminde, özellikle Vlora kentinde başgösteren ve 13-15
Mart 1997 tarih-lerinde doruk noktasına ulaşan hükümete karşı silahlı ayaklanma
sadece Arnavutluğun iç sorunu olmakla kalmayıp Kosova sorununu da çok yakından
ilgilendirmektedir. İsyanın ortodoks nüfusun yoğun olarak yaşadığı güney
bölgesinde çıkması, isyanın liderliğini yapan Albert Shyti’nin Yunan makamları
ile bağlantılı olduğunun iddia edilmesi ve bazı isyancıların karışıklıklar
sırasında Sırplara sempati duyduklarını gizlememeleri, bu olayların gerçekleşmesinde
mali faktörlerle birlikte dış güçlerin de rol oynadığı düşüncesine ağırlık
kazandırmaktadır. Aynı şekilde Arnavutluktaki olayların Batı Makedonya’daki
Arnavutlarla yönetim arasında gerilimin tırmandığı bir dönemde ortaya çıkması
üzerinde durulması gereken bir diğer noktadır.
Kosova Arnavutlarının siyasi
mücadelelerine en büyük deste-ğin doğal olarak Arnavutluk tarafından verildiği
bilinmektedir. Arnavutluk’taki siyasi istikrarsızlık ve belirsizliğin Kosova
Arnavut-larına sağlanan desteğin azalmasına yol açması kaçınılmazdır. Kosova’daki
Arnavut siyasetçiler ve entellektüeller Arnavutluk’taki olayların Kosova
sorununu olumsuz etkileyeceği görüşünde uzlaşmaktadırlar. Balkanlardaki
tüm Arnavutların, içinde Kosova’nın da yer alacağı tek bir devlet çatısı
altında toplanmasını öngören “Büyük Arnavutluk” düşüncesine gerçekçi ve
temkinli yaklaşan Sali Berişa’nın yönetimden ayrılıp ayrılmayacağı veya
yapılacak ilk genel seçimlerde “Büyük Arnavutluk” düşüncesini savunan “Bali
Kom-betar”, “Legalitate” gibi milliyetçi, monarşist partilerin alacakları
destek Kosova sorununu yakından ilgilendirmektedir. Öte yandan, isyancıların
elde ettikleri silahların değişik yollardan Kosova’lı Arnavutların eline
geçmesi olasılığı, bölgedeki mevcut dengeler açısından önemlidir.
SONUÇ
Sosyalist Yugoslavya’nın
dağılma süreci içinde, 1990 yılından bu yana Kosova sorununun Balkanlardaki
dengeler açısından taşıdığı öneme dikkat çekilmiş ve bu bölgedeki muhtemel
bir sıcak çatışmanın diğer Balkan ülkelerine de sıçrama olasılığı üzerinde
durulmuştur. Bugüne kadar bu varsayımın gerçekleşmemiş olması tehlikenin
ortadan kalktığı anlamında yorumlanmamalıdır. Ortaya çıkışından bu yana
Kosova sorunuyla ilgili olarak çözüme yönelik ciddi bir adım atılamamıştır.
Bölgede gerginlik yaratan tüm faktörler bugün de olduğu gibi geçerliklerini
korumaktadırlar.
Kosova’da birmilyon yediyüzbin
civarında Arnavut yoğun Sırp baskısı altında yaşamaktadırlar. Kosova sorunu
herşeyden önce insani boyutuyla ele alınmalı ve bölgedeki ağır insan hakları
ihlallerine bir an önce son verilmelidir. Kosova halkına normal koşullarda
eğitim, sağlık ve kültürel hizmetlerden yararlanma, kendi polisini ve yargı
teşkilatını kontrol etme hakkı verilmelidir. Ancak sorun sadece bir insan
ve azınlık hakları ihlali olmayıp, devletlerarası hukuku da ilgilendiren
niteliğe sahiptir. Kosova nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturan Arnavutların
kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olmaları gereği unutulmamalıdır.
Kosova’da yaşayan Sırp azınlığın haklarını ve yasal olan taleplerini de
göz önünde tutan bir model çözümü hızlandıracaktır.
İbrahim Rugova önderliğinde
sürdürülen, bir yandan Sırp yönetimine karşı pasif bir şekilde direnerek
diğer yandan da uluslarası kuruluşların, batılı ülkelerin desteğini alarak
bağımsız Kosova Cumhuriyeti nin tanınmasını sağlama politikası, Kosova
Arnavutlarının ve siyasilerinin büyük bölümü tarafından onaylanmakla birlikte,
hergeçen gün daha fazla eleştirilmektedir. Bağımsızlık elde edilmesi amacıyla
şiddete başvurma eğiliminde görülen artış, bölgede mevcut şartların devamı
halinde potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. Siyasal gelişmeler Kosova
sorununa zaman kaybe-dilmeden diyalog yoluyla çözüm bulunması zorunluluğuna
işaret etmektedir.
Taraflar arasındaki müzakereler
özellikle iç politik kaygılarla yürütülen bir taktik savaşı niteliğini
taşımaktadır.Örneğin, 1996 yılında Milosevic ve Rugova arasında Kosova’daki
eğitim koşullarının düzeltilmesi ve Arnavut öğrencilerin yeniden resmi
öğrenim kurumlarına dönmesini sağlamak amacıyla yapılan anlaşmadan bu yana
konuyla ilgili bir gelişme sağlanamamıştır. New York’ta Sırp ve Arnavut
yetkililerin katılımıyla gerçekleştirilmesi planlanan müzakereler, 1996
yılı sonunda Sırbistan’da ortaya çıkan muhalefet gösterileri ve daha sonra
da Arnavutluk’ta başgösteren karışıklıklar nedeniyle ertelenmiş ve kesintiye
uğramıştır. Sorunun çözümü için Sırp yönetimi ve Kosova Arnavutları arasında
geniş kapsamlı bir müza-kere sürecinin başlatılması gerekmektedir. Ciddi
bir sonuç alınabilmesi, bu müzakerelerin üçüncü bir taraf olarak batılı
ülkelerin ve uluslararası kuruluşların teşvik ve gözetiminde yapılmasına
bağlıdır.
Yugoslavya’nın dağılma süreci
ve özellikle Bosna savaşı boyunca yaşanan deneyim, batılı ülkelerin Balkanlardaki
gelişmelere zamanında tepki veremedikleri ve ortak bir politika tespit
etmekte zorlandıklarıdır. Arnavutluk ve Balkanlardaki Arnavutlarla köklü
ve geleneksel bağları olan Türkiye’nin, Kosova sorununun çözümü için daha
aktif bir politika izlemesi gerekmektedir. Türkiye en azından içinde bulunduğu
diplomatik forumlarda Kosova sorununu daha sık gündeme getirerek kalıcı
bir çözüm için desteği kaçınılmaz olan önemli batılı ülkeleri Kosova sorununa
daha fazla ilgi göstermeye teşvik etmelidir. Balkan barışı için yapılacak
böyle bir katkı uzun vadede bir Balkan ülkesi olarak Türkiye’nin de yararına
olacaktır. Öte yandan, Türkiye Kosova’da yaşayan küçük Türk azınlığı ve
Arnavut çoğunluk arasında zaman zaman yaşanan uzlaşmazlıkları ortadan kaldırmak
amacıyla sorumluluk da üstle-nebilir. Böylece bölgedeki yönetimin her iki
topluma farklı kriterler uygulayarak aralarındaki uzlaşmazlıklardan yararlanması
engellenebilir.
KAYNAKÇA
Andrejevich, Milan, “Kosovo
and Slovenia Declare their Sovereignty,” Report on Eastern Europa, July
27, 1990.
Andrejevich, Milan, “Kosovo:
a Precarious Balance between Stability and Civil War,”Report on Eastern
Europa, October 18, 1991.
Babuna, Aydın, “The Emergence
of the First Muslim Party in Bosnia-Hercegovina,” East European Quarterly,
2 (1996) 131-151.
Bartl, Peter, “Die Albaner,”
in Michael Weithmann (ed.), Der ruhelose Balkan, München: Deutscher Taschenbuch
Verlag, 1993
Crnobrnja, Mihailo, The Yugoslav
Drama, London, New York: I.B.Tauris Publishers, 1996.
Elsie, Robert, “The Albanian
Media in Kosovo and the Spectre of Ethnic Cleansing,” Südosteuropa, 9-10
(1995) 614-619.
“Haos po srpskom scenariju,”
Svijet, 61 (1997) 28-29.
Horvat, Branko, Kosovsko
Pitanje, Zagreb: Globus, 1988.
“Milosevic poslije Milosevica,”
Svijet, 47 (1996) 30.
“Nije li nova Bosna na pomolu,”
Svijet, 62 (1997) 37-39.
Oya Akgönenç Mughisuddin,
“Micronationalisms, Old Conflicts and Precarious Peace: Macedonia, Kosovo
and Sanjak,” Turkish Review of Balkan Studies, 1 (1993) 131-158.
Poulton, Hugh, Balkanlar,
İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1993.
Pula, Gazment, “Modalities of
Self-determination-The Case of Kosova as a Structural Issue for Lasting
Stability in the Balkans,” Südosteuropa, 4-5 (1996) 380-410.
Reuter, Jans, “Die politische
Entwicklung in Kosovo 1992/3,” Südosteuropa, 1-2 (1994) 18-30.
“Serbian Academy of Arts and
Sciences. Memorandum 1986,”in Ante Beljo (ed.), Greater Serbia,
Zagreb: Croatian İnformation Centre, 1992 61-80.
The Truth on Kosovo,
Tirana: Encyclopedia Publishing House, 1993.
Unfinished Peace. Report
of the International Commission on the Balkans, Washington: Aspen Institute
Berlin, Carnegie Endowment for International Peace, 1996.
|