Prof. Dr. Atila Eralp, Avrupa Birliği'nde Lizbon Antlaşması çerçevesinde yapılmaya çabalanan kurumsallaşma sürecini, aynı zamanda da Avrupa Birliği Başkanlığına Herman van Rompuy'un seçilmesini yorumladı.

Prof. Dr. Atila Eralp, 2009

Prof. Dr. Atila Eralp

Avrupa Birliği'nde uzun süredir devam eden kurumsal konulardaki tıkanma, İrlanda'da Lizbon Reform Antlaşmasının onaylanması ve daha sonra da Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ndeki sürecin nihayet tamamlanması ile sonunda belirli bir aşamaya geldi. En azından çok uzun zamandır Avrupa Birliği'ni meşgul eden Lizbon Reformu Antlaşması artık onaylandı ve yürürlüğe giriyor. Avrupa açısından - AB açısından - çok önemli bir döneme giriliyor.

Kurumsallaşma sürecinin tıkanması aynı zamanda AB genişleme sürecini de etkilemişti. Zira AB'de kurumsal meselelerle genişleme konusu sürekli olarak birbirlerini destekleyen süreçlerdir. Uzun zamandır AB kurumsal reform konusunda yoğunlaşmıştı ve onu hallederek genişleme süreciyle ilgilenmek istiyordu, ancak kurumsal reform süreci uzun zamandır tıkanmış durumdaydı. Genişleme sürecinin tıkanmasında, üye sayısının 15'ten 27 ülkeye çıkması da bir nedendir. Tabii 27 ülkenin yarattığı sorunları düşünürsek bu da doğal olarak kurumsal reform meselesinin daha çok önem kazanmasına yol açtı. AB gitgide kurumsal alanlarda hantal bir kuruluş haline gelmişti. Karar almada zorluklarla karşılaşan bir kuruluş olarak kurumsal meseleleri çözemedikçe daha da hantallaşıyordu ve dünyanın da ne kadar hızlandığı ve sorunların arttığını düşünürsek kurumsal konular onların acısından son derece önemliydi. 2002'den beri nerdeyse tamamen kurumsal reform konusuyla uğraşıyorlardı. Hatta daha da geriye gidebiliriz. Kurumsal reform konusu esasında o kadar yordu ki sonunda ortaya çıkan tabloda esasında sorunları yansıtan bir tablo oldu. Yani sorunları bir açıdan çözmeye çalıştı ama bu kadar uzun zaman bir konu ile uğraşınca doğal olarak ortaya çıkan çözüm de o sorunları yansıtan bir şekilde oldu.

Lizbon Reform Antlaşmasında birçok konu var ama esas meseleler arasında en önemli iki konu var. Bir, tabii ki başkanlık meselesi: İlk defa AB'nin sembolik olarak bir başkanının ortaya çıkması önemli çünkü AB'de başkanlık sistemi rotasyon usulü ile oluyordu. Yani Avrupa Birliği üyeleri arasında 6 aylık dönemlerden oluşan bir rotasyon sistemi vardı.  AB'ne üye ülkelerin başkanları başkanlık üstleniyordu. Üye ülke sayısı artmaya başladıkça başkanlık ta gitgide daha zorlaşmaya, devamlılık azalmaya,  gündem meseleleri daha sorunlu hale gelmeye başlamıştı. Bu çerçevede şöyle bir şey düşünüldü: daha sürekli bir başkanlık olsun ve o başkanlık hem uluslararası alanda AB'ni temsil etsin, hem de içerdeki koordinasyonu sağlasın ve kurumsal bir derinleşme olsun ve böylelikle de AB'ne düzen getirsin. İkincisi, dışişleri konusu: İlk önce Avrupa Birliği'nin Dışişleri Bakanı olarak başladı fakat sonradan değişik itirazlarla bu biraz gevşetildi ve AB Güvenlik ve Dış Politika alanlarındaki Yüksek Temsilcisi Pozisyonuna getirildi. Bununda amacı şu: yine aynı şekilde AB'nin uluslararası meselelerdeki temsil kabiliyeti ve ağırlığı artsın, ayrıca dış politika alanı kurumsallaşsın.

Bu çok tartışmalı konunun üzerinde çok çalışmalar oldu ancak dış politika alanının kurumsallaşması bir yandan AB açısından en önemli mesele haline gelirken, bu kurumsallaşmanın başarılı olmadığı da görüldü. Kurumsallaşmaya baktığınız zaman tablonun dağınık olduğu görülür. Dış politika alanında bir yanda Konsey içinde bir Yüksek Temsilcilik var, şimdiye kadar ve yeni bir atama yapılana kadar Javier Solana'nın temsil ettiği Konsey içinde bir kurumsallaşma var, bunun yanı sıra Komisyonda da dış ilişkilerden sorumlu bir Komisyoner söz konusu…Yani bir yandan Konsey, bir yandan Komisyon dış ilişkiler alanında uğraşıyordu.

Komisyonun elinde iktisadi araçlar var, bütçe var, yani dış ilişkilerde sorumlu kişi için maddi anlamda ciddi bir kaynak var. Javier Solana'nın elinde ise temsil gücü var. Yalnız, ikisi bir araya gelemiyordu. Bunu gözlemleyenler bu ikisinin birleştirilmesi gerektiğini, bunun yanı sıra AB'nin esasında en önemli gücünün iktisadi gücü olduğunu, iktisadi gücünün de dış politika alanında da yansıtılması gerektiğini ve bu bağlamda özellikle dış politika alanındaki yaptırımlara gidilirken iktisadi araçların da kullanılması gerektiğini ortaya koyuyorlardı. İkisini bir araya getirmek lazımdı. Şimdi dış politikanın oldukça önemli bu iki ayağı birleştiriyor ve teke indiriyor.

İkili yapıyı teke indiriyor, aynı zamanda bu kişinin Komisyon'da da başkan yardımcısı olmasını sağlanıyor, yani hem Konseyde çok önemli durumda hem de Komisyonda başkan yardımcısı. Böylece Konsey ile Komisyon arasındaki kopukluk giderilmiş oluyor ve dış politika araçları arttırılmış oluyor. Onun ötesinde de çok önemli bir değişiklik daha: ilk defa AB'nin diplomatları oluşuyor. Yani, "External Action Service" oluşturuluyor. Komisyonun şu andaki temsilcileri, AB'nin diplomatı haline dönüşüyor. O anlamda da o üçlü yapısı, üç sütunun üzerine oturan yapısı, kalkıyor ve teke iniyor ve AB'ni oluşturuyor. Böylece, örneğin Türkiye'deki AB delegasyonun başındaki olan Büyükelçi, Mark Pierini, artık Komisyonun değil AB'nin temsilcisi konumuna giriyor ve dış politika alanında işte bu "external action service"in bir parçası olmuş oluyor. Bu yapıda üye ülkelerin de göndereceği temsilcileri olacak ve böylece, ilk defa, AB'nin dış politika alanında ciddi bir gücü olacak. İnsan gücünün artması doğal olarak çok önemlidir. Bu değişiklikler dış politika alanında AB'nin hem temsil kabiliyeti açısından, hem dış politika alanındaki sorunları aşmasında bu yeni kurumsal yapı çok yardımcı olacak.

Bu tartışmalar çok uzun zaman aldığı için, Lizbon Reform Antlaşmasının onaylanması, bu işleri kim nasıl yapacak, gibi tartışmalar ve bunun çerçevesinde bu pozisyonlara kimlerin atanacağı konusu zaman içinde önem kazandı. Bu pozisyonlara atanacak kişilerin de AB'ni temsil etmeleri gerekeceği için, bunların kişilik yapıları, siyasi tecrübeleri, uluslararası alandaki tanınırlıkları, çok önemli göstergeler halini aldı. Atamalara bu çerçevede bakarsak, hem AB'nin başkanlık pozisyonundaki kişi hem de dış politika alanındaki temsilcinin kişilikleri, esasında sorunların yeteri kadar aşılamadığını, sorunların ortaya çıkan çözüme de yansıdığını gösteriyor.

Ortaya çıkan çözüm, sorunları aşma ve AB'ni hem uluslararası alanda temsil, dış politika alanında daha etkin kılma, daha önemli hale getirme açısından yeterli bir çözüm olmadı. Problemlerin devam edebileceğini gösteren çözümler oldu. Bu açıdan baktığımız zaman şu ortaya çıkıyor: özellikle Başkan pozisyonundaki kişinin belirlenmesinde büyük ülkelerin AB'nin hükümetler arası yapısını muhafaza etmek istediklerini, bu kişiye çok önemli rol vermek istemediklerini anlıyoruz. Bunu zamanla göreceğiz. Bu kişinin [Van Rompuy] kabiliyetini zamanla göreceğiz ancak ortaya çıkan tablo, kendisinin siyasi tecrübesi üzerine yazılanlar şimdiye kadar yaptıkları çok fazla tanınan bir kişi olmadığını ortaya koyuyor.

Başkanın Lizbon Reform Antlaşmasına göre iki alanda görevleri var: Birincisi dış temsil. İki, içeride eşgüdüm sağlamak, Avrupa Konseyi toplantılarını toplamak, onlar arasındaki uzlaşmalara yardımcı olmak, gündemi işbirliği içinde belirlemek. Benim gözlemim, AB'nin iç meselelerine yoğunlaşacak bir başkanın oluştuğunu görüyoruz. Koordinasyonu, eşgüdümü sağlayacak. 2.5 yıllık bir görev süresi olacak, tekrar seçilip seçilmeyeceği de henüz belli olmayan bir kişi Herman van Rompuy. Yani bu şöyle düşünüldü diye gözlüyorum. Yeni bir statü oluşuyor, ismi büyük bir kişiyi seçerek değil, düşük profilli biriyle başlayıp yavaş yavaş oturtalım gibi bir yaklaşım gözlemledim. Diğer büyük ülkelerin arasında gerginliğe yol açmayacak bir kişi, tanınan bir kişi olsa bazen diğer liderlerin üzerinde bile olabilir ve kendine göre bir gündem belirleyebilir kendini göre çıkışlar içinde olabilir. Şu an istenen şey, diğer ülkeler arasındaki ilişkilere dikkat edecek, özen gösterecek, onlar arasında eşgüdüm sağlayacak birisini belirlediler. AB bu başkanlık meselesinde uluslarası temsil anlamında çok ön plana çıkan bir isim istememiş ve temel işleyişin daha ziyade hükümetler arası bir düzeyde, yani Alman Başbakanı, Fransız Cumhurbaşkanı ve diğer ülkelerin hükümet başkanları ve devlet başkanları çerçevesinde yürümesini tercih etmiş görünüyor.

İkinci alana gelirsek, dış politika alanı daha kritik bir alan zira orada çok önemli yeni bir kurumsal yapı getiriliyor Lizbon Reform Antlaşması sayesinde. "External Action Service", yani dış politika alanında diplomatik mekanizma oluşturuluyor. Öbür yandan Komisyondaki dış ilişkilerle ilgili Komisyonerin görevi sona eriyor ve birleştiriliyor. Belirlenen kişi, Baroness Ashton, kendisi bundan sonra Komisyonun Başkan Yardımcısı olacak ve aynı zamanda da Dış İlişkilerden Sorumlu Yüksek Temsilci olacak. Böylece hem Konsey'de hem de Komisyon'da çok önemli görevler üstlenecek. Burada başkanlıktan farklı olarak ciddi bir kurumsal yapının yanı sıra kaynak da var.  Hem maddi kaynak, hem de insan gücü olacak. Bu açıdan, dış politika alanındaki yeni oluşumlara daha dikkat etmek lazım. Sembolik görevin ötesinde kurumsal derinliği olacak.

Yeni kurumsallaşmaya Ashton'un seçilmesi birçok dengeyi gösteriyor çünkü iki bir de merkez AB'nde değişik dengeler var: büyük-küçük ülke dengesi, Kuzey-Güney dengesi ve sağ-sol dengesi; birçok dengenin içinde bir pazarlık oluyor. Bu pozisyonlara bunlara göre atamalar yapılıyor. Baroness Ashton'un İngiliz İşçi Partisinden gelmesi, hem Barosso, hem de yeni Konsey Başkanı'nın merkez sağdan olduğu için, dış politikadan sorumlu kişinin soldan gelmesi ve diğerlerinin küçük, Ashton'un büyük ülkeden, İngiltere'den, gelmiş olması gerekiyordu. İngiltere'de önümüzde seçimler var ve Muhafazakarlar muhtemelen kazanacağı için denge yaratmak adına İngiliz İşçi partisinden olması tercih edildi. Belki Almanlar ve Fransızlar başka kritik pozisyonlar için niyetlenmiş olabilirler. Örneğin, Almanların 2011'de Avrupa Merkez Bankası Başkanlığını alacağı söyleniyor. Fransızlarında benzer emelleri vardır. İleriye dönük çeşitli planlar var. Bir İngiliz olması, İşçi partisinden olması, bazı şeyleri yansıtıyor. Baroness Ashton zaten Komisyondan geliyor ve orada ticaretten sorumlu Komisyonerdi, yani iktisadi ilişkiler içinde olan birleştirici özelliklerini dış politikaya da yansıtacağı söyleniyor.

Komisyon ile Konsey arasında bir ilişki kurulmasının istendiği ortaya çıkıyor. Dış Politika alanında da Komisyonun kendine has görevleri konusunda önemi olabileceğini gösteriyor. İngiltere'den bir kişinin tercih edilmesi dış politika alanında, özellikle ABD ile ilişkilerin ilerlemesi açısından da önemli. Avrupa'daki gelişen dinamiklere son zamanlarda baktığımızda eskisinden farklı olarak ABD ile daha çok işbirliği içinde meselelere yaklaşmak istiyorlar. Bush döneminden çok farklı konumdayız. Yeni Amerikan yönetimi de sürekli aynı şeyi vurguluyor:  Obama yönetimi de AB ile daha yakın işbirliğini savunuyor.

AB liderlerine, Merkel'e ve Sarkozy'e, baktığımızda onlar da ABD ile daha yakın ilişki vurgulayan liderler. Eskiye nazaran yine farklı bu açıdan. Avrupa'da dış politika açısından yeni bir döneme giriliyor.

Benim gördüğüm kadarıyla kurumsal yapılanmayla AB'deki dış politika alanındaki etkisini zamanla daha çok arttıracaktır. Bu kurumsal yapılanmanın başında çok daha önemli bir kişi olsa daha çabuk daha aktif pozisyona geçebilirdi. Yeni Konsey Başkanı daha çok içişler üzerine yoğunlaşacak. Dışarıda temsil meseleleri de daha ziyade Yüksek Temsilciye kalacak ve böylece Avrupa Birliği'nde bir iş ve dış ayrımı olacak.

Şu an AB'nin temsil kabiliyeti olan üç önemli pozisyon belirdi. Bir yandan Komisyon Başkanı Barosso, diğer yandan Başkan Van Rompuy ve üçüncüsü de Dışişlerinden sorumlu Baroness Ashton. Bunlar arasında ilişki ne olacağı da çok önemli. Yeni gelenler çok ön planda olan kişiler değil. AB meselelerinde Barosso'nun etkisi sürecek. Aynı zamanda da Baroness Ashton Komisyonda çalıştığı için oradan da bir yakınlılık oluşacak çünkü ticaret üzerine Komisyonerdi. Komisyon ve Konsey ilişkilerinin önemli olacağı bir dönem – özellikle dış politika alanında. Bunlar Türkiye'de az tartışılan ve gözlenen, fakat AB için büyük önem teşkil eden meseleler. Kurumlar arasındaki uyum-uyumsuzluk, kişiler arasındaki uyum-uyumsuzluk, bunlar son derece önemli konular. Bunları gözleyeceğiz. Gördüğüm kadarıyla dış meselelerde daha çok Yüksek Temsilcinin ağırlığının artacağı bir ortama gireceğiz ve kurumsallaşma oluşmaya başlayacak. Bu zaman alacaktır.

Bu süreç için AB'nin dış politika alanındaki etkisi yavaş yavaş artacak. Kurumsallaşma şu an Avrupa Birliği için en önemli konu. Kurumsallaşmayı ön plana koymak istediler ve Lizbon Antlaşması biraz da uzun zaman aldığı için belki çok karizmatik bir kişilik seçilirse belirli gerginlikler doğar ve daha ciddi sorunlar ortaya çıkabilir düşüncesi vardı. Bence tercihler bu çerçevede oldu: kurumlar oluşturulsun ve kişiler biraz daha geri planda kalsın, zaten kurumlar oluştukça kişilerin etkileri de zamanla artar. AB yeni bir aşamaya giriyor. Lizbon Reformu Antlaşmasının onaylanması, bu yeni kişilerin belirlenmesi ve bunlarla ilgili yeni kurumsal yapıların ortaya çıkmasıyla birlikte yeni bir aşamaya giriliyor. Kurumsal sorunlar çözüldükçe "AB genişleme konusuna tekrar yoğunlaşacak mı" veya "nasıl yoğunlaşacak" tartışmasını da yeniden gün ışığına çıkaracak. Uzun zamandır tıkanıklık içinde olan genişleme süreci yeniden canlanabilecek mi? Bununla ilgili yeni yaklaşımlar olabilir mi?

Genişleme süreci:

Genişlemeyle ilgili ciddi eleştirilen bir ortamdan geçildi, hızlı yapıldı diye. Halen geçiliyor. Türkiye'yle ilgili tartışmalar da bunun göbeğine oturdu. Fakat genişlemeyle ilgili bir canlanma oluşuyor. Hırvatistan ile müzakereler hızlanmış durumda, buradan da ilerleyerek, Batı Balkanlar'la ilgili Arnavutluk, Karadağ, Makedonya ve Sırbistan gibi ülkeler zamanla, uzun vadede kapsayacak bir genişleme yaklaşımı ile ilgili toplantılar yapılıyor. Genişleme stratejisi üzerine yapılan toplantılar hızlandırılması gerektiğini ortaya koyuyor. Avrupa Konseyi içindeki dönem başkanı İsveç ve onun Dışişleri Bakanı Carl Bildt Batı Balkanlarına doğru genişleme üzerine misyon üstlenmiş konumda. Bununla ilgili çeşitli toplantılar yapılıyor. Brüksel'de Aralık ayında Komisyonun genişleme kısmının sürüklediği önemli bir toplantı olacak. Batı Balkanlarla ilgili olarak ve sürecin genişlemeyle ilgili tartışmaların artacağı bir ortama giriyoruz. Çünkü biraz yavaş da olsa sorunlu da olsa kurumsal mesele belirli bir noktaya geldiği için ve kurumsal konularda en sonunda tıkanıklık aşılmaya başlandığı için ve orada yeni kurumsal yapılar oturmaya başlayacağı için, zamanla genişleme konusuna daha fazla değinileceğini düşünüyorum.

 Genişlemeyle ilgili en önemli konular Türkiye ve Batı Balkanlar konusudur. Avrupa Birliği zaten Hırvatistan ile müzakere süreci içinde – Türkiye'yle de öyle. Hırvatistan'la müzakere Türkiye'nin kinden hızlı olmakla beraber yine de yavaş bir süreç içinde. Hırvatlar 2009'da üye olacaklarını düşünüyorlardı ancak 2009 bitti ve görülen o ki şu an en yakın olabilecekleri tarih 2011 yılı. Ancak özellikle Slovenya ile sorunların aşılmasından sonra Hırvatistan'la müzakerelerde bir hızlanma var. Türkiye'den daha çok fasıl açıp kapattılar. Onların üyelik süreçleri daha olumlu ilerliyor, üyeliklerine daha olumlu bakılıyor ve Hırvatistan'ın üyeliğine ilişkin olarak yavaş yavaş bir takvim oluşuyor.

Türkiye ile yapılan müzakereler çok yavaş ilerliyor. Hırvatistan 28 fasıl açmışken, Türkiye daha 11 tane açtı. Karşılaştırıldığında, Hırvatistan 15'in üzerinde fasıl kapattı, Türkiye daha sadece bir fasılı neredeyse geçici olarak kapattı. Böyle yavaş yürüyen bir süreç var Türkiye'de. Türkiye ile ilgili müzakerelerin ne olacağı meselesi de önemli bir tartışma. Avrupa'da bir yandan Fransa ve Almanya'nın başını çektiği ve Türkiye ile ilgili olan üyelik müzakerelerini daha da yavaşlatalım, özel bir statüye doğruya dönüştürelim gibi bir yaklaşımı var. Diğer bir yandan İtalya, İngiltere ve İsveç gibi önemli sayıda ülkeler Türkiye ile tam üyelik müzakerelerin devam etmesi ve Avrupa Birliği'nin bu konuda bir taahhüdü olduğunu ve rastgele değiştiremeyeceğini, bu taahhütte sadık kalınması gerektiğini, ayrıca diğer ülkelerle de olduğu gibi Kopenhag Kriterleri çerçevesinde üyelik müzakerelerinin devam edilmesini savunuyorlar. Bu iki görüş arasında uzun zamandan beri bir tartışma var ve bu zaman zaman artıyor.

Türkiye'nin müzakerelere başladığı 2005'ten sonra Almanya ve Fransa'da önemli bir takım seçimler, değişiklikler, olmasıyla birlikte bu tartışma iyici kızıştı. Türkiye'nin müzakere süreci böyle bir ortama denk geldi.  Zamanlama açısından büyük bir talihsizlik söz konusu. Fransa ve Almanya'nın nereye doğru ilerlediğini zamanla göreceğiz. Fransa ve Almanya resmi devlet politikası olarak tam üyelik müzakereleri sürdürmeye devam ediyor ama Fransa'da daha farklı durum var çünkü müzakerelerde sürekli önemli fasıllara veto koyarak tam üyelik müzakerelerin ilerlemesini engelliyor ve bunu başka yola çekmeye çalışıyor.

Seçilen Avrupa Birliği Başkanı Van Rompuy'da 2004 yılında Türkiye ile ilgili tam üyelik meselesini sorgulayan bir açıklamada bulunmuş, 2004'te Türkiye Avrupa Birliği'nin bir parçası olamaz demişti. Milli temeller dayandırarak "Avrupa Birliği'nin temel değerleri arasında Hıristiyanlık çok önemlidir, Türkiye Müslüman bir ülke olduğu için Avrupa Birliği üyesi olamaz" şeklinde bir açıklaması var. Bunu başkaları da söylüyor, "Türkiye Avrupa Birliği üyesi olamaz" diye. Dikkat edilirse, bu kültürel-dini değerlere referans gösterilerek yapılan bir açıklama.

Aslında Avrupa Birliği'nin bütünleşmesine baktığınız zaman böyle sabit şeyler üzerine oturmuyor. Daha ziyade siyasi ve iktisadi değerler üzerine oturuyor. Van Rompuy, merkez sağda olan bir politikacı. Hıristiyan demokratlarda böyle bir çizgi var. Van Rompuy'un 2004'te muhalefette iken söylemiş. Muhalefette ve iktidarda söylenenler farklı olur. Muhalefette söylenen birçok şey iktidarda unutulur. Zaten uygulamaya bakmak lazım. Şimdi bir de Avrupa Birliği Başkanı olarak çok daha farklı bir statüde, makamının gerektirdiği ağırlıkla davranmak zorunda. Avrupa Birliği Başkanlığının statüsü yerel bir Başkanlıktan farklı bir statüye sahiptir ve yerel politikadaki söylediklerinizi Avrupa Birliği Başkanı olarak söyleyemezsiniz. Ancak eski Belçika Başbakanının, Avrupa Birliği Başkanının Türkiye ile ilgili çok özel bir politikanın veya özel açıklamanın içine gireceğini de zannetmiyorum. Daha çok büyük devletlerin durumuna hassas olarak davranacaktır. Almanya ve Fransa bu işi devam ettirirse kendisi de onların politikalarını devam ettirme durumunda kalabilir. Şu an daha çok kordinasyon pozisyonunda.

Savunma ve Güvenlik Politikaları:

Avrupa Birliği'nin dış politika alanındaki yapacağı gelişmelerin, kurumsallaşmanın Türkiye için daha çok ilgilendirdiğini düşünüyorum. Bu alanda bir tartışma var, Türkiye'yi daha çok AB Dış ve Güvenlik Politikası, güvenlik mekanizmaları içine çekilmesi. Bu tartışmalar bir süredir devam ediyor. Bunu Türkiye'nin tam üyeliğine çok sıcak bakmayan, Fransa gibi, Almanya gibi ülkeler de destekliyor. Bu tartışmalar Türkiye'nin son zamanlarda özelikle dış politika konusunda bölgesinde değişik çıkışlar içine girmesiyle birlikte daha da arttı.

 AB'nin Türkiye'nin çevresindeki bölgelerle çok yakın ilişki içinde olmak istemesi aynı zamanda Amerikan yönetiminin Ortadoğu ve Kafkasya gibi birçok konuyu eski yönetimin aksine çok daha farklı olarak, özellikle AB ve bölgesel aktörler ile bir diyalog içinde halletmeye çalışması Türkiye'nin bu konulardaki önemini arttırıyor. Bölgesel birçok konunun içinde Türkiye var. AB süreçleri deyince bu bölgede AB ile müzakere içinde olan bir ülke Türkiye. Bu nedenle AB'nin güvenlik mekanizmaları içine doğru çekilmesi söz konusu. Ancak öbür yandan baktığımız zaman bir sorun var, o da Türkiye'nin yeteri kadar bu konularda AB ile diyalog içinde olmaması. AB'nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası'nda Türkiye yok. Bu tip mekanizmalarda, önemli karar alma noktalarında yok: belki bazı şeylere katılıyor, asker gönderiyor ve güvenlik alanında değişik şeylere katılıyor fakat yeteri kadar öyle bir diyalog kurulmuş değil. Kıbrıs konusunun çözülememesinden dolayı birçok sorun var. Bu sorunlar NATO-AB işbirliği mekanizmalarına yansıyor, orada değişik süreçler tıkanıyor.

Türkiye'nin bu dış politika çerçevesinde potansiyel olarak artan bir önemi var fakat bu önemi ne AB ile olan kurumsal ilişkilere ve işbirliğine, ne Ortak Dış ve Güvenlik Politikasına, ne de güvenlik mekanizmalarına yansıyor. Bir yandan da Avrupa'daki tartışmalara bakıldığı zaman "Türkiye'yi daha çok katalım" tartışmaları mevcut.

İlginç bir sürece doğru ilerleyebiliriz. Türkiye AB'nin dış politika kurumsallaşma sürecine ne kadar dahil olacak ve bu alanda dahil olma Türkiye'nin tam üyeliği sürecine yardımcı mı olacak yoksa Türkiye'yi daha çok dış politika alanında AB ile işbirliği içinde olan bir dış aktör haline mi getirecek? Bu süreci yakın bir şekilde gözlemlemek lazım. Bizde daha çok tartışma AB'nin başkanlık meselesi ve oradaki yeni başkanın Türkiye ile ilgili sözleri üzerine yoğunlaştı. Ancak bence dikkat edilmesi gereken dış politika alanındaki gelişmeler ve orada neler olacağı, oradaki yeni kurumsallaşmanın nasıl ortaya çıkacağı ve o sürecin Türkiye'nin tam üyeliğine yardımcı olup olamayacağıdır? Zira Türkiye dış politika sürecinin içine girdikçe bu ilişki, Türkiye ile AB arasında olan sorunların aşılmasına da yardımcı olabilir, güvensizliklerin ortadan kalkmasını da sağlayabilir.