İkinci Dünya Savaşı'nın Bitiminden Günümüze Kadar Türk - Rus İlişkileri

Ayhan Kamel


1945-1953 GERGİNLİK DÖNEMİ:

Cumhuriyetin kurulmasına tekaddüm eden yıllarda SSCB ile tesis edilen ve iki Dünya Savaşı arası dönemde devam eden yakın dostluk ilişkileri, 1945’de II. Dünya Savaşını n sona ermesiyle ciddi bir gerginlik dönemine girmiştir. Aslında ilişkilerdeki bozulmanın ilk işaretleri II. Dünya Savaşının başlangıcına rastlar. Gerçekten de Sovyet Rusya, 23 Ağustos 1939’da Rus-Alman Saldırmazlık Paktının imzalanmasından takriben bir ay sonra zamanın Dışişleri Bakanı Saraçoğlu’nun 25 Eylül 1939 tarihinde Moskova’ya yaptığı ziyaret sırasında, ilk defa olarak Ankara’dan bazı taleplerde bulunmuş ve bu meyanda Çanakkale Boğazı’nın birlikte savunulmasını önermiş ve bu Boğazdan Karadeniz’e sahildar olmayan ülkelerin gemilerinin geçemeyeceği yolunda teminat istemiştir. Bu arada, Montrö Sözleşmesinde tadilat öngören bazı önerileri de (Karadeniz’e sahili olmayan ülke gemilerinin her geçişinde SSCB ile istişare ve bunların tonajının sahildar ülkeler gemilerinin toplam tonajının 1/5’ini geçmemesi vs. gibi) Ankara’ya iletmiştir.

Moskova bu husustaki taleplerini, daha sonra savaş sırasında da İngilizlere ve Almanlara (Molotof’un 12 Kasım 1940 tarihinde Berlin’e yaptığı ziyaret sırasında) açmıştır. İngilizler, Rusları kendi taraflarına çekmek ve Almanlarla arasını açmak saikiyle Moskova’nın bu girişimlerine yumuşak yaklaşmıştır. Öte yandan Hitler'in 17 Mart 1941 tarihinde Büyükelçimize vaki ifade lerinden Almanların da, Montrö’de Karadeniz’e sahildar ülkeler lehine bazı düzenlemeler yapılmasına rıza gösterdiği, buna karşılık Rusların Boğazlarda üs talebine karşı çıktığı anlaşılmaktadır. Ancak, aralarındaki Saldırmazlık Paktına rağmen Almanya’nın 2 2 Haziran 1941’de SSCB’ye saldırmasıyla kendi derdine düşen Moskova’nın Türkiye üzerindeki baskıları, bu tarihten sonra bir süre için hafiflemiştir.

Bu dönemde Moskova, savaşın kendi üzerindeki yükünü azaltmak amacıyla Türkiye’yi Almanya’ya karşı savaşa sokmaya çalışmıştır. Ancak Ankara Rusya’nın bu konudaki girişimlerine iltifat etmemiştir. Bu durumun Rusları memnun etmediği muhakkaktır. Ruslar, Alman saldırısını püskürttükten sonra eski taleplerini yeniden gündeme getirmeye başlamışlar ve bu arada müttefikleri bu konuda ikna için de Türkiye’nin Almanya’ya karşı savaşa girmemiş olmasını bir koz olarak kullanmışlardır. Nitekim 4-11 Şubat 1945 tarihlerindeki Yalta Konferansında Türkiye’den vaki taleplerini tekrarlamışlardır. İngiltere ve ABD, Montrö Sözleşmesi’nin Rus menfaatlerini gözetecek şekilde değiştirilmesine razı görünmüşlerdir.

Moskova muhtemelen müttefiklerinin bu yumuşak tutumundan da cesaret alarak, 19 Mart 1945 tarihinde 25 Aralık 1925 tarihli Türk-Rus Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasını feshetmiştir. Moskova’nın bu davranışı, Türkiye hakkındaki niyetlerini daha da belirgin hale getirmiştir. Konuya gayet ihtiyatlı bir şekilde yaklaşan Ankara, 4 Nisan 1945 tarihinde verdiği yanıtta, Moskova’n ın önerdiği şekilde iki tarafın çıkarlarına daha uygun ve ciddi tadilatı içeren yeni bir antlaşma akti için yapılacak önerilerin hayırhahlıkla inceleneceğini bildirmiştir.

Bunun üzerine Ruslar 7 Haziran 1945 tarihinde yeni bir antlaşma akti için aşağıdaki iki şartı öne sürmüştür:

     Kars ve Ardahan’ın Ermeni toprağı olduğu ve vaktiyle Türkiye’ye haksız olarak verildiği gerekçesiyle SSCB’ye iadesi.

    Boğazlarda üs verilmesi

Daha sonra Moskova, 17 Temmuz- 2 Ağustos 1945 tarihlerinde toplanan Potsdam Konferansında yukarıdaki taleplerini tekrarlamışlardır. ABD ve İngiltere, Sovyet ticaret ve savaş gemilerinin barış ya da savaş zamanında Boğazlardan tam geçiş serbestisine sahip olmaları ilkesini benimsemekle birlikte, Moskova’nın toprak taleplerini ve Boğazların Rusya ile müştereken savunulması önerisini reddetmişlerdir. Konferansta taraflar arasında bel iren bu görüş ayrılığı muvacehesinde, neticede her ülkenin görüşlerini Ankara’ya ayrı ayrı iletmeleri hususunda mutabık kalınmıştır. ABD ve İngiltere sırasıyla 2 Kasım ve 21 Kasım 1945 tarihlerinde ayrı ayrı verdikleri yanıtlarda Konferans sırasındaki tutumlarını teyit etmişlerdir. Buna karşılık Moskova, Ankara’ya 7 Ağustos 1946 tarihli notasıyla aşağıdaki önerilerde bulunmuştur:

    Boğazlar bütün devletlerin ticaret gemilerine açık olacaktır.

    Buna karşılık sadece Karadeniz’e sahildar ülkelerin savaş gemileri Boğazlardan tam geçiş serbestisinden yararlanabilecektir.

    Boğazlar sahildar olmayan ülkelerin savaş gemilerine ise özel haller haricinde kapalı tutulacaktır.

    Boğazlardan geçiş rejimini tesbit sorumluluğu sahildar devletlere ait olacaktır.

    Boğazların savunulması Türkiye ve Rusya tarafından müştereken yerine getirilecektir.

22 Ağustos 1946 tarihinde verdiğimiz cevabi notada Türkiye’nin egemenlik hakkı ve güvenliği ile bağdaşmayan Sovyet önerileri reddedilmekle birlikte, Montrö Sözleşmesi’nin geçmiş tecrübeleri ışığında gözden geçirilebileceği, ancak bu konunun sözleşmeye taraf ülkelerin katılacağı bir konferansta ele alınabileceği bildirilmiştir. Moskova 24 Eylül 1946 tarihli ikinci notasında önceki iddialarını tekrarlamış, buna karşılık Ankara'da 1 8 Ekim 1946 tarihli ikinci notasında önceki yanıtları vermiştir. Sovyetler Birliği diplomatik alanlardaki bu girişimlere ağırlık kazandırmak amacıyla 1946 Sonbaharında bir yandan Bulgaristan ve Kaf kaslarda kuvvet yığınağı yaparken, öte yandan da basın-yayın organları aracılığıyla Ankara’ya karşı bir sinir savaşı başlatmıştır.

Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında işgal ettiği Doğu Avrupa ülkelerinde birbiri ardına gerçekleştirdiği emrivakiler, ABD ve İngiltere’nin gözünü açmasını sağlamıştır. Gerçekten de ABD 1947 yılında gittikçe artan komünizm tehlikesine karşı Batı Avrupa’nın ekonomisini canlandırmak amacıyla Marshall yardımını başlatmıştır. Bu yardım programına Yunanistan’la birlikte Türkiye’nin de dahil edilmesi, ABD’nin Ankara’ya yönelik Sovyet tehdidini nihayet algıladığını göstermektedir. Müteakip yıllarda Batı’ya yönelik Sovyet tehdidinin daha da ciddi boyutlara ulaşması, bilindiği gibi NATO’nun kurulmasına yol açmıştır. Ankara’nın güvenliğini garanti altına almak için başta ABD olmak üzere NATO ülkeleri nezdinde yaptığı ısrarlı girişimler nihayet olumlu bir sonuç vermiş ve Türkiye Yunanistan ile birlikte 18 Şubat 1952 tarihinde örgüt üyeliğine kabul edilmiştir. Ankara, gittikçe yoğunlaşan Rus baskıları karşısında bu sayede rahat bir nefes almak imkanına kavuşmuştur. Moskova Türkiye’nin NATO üyeliğini tepki ile karşılamış ve Ankara’yı, Türk topraklarını emperyalistlerin Rusya a leyhindeki mütecaviz emelleri için kullandırmakla suçlamıştır. Bu iddialar tarafımızdan reddedilmiştir. 

Bu dönemde bilahare kurulmasından vazgeçilen Ortadoğu Kumandanlığı’na Türkiye’nin katılma niyeti de, Türk-Sovyet ilişkilerinde sorun olmuş ve Moskova bu konuda 18 Aralık 1951 ve 28 Ocak 1952 tarihlerinde iki nota tevdi etmiştir. Ankara bunlara gerekli yanıtları vermiştir.

5 Mart 1953 tarihinde Stalin’in ölümünden sonra Moskova’da iş başına gelen yeni liderler, Batı’nın NATO, Avrupa Konseyi ve OECD gibi örgütler de kurmak suretiyle sıkı bir dayanışmaya gittiğini görerek, dış politikada yeni bir değerlend irme yapma ihtiyacını duymuşlar ve Doğu-Batı ilişkilerinde bir yumuşama arayışına girmişlerdir. Bunun sonucunda “barış içinde birarada yaşama” sloganını ortaya atmışlardır. Bu çerçevede 18 Temmuz 1955 tarihinde ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rus ya Hükümet Başkanları Cenevrede bir araya gelerek, silahsızlanma mevzuu dahil, Doğu-Batı ilişkilerini görüşmüşlerdir. Moskova, Batı ile ilişkilerindeki bu yaklaşım değişikliğine paralel olarak, yuk arıda mezkur bütün örgütlere üye olan ve Batılı ülkelerle siyasi-askeri ve ekonomik alanlarda ikili düzeyde güçlü bağlar geliştiren Ankara’ya karşı bu koşullarda baskı yapmanın artık pek mümkün olamayacağını fark ederek Türkiye siyasetini de gözden geçirme ihtiyacını duymuştur. Neticede 1939’dan itibaren Türk-Sovyet ilişkilerinde tedricen tırmanan gerginlik yerini bir durgunluk dönemine bırakmıştır.

1953-1960 DURGUNLUK DÖNEMİ:

Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra bu yeni yaklaşımın ilk işaretleri alınmıştır. Gerçekten de Moskova, 30 Mayıs 1953 tarihinde Türk Büyükelçiliği’ne yaptığı açıklamada, Sovyetler Birliği’nin bundan böyle Türkiye’den toprak tale bi bulunmadığını bildirmiştir. Ancak bu beyanatta, Sovyet Rusya’nın Boğazlar açısından güvenliğinin, iki ülke için de kabule şayan şartlarda sağlanmasının mümkün olduğu belirtilmek suretiyle Boğazlar konusu yine gündemde tutulmuştur. Ankara 18 Temmuz 1953 tarihindeki cevabında, Moskova’nın eski taleplerinden vazgeçmesinin memnuniyetle karşılandığını ve Boğazların statüsünün ise Montrö’de belirlendiğini ifade etmiştir. 

Rusya’nın Türkiye’ye karşı yaklaşımında vuku bulan bu ani değişiklik Ankara’da belirli bir kuşkuyla karşılanmıştır. Gerçekten de, yapılan değerlendirmelerde Rusya’nın toprak taleplerinden aslında tamamen vazgeçmeyip hakkın sadece kullanılmasından taktik mülahazalarla şimdilik sarfınazar etmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bu nedenle Ankara müteakip yıllarda, Moskova’nın Türkiye ile ilişkileri normale döndürme ve ekonomik işbirliğini geliştirme amacıyla yaptığı açılımları da haklı olarak ihtiyatla karşılamış ve Moskova’ya karşı devamlı bir güvensizlik duygusu içinde olmuştur. Bu arada şunu da ilave edelim ki Moskova’nın bu yeni dönemde Ankara’ya karşı izlediği siyaset, tam manasıyla barışçı bir yaklaşımdan ziyade “soğuk ve sıcak duş” politikası şeklinde belirmiştir.

Filvaki, bu yıllarda iki ülke arasındaki ilişkilerde, özellikle Orta Doğu’ya yönelik politikalarının taban tabana ters düşmesi nedeniyle zaman zaman ciddi boyutlara varan krizler de yaşanmıştır. Ezcümle, Moskova’nın Arap-İsrail ihtilafını istismar etmek suretiyle Nasır’ın önderliğini yaptığı Arap milliyetçiliğini Batılılar aleyhinde yönlendirme ve bundan yararlanarak Orta Doğu’da nüfuzunu yayma siyaseti, Ankara’da büyük rahatsızlık yaratmış ve Türkiye’yi esasen Kuzey’den tehdit eden Sovyet Rusya’nın bu defa da güneyinden çevirmeyi amaçladığı şeklinde algılanmıştır. Buna karşılık Türkiye’nin, Sovyet Rusya ve Araplarca emperyalist ve İsrail yanlısı olmakla suçlanan Batılılar ile sıkı dostluk ve işbirliği ilişkileri geliştirmesi, Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında onlarla dayanışma göstermesi ve bu arada bazı bölgesel savunma tertipleri içinde yer alması, Moskova tarafından Sovyetler’in bölgedeki stratejik çıkarlarına ters davranışlar olarak algılanmıştır. Bu durum, Türk-Arap ilişkilerine de gölge düşürmüştür. Şimdi bölgemizdeki bu gelişmelere kısaca bir göz atalım:

Türkiye ve Yunanistan ile, 1948’de Komintern ayrılmış olan Yugoslavya arasında 9 Ağustos 1954’te imzalanan Balkan Paktı, Moskova’da NATO’nun Balkanlarda bir manevrası olarak değerlendirilerek eleştirilmiştir. Aradan 5-6 yıl geçmiş olmas ına rağmen Kruçev, 1960 Haziranında Bükreş'te bulunduğu bir sırada Pakta karşı sert hücumlarını sürdürmüştür.

Sovyetler Birliği’nin asıl büyük tepkisi Ankara ile Bağdat arasında 2 Şubat 1955’de imzalanan Bağdat Paktı’na karşı olmuştur. Bu vesile ile yapılan açıklamada, bu gelişmenin Türk -Rus ilişkilerine yararı olmayacağı, Türkiye’nin bu yolla Arap ülkeleri üzerinde yeniden hakimiyet tesisine çalıştığı iddia edilmiştir. Paktın imzalanmasından kısa bir süre sonra, 23 Eylül 1955’te Pakistan’ın ve 3 Kasım 1955’te de İran’ın Pakta katılmaları Rusları iyiden iyiye hiddetlendirmiştir. Moskova, hem Paktı torpillemek için, hem de başka Arap ülkelerinin Pakta katılımını önlemek, Türkiye’ye karşı yoğun bir kötüleme kampanyası başlatmış ve baskı yöntemlerine başvurmuştur. 1958 Temmuzunda Bağdat’ta meydana gelen ihtilali takiben bu ülkenin Pakt’tan ayrılması, pek tabii Moskova’yı memnun eden bir gelişme olmuştur. Bununla birlikte Pakt, Irak ihtilalinden sonra da CENTO adı altında, 1979’taki İran devrimine kadar yirmi sene kadar daha varlığını korumuştur. 

Macaristan olayları karşısında tepkimizin diğer Batılılara göre nisbeten yumuşak olması ve Süveyş Krizi sırasında da İsrail’den Büyükelçimizi geri çekmek suretiyle Batılı ülkelerden yine farklı bir tavır takınmış olmamız nedenleriyle, 1956 yılının Türk-Rus ilişkileri açısından olaysız geçtiği söylenebilir. Ancak 1957 yılında Suriye’de çıkan karışıklıklar üzerine Türkiye’nin hudutlarında yığınak yaparak bazı savunma önlemleri alma sı, radikal Araplar meyanında Suriye’yi de bölgeye yönelik dış politikasında bir köprü başı olarak gören Moskova’ da sert tepkiyle karşılanmıştır. Ezcümle Sovyet Devlet Başkanı Bulganin, Başbakanım ıza gönderdiği bir mesajda bu davranışımızın Türkiye’ye felaket getireceğini ifade etmiştir. Kruchev de 9 Ekim tarihindeki bir mülakatında Türkiye’ye şiddetle çatmıştır. Moskova Suriye’ye bu konuda verdiği desteği göstermek amacıyla da, Lazkiye’ye bir zırhlı ve destroyer göndermiştir. Ankara Sovyet iddialarına gerekli yanıtları vermiştir.

Bu gergin atmosfere rağmen kısa bir süre sonra 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonumuza Kruçhev, Bulganin ve Mikoyan’ın hep birlikte katılmaları şaşırtıcı olmuştur. Bu, Moskova’nın “sıcak ve soğuk duş” politikasının yeni bir örneğini oluşturmuştur. Keza, Bulganin’in 22 Kasım’da Suriye mevzuunda gönderdiği ikinci mesajda kullandığı yumuşak ifadeler de (Türkiye’den hiçbir toprak taleplerinin olmadığı vs.) ayrıca dikkat çekici bulunmuştur.

14 Temmuz 1958’de vuku bulan Irak ihtilali Orta Doğu’yu birdenbire karıştırmıştır. ABD ve İngiltere’nin Lübnan ve Ürdün’e asker çıkarmaları Moskova’yı iyice rahatsız etmiştir. Irak’taki yeni rejimin hamisi rolünü üstlenen Moskova ise, bu karışık ortamda bölgede NATO’nun ileri karakolu olarak gördüğü Türkiye’yi pasifize etmek amacıyla, bir yandan hudutlarımız yakınında yığınak yaparken, öte yandan da diplomatik baskı için Türkiye’ye bir muhtıra vererek bölgede çıkacak silahlı bir çatışmanın sorumluluğunun tamamen Türk Hükümetine ait olacağı uyarısında bulunmuştur. 

Orta Doğu’da bu gelişmeler süre giderken 1958 yılı sonlarında ve 1959 başlarında Türkiye’de bazı füze sistemlerinin konuşlandırılması mevzuu da Sovyetler Birliği’nin tepkisini çekmiştir. Moskova bu girişimin dostlukla bağdaşmayacağını, füzelerin Sovyetler Birliği’nin güney hudutlarını tehdit altına sokacağını iddia etmiştir. Bu iddialar, her devletin kendi güvenliğiyle ilgili önlemleri almakta serbest olduğu belirtilerek tarafım ızdan reddedilmiştir.

1959 yılı ortalarında Sovyet Rusya, NATO ülkeleri meyanında Türkiye’ye de “Balkanların atom silahlarından ve füze sistemlerinden arındırılması” önerisini içeren bir muhtıra vermiş ve tekrardan barışçı bir tavır sergilemiştir. Bu arada T ürkiye’nin 1958 yılından itibaren içine düştüğü ekonomik krizi dikkate alan Moskova, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğini geliştirmek amacıyla da Ankara’ya yaklaşmaya çalışmıştır. Ancak, bu amaçla bazı üst düzey ziyaretler in planlandığı bir sırada 1960 Mayıs ayı başında U-2 casus uçağı olayı patlak vermiştir. Moskova’nın bu konuda 13 Mayıs 1960’da verdiği notada, Türkiye’nin arazisini Sovyetler Birliği’ne karşı mütecaviz faaliyetler için kullan dırdığı ve bu itibarla ABD’nin suç ortağı olduğu, bunun ağır sorumluluğunun da Türkiye’ye raci olacağı iddia edilmiştir. Cevabi notamızda, Türk Hava sahası dışındaki uçuşlardan Türkiye’nin sorumlu olmayacağı, bağımsız bir ülke olarak hava üslerini müttefiklerine sırf savunma amacıyla kullandırmaya hakkı olduğu belirtilmiş ve ayrıca Türkiye’nin NATO üyeliğinin Sovyet Rusya ile iyi ilişkiler tesisine engel teşkil etmeyeceği şeklinde yumuşak bir ifadeye de yer verilmiştir.

1960-1965 NORMALİZASYON DÖNEMİ:

27 Mayıs 1960 İhtilali, Moskova’nın Ankara’ya yaklaşma girişimleri için yeni bir vesile oluşturmuştur. Gerçekten de Kruçev, ihtilalden kısa bir süre sonra, merhum Cumhurbaşkanı Gürsel’e 26.06.1960 tarihinde gönderdiği mesajda, 1950’ li yıllarda ilişkilerin bozulmasından “kısa görüşlü bir siyaset izleyen” eski Ankara Hükümetini sorumlu tutmuş ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerini Atatürk-Lenin dönemindeki düzeye çık artmak arzusunda olduğunu ifade ile bu arada ekonomik yardım önerilerini yinelemiştir. Moskova’nın bu tavrında, Ankara’daki yeni rejimin eskisinden daha bağımsız bir dış politika izleyebileceği ve bu meyanda NATO ülkeleriyle bağlarını bir ölçüde de olsa gevşetebileceği düşüncesi ve umudu etken olmuştur. Sovyet Rusya 1961 ve 1962 yıllarında da Ankara’ya karşı bu yumuşak üslubunu sürdürerek, g önderdiği muhtelif mesajlarda (Temmuz 1961, Kasım 1961 ve Temmuz 1962), toprak bütünlüğü, egemenlik ve bağımsızlığa saygı ilkelerine dayalı olarak iki ülke arasındaki ilişkileri ve işbirliğini geliştirmeye bilhassa arzulu olduğunu vurgulamıştır.

1962 Küba krizi sırasında Moskova’nın Küba’ya konuşlandırdığı füzelerin kaldırılması ile Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi arasında bağlantı kurması ve dolayısıyla Türkiye’yi ABD ile pazarlık konusu yapması, Ankara’da belirli b ir rahatsızlık yaratmışsa da Moskova Ankara’ya yönelik açılma siyasetini sürdürmüştür. Bu dönemde teknik alanda bazı mütevazi anlaşmalar da yapılmıştır. (27.04.1961 tarihinde Demiryolu Sözleşmesi, 9.06.1962 tarihli Türkiye-SSCB Telli Telefon İrtibatı tesi sine dair Anlaşma, Arpaçay üzerinde ortak bir baraj inşası konusu da dahil Türk Sovyet sınırındaki akarsular ile ilgili protokoller). Öte yandan Moskova’nın daveti üzerine 29 Mayıs-14 Haziran 1963 tarihlerinde Suat H. Ürgüplü başkanlığında bir parlamento heyetimiz Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmiş olup bu ziyaret tarafımızdan 4 Ocak 1965 tarihinde iade edilmiştir. Daha da önemlisi, II. Düny a Savaşının sona ermesinden 19 yıl gibi uzun bir süre sonra, ilk defa olarak Türk Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin 30.10-1.11 1964 tarihlerinde Moskova’yı ziyaret etmiştir. Bu ziyaret kısa bir süre sonra 17-22 Mayıs 1965 tarihlerinde Sovyet Dışişleri Bakanı Gromiko tarafından iade edilmiştir. Birkaç ay sonra da, 14-16 Ağustos 1965 tarihinde Suat Hayri Ürgüplü Başbakan olarak Moskova’ya g itmiştir. Siyasi düzeyde karşılıklı olarak yapılan bu üç ziyaret, Türk-Sovyet ilişkilerindeki açılımı sağlamaları bakımından fevkalade önemlidir. Bu arada, Türk Dışişleri Bakanı’nın ziyaretinden sonra Devlet Su İşleri ,Karayolları ve TPAO gibi önemli kuruluşlarımızdan oluşan bir Türk Delegasyonu Moskova’yı ve Başbakan Ürgüplü’nün ziyaretinden sonra da keza teknisyenlerden oluşan kalabalık bir Sovyet Heyeti Ankara’yı ziyaret ederek önemli işbirliği konularını ele almışlardır. Bu görüşmeler sonunda Türkiye’de Sovyet kredisiyle yedi büyük sinai tesisin yapımı için birer ön proje hazırlanması hususunda mutabık kalınmış ve böylece Türkiye ile  Sovyetler Birliği arasında ilerideki yıllarda giderek genişleyecek bir işbirliğinin temelleri atılmıştır.

Türk-Sovyet ilişkilerinde bu süratli gelişmede kanımca, Kıbrıs sorunu ile o yıllarda Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu koşulların büyük payı olmuştur. Şöyle ki:

Aslında SSCB Kıbrıs sorununda bugün olduğu gibi o dönemde de, daha ziyade Rumlara müzahir bir tutum izlemiştir. Örneğin 1963 sonlarında Kıbrıs sorununun patlak vermesi üzerine, Türk Hükümeti’nin Türk toplumunu katliamdan ko rumak amacıyla 25 Aralık 1963 günü Lefkoşe üzerinde yaptığı uyarı uçuşları ile daha sonra 8-9 Ağustos 1964 günlerinde Ada’nın bazı kesimlerini bombalaması, Moskova’da sert bir üslupla eleştirilip tepki yaratmıştır. Moskova, Doğu Akdeniz’de çok önemli stratejik konumu haiz olan Ada’nın çifte ENOSİS formülü ile NATO şemsiyesi altına girmesinden çekindiğinden, Makarios’a her zaman arka çıkmıştır. Moskova’nın Rum yanlısı bu tutumunda, Ada’da Makarios’un bağlantısızlık ve tarafsızlık politikasını güçlü bir şekilde destekleyen komünist AKEL Partisini kollama düşüncesinin de etkisi olmuştur. Ancak o günlerde Ankara’nın, Rumların Türk toplumuna karşı giriştiği katliam karşısında Batılılardan beklediği anlayış ve desteği görememiş olması ve özellikle 1964 yazında ABD Başkanı Johnson’ın Başbakan İnönü’ye gönderdiği malum mektubun yarattığı soğu k duş, Türkiye’yi dış politikada yeni bazı arayışlara sevk etmiştir. Gerçekten de, Moskova’nın Stalin’in ölümünden sonra Türkiye’ye yönelik açılımlarına uzun süre kuşku ve güvensizlik ile bakan Ankara Johnson mektubunun yarattığı düş kırıklığı içinde Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde yeni bir değerlendirme yapma ihtiyacını duymuştur. Bu arada Ankara, aynı nedenlerle genel dış politikasında da çok yönlü bir yaklaşım benimsemeye ve başta aramızda tarihi bağlar bulunan İslam Dünyası olmak üzere üçüncü dünyaya açılmaya başlamıştır. Bu suretle Ankara Kıbrıs sorunu sayesinde, kendi ulusal çıkarlarının müttefiklerininki ile her zaman eş düşmeyebileceğini, müttefiklerinin dış politikada farklı sorun ve önceliklerinin olabileceğini görmüştür. 

Önüne çıkan bu tarihi fırsatı değerlendiren Moskova, Ankara ile siyasi düzeyde karşılıklı ziyaretleri başlatmıştır. Yukarıda sözü edilen Dışişleri Bakanları ve Başbakan ziyaretleri böyle bir ortamda gerçekleşmiştir. Moskova b u arada, Kıbrıs konusunda da Ankara’yı bir ölçüde rahatlatabilecek daha dengeli bir çizgiye gelmiştir. Gerçekten de SSCB, yukarıda belirtilen nedenlerle Makarios’a yine desteğini sürdürmekle birlik te, Kıbrıs’ta iki ayrı toplumun varlığını, çözümün bu iki toplum arasında bulunması gerektiğini ifadeyle ilk defa olarak “Federasyon" sözcüğünü dile getirmi ştir. 

Moskova bu gelişmelere paralel olarak ekonomik alanda da büyük vaadlerle ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği gerek siyasi gerek ekonomik alanlardaki bu açılımlarıyla, Türkiye’yi imkan ölçüsünde Batıdan bağımsız bir politika izlemeye özendirmeyi amaçlamıştır.

Bu arada şunu da ilave edelim ki bu dönemde de Boğazlar konusu bazı olaylar nedeniyle tekrardan gündeme gelmiştir. Filvaki, 1963 Eylülünde Arhangelsk adlı Sovyet gemisinin Istanbul Boğazı’nda yaptığı kaza üzerine, Moskova, Boğazlardan g eçişin tanzimi amacıyla Ankara’ya bir seri öneride bulunmuştur. Ayrıca 5-11 Mart 1964 tarihlerinde altıncı filodan bazı ABD gemilerinin Istanbul’u ziyaretleri ve Ege’de Çanakkale Boğazında yaptıkları tatbikat da Moskova’da gayri dostane bir harekat olarak değerlendirilmiştir. Ancak, geçmişten farklı olarak, bu olaylar vesilesiyle Boğazlar üzerinde herhangi bir hak iddiası ya da Boğazların ortak kontrolünü tazammun eden bir talep söz konusu olmamıştır.

1965-1991 İLİŞKİLERDE GELİŞME DÖNEMİ:

Özetlemek gerekirse, 1960’ların ortasından itibaren Türk Rus ilişkilerinde normalizasyon olarak nitelendirilebilecek yeni bir dönem başlamıştır. Bu durumu sadece, SSCB’nin “barış içinde bir arada yaşama“ siyasetine Batı’nın olumlu bakmaya başlamasına ve bunun sonucunda Doğu-Batı ilişkilerinde ortaya çıkan gelişmelere bağlamak yanlış olur. Aslında Ankara-Moskova i lişkilerindeki süratli gelişme, Doğu-Batı ilişkilerinin çerçevesinin çok ötesine geçmiştir. Kuşkusuz Türkiye, Moskova’ya karşı bu yeni yaklaşımında, Batı ile dayanışmasının, bu çerçevedeki yükümlül üklerinin ve kendi güvenlik ihtiyaçlarının gereklerini yerine getirmeyi de ihmal etmemiştir.

Şimdi Sovyetler Birliği’nin parçalanmasına kadar bir çeyrek asır devam eden bu dönemdeki kayda değer gelişmelere kısaca göz atalım:

Siyasi İlişkiler:

Bu uzun dönemde iki ülke arasında üst düzeyde pek çok ziyaret gerçekleştirilmiştir. Ezcümle Dışişleri Bakanları düzeyinde Türk tarafından 1964, 1968, 1977 ve1982 yıllarında, Sovyet tarafından da 1965 ve 1990 senelerinde ziyaretler yapılmıştır. Başbakanlar düzeyinde ise Türk tarafından 1967, 1978 ve 1986 yıllarında Sovyet tarafından da 1966, 1975 ve 1984 senelerinde olmak üzere karşılıklı üçer ziyaret olmuştur. Ayrıca Cumhurbaşkanı Sunay 12-21 Kasım 1969 tarihlerinde, Sovyet Devlet Başkanı Podgorni 11-17 Nisan 1972’de ve Cumhurbaşkanı Özal da 11-16 Mart 1991 tarihlerinde karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlardır. Bu arada teknik alanlardan sorumlu Bakanlar arasında da pek çok sa yıda karşılıklı ziyaretler yapılmıştır. Bütün bunlara parlementolararası ziyaretler ile ardı arkası kesilmeyen teknik heyetlerin temaslarını da ekleyince ortaya çok yoğun bir tablo çıkmaktadır. 

Bu dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri düzenleyen iki önemli belge imzalanmıştır. Bunlardan biri, Podgorni’nin 1972 yılındaki ziyaretinde imzalanan “İlkeler Deklarasyonu”dur. Bunda iki ülke arasındaki ilişkilerin dayandığı ilkelere yer verilmiş olup bunlar arasında bizim açımızdan büyük önem arz eden toprak bütünlüğüne, egemenlik ve bağımsızlığa saygı ilkeleriyle, Kıbrıs açısından kayda değer olan uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklere riayet ilkesi de vardır. Bu arada, kuv vete veya kuvvet kullanma tehdidine başvurmama ilkesinden söz edilirken, tarafların topraklarını diğer taraf aleyhinde saldırı ve yıkıcı faaliyetler için kullandırmama taahhüdüne de yer verilmesi d ikkat çekicidir. 

İkincisi ise zamanın Başbakanı Ecevit’in 1978 Haziranındaki Moskova ziyareti sırasında imzalanan “İyi Komşuluk ve Dostça İşbirliği İlkeleri Siyasal Belgesi” olup bunun birincisinin genişletilmiş şekli olduğu söylenebilir. Bu ikinci belg e ekonomik işbirliği ilkelerini de içermektedir. Belgelerdeki hükümler, 1975 AGİK Helsinki Senedindeki ilkelere benzerlik arz etmektedir. Moskova her iki belgenin de hazırlıkları sırasında, iki ülke arasındaki siyasi istişarelerin periyodik hale getirilmesini önermişse de bu öneri tarafımızdan kabul edilmemiştir. Öte yandan 1976 ve 1978 yıllarında Genelkurmay Başkanlıkları düzeyinde ziyaretler de başlatılmış ve karşılıklı filo ziyaretleri gerçekleş tirilmiştir. Doğu-Batı ilişkilerindeki yumuşamanın sonucu olarak ortaya çıkan AGİK süreciyle eş zamanlı olarak meydana gelen yukarıdaki gelişmelere karşın, Ankara ile Moskova arasında, aşağıda zikr edilecek ufak tefek pürüzler dışında ciddi bir olay yaşanmamıştır.

15 Ekim 1970 günü baba-oğul Brazinska’ların bir Sovyet uçağını Trabzon’a kaçırmaları ve Türkiye’den siyasi iltica istemeleri, ilişkilerde uzunca bir süre rahatsızlık yaratmıştır. Sovyetlerin yıllarca her ves ileden yararlanarak adı geçenlerin iadesinde ısrarına karşılık, Türkiye konunun yargının elinde olduğu ve yargıya da müdahale edilemeyeceği gerekçesiyle işi savsaklamıştır. Sonunda Brazinska’lar SSCB’ye iade edilmemekle birlikte Türkiye’den de ayrılmışlar ve iş bu suretle kendiliğinden kapanmıştır. Benzer iki olay da yine aynı yılın aynı ayı içinde vuku bulmuştur. İçinde iki ABD ve bir Türk subayının bulunduğu bir ABD U-8 uçağı 21 Ekim günü yanlışl ıkla Leninakan’a inmiştir. ABD ve Türkiye’nin girişimleri sonunda uçak ve personel iade edilmiştir. 27.10.1970 günü de iki Rus öğrenci bir Rus uçağını Sinop’a mecburi inişe zorlamışlardır. Ancak uçak ve öğrenciler kendi rızaları alınarak sonradan Rusya’ya iade olunmuşlardır. 

İki ülke arasında potansiyel olarak sorun yaratabilecek diğer bir konu da, Kiev uçak gemisinin Boğazlardan geçmesi olayı vesilesiyle yaşanmıştır. Batı basını, geminin Sovyetlerin Karadeniz tezgahlarında inşasının devam ettiği 70’li yıllarda konuyu gündemde tutmuş, geminin geçişinin Montrö Sözleşmesi’ne aykırı olduğu ve bunun Sözleşmenin tadiline yol açabileceği yolunda yorumlar yapmıştır. Ancak Ankara, bu hususta soğukkanlı bir tutum izleyerek Sözleşmenin ruhunu ve Karadeniz ülkeleri lehindeki hükümleri dikkate almak suretiyle geminin sessiz sedasız geçişini sağlamıştır. Bu sayede, engelleme halinde Moskova ile aramızda do ğabilecek ciddi bir kriz önlenmiştir. Bununla birlikte bu olaydan Sovyetler de ders almış olmalılar ki tekrardan benzeri bir olay yaşanmamıştır. 

Yine bu dönemde, bazı casusluk olaylarının o andaki nahoş yansımaları bir tarafa bırakılırsa, Türk-Sovyet ilişkilerinde Ankara’yı rahatsız eden diğer bir konu da, Bizim Radyo’nun Türkiye aleyhindeki yayınları olmuştur. En üst düzeydeki ziyaretler de dahil her vesileyle, tarafların topraklarını yek diğeri aleyhinde yıkıcı faaliyetler için kullandırmayacağı yolundaki yükümlülükleri de hatırlatılarak, konu Türk tarafınca tekrar tekr ar gündeme getirilmiş olmasına rağmen, Moskova bu konuda sorumluluğu üstünden atarak işi bilmezlikten gelmiştir. Yayınlar ancak Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra kesilmiştir.

Ancak bütün yukarıdaki olaylar, Türk Sovyet ilişkilerinin genelde yükselen seyrine pek etkide bulunmamıştır. İki ülke arasındaki işbirliği bunlardan bağımsız olarak çeşitli alanlara yayılarak daha da gelişmi ştir .Bunda her iki tarafın da ortak çıkarlarının bilinciyle hareket etmelerinin büyük payı olmuştur .Şimdi aşağıda bu konulara kısaca değinelim:

Ekonomik-Ticari-Teknik Alanlarda İşbirliği:

Daha önce belirtildiği üzere, Sovyet kredisi ile finanse edilmek üzere ön projeleri hazırlanan 7 sınai tesise ait anlaşma, 25 Mart 1967 tarihinde imzalanmıştır. İskenderun Demir Çelik tesisleri ,İzmir Aliağa Rafinerisi, Seydişehir A liminyum Tesisleri, Paşabahçe Cam Sanayiini de içeren bu 7 proje için Sovyet Hükümeti Türkiye’ye %2.5 faizli ve 15 sene vadeli 200 milyon dolarlık bir kredi açmıştır. Anlaşmanın önemli yanı, kredilerin Türkiye’den yapılacak ihracatla ödenmesinin ve bu ihracatın %60’ının da Türkiye’nin geleneksel tarım ürünleriyle yapılmasının öngörülmüş olmasıdır. Türkiye bu anlaşma ile, sadece bazı önemli sınai tesisler kazanmakla kalmayıp aynı zamanda geleneksel tarım ürünlerini Sovyetler Birliği’ne pazarlama imkanı da bulmuştur. Müteakip yıllarda bu tesislerin hepsi de kurulup işletmeye açılmıştır.

Sovyet tarafı ayrıca 1970’li yıllarda, bunlardan İskenderun Demir Çelik İşletmesi, Seydişehir Alüminyum Fabrikası gibi tesislerin tevsii için de 113,7 milyon Dolar ve 45,4 milyon Dolar ( özel kliring tertibinden) tutarında munzam iki kr edi daha açmıştır. Keza Sovyetler Birliği, Türkiye’de bazı termik santral projelerinin geliştirilmesine de katkıda bulunmuştur. 

İkili ekonomik işbirliğimizde çok önemli bir yeri olan diğer bir gelişme de, 19 Eylül 1984 tarihinde imzalanan Doğal Gaz Anlaşmasıdır. 1987 yılında başlayan se vkiyatın tedricen artmasıyla Türkiye son yıllarda Sovyet Rusya’dan her sene 5.5-6 milyar metreküp doğal gaz satın alır hale gelmiştir. Bu Anlaşmanın önemli yanı, doğal gaz bedellerinin, Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne mal ve hizmet ihracı suretiyle ödenm esinin öngörülmüş olmasıdır. Bu sayede Rusya ile ticari ilişkilerimizin daha da genişlemesi mümkün olmuştur. Aynı anlaşma çerçevesinde sonradan yapılan düzenleme ile, Türkiye’nin 1989-1991 yılların da Sovyet Rusya’ya açtığı ticari nitelikteki Eximbank kredilerinin doğal gaz bedellerinden ödenmesi de karara bağlanmıştır.

Bu arada ayrıca ilave edelim ki, yine bu dönemde ulaştırma sektörü de dahil birçok alanda Sovyetler Birliğiyle sayısız anlaşma yapılmıştır.

Kıta Sahanlığı ve FIR Anlaşmaları:

Sovyetler Birliği uzun süre, her iki konuda ve özellikle ikincisinde Türkiye’nin yaklaşım ve önerilerine sıcak bakmamıştır. Bununla birlikte Moskova, gelişen ilişkiler çerçevesinde kıta sahanlığı mevzuundaki tutumunu sonradan gözden geçirmiş ve konuya olumlu yaklaşmıştır. Gerçekten de, Deniz Hukuku Sözleşmesi üzerinde yıllarca süren müzakerelerin cereyan ettiği bir ortamda, iki taraf arasında yapılan çetin görüşme ve pazarlık lardan sonra zamanın Başbakanı Ecevit’in Moskova ziyareti sırasında 23 Haziran 1978 tarihinde Karadeniz’de Kıta Sahanlığının Sınırlandırılmasına Dair Anlaşma imzalanmıştır. Ancak1982 Deniz Hukuku S özleşmesi’nin kabulünden sonra Moskova’nın 28 Şubat 1984’de 200 millik Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi, bunun Karadeniz’deki uygulaması açısından Ankara’da endişe yaratmıştır. Bununla birlikte bu konuda tarafımızdan yapılan çeşitli girişimlere cevaben Moskova, Kıta Sahanlığı Anlaşması’nın geçerliliğini teyid etmiş, diğer bir deyimle SSCB’nin Karadenizdeki ekonomik bölgesi kıta sahanlığının sınırlarıyla kısıtlanmıştır. 

Türkiye’nin Yunanistan ile Ege’de de benzer bir sorun ile karşı karşıya bulunması nedeniyle, Sovyetler Birliği ile ortay hat esaslarına göre yapılan bu anlaşmanın Yunanistan’a mesaj verme açısından siyasi anlamı büyüktür.

Aynı senelerde hava sahasında da benzer bir sınırlandırma anlaşması akti için Moskova nezdinde yaptığımız ısrarlı girişimlerden uzun yıllar bir sonuç çıkmamıştır. O zamana kadar Karadeniz hava sahasında mevcut durum Sovyet Rusya’nın leh ine idi. Gerçekten de ICAO çerçevesinde vaktiyle yapılan bir düzenleme ile, Sinop ilimizin hemen yakınından geçen bir çizginin kuzeyindeki bütün alanda, yani Karadeniz’in hemen hemen tümünde FIR so rumluluğu Sovyetler Birliği’ne bırakılmıştı. Bu gayri adil durumun tashihi amacıyla ısrarla sürdürdüğümüz çabalar sonunda başarılı olmuş ve Gorbaçov döneminde 24 Mart 1988 tarihinde Ankara’da imzal anan bir protokol ile sorun çözüme bağlanmıştır. Protokole göre FIR sınırı 60 km kuzeye kaydırılmıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra, Karadeniz’e sahildar diğer ülkelerin de (Gürcistan dahil) katılımıyla bu ikili düzenleme çok taraflı hale dönüştürülmüş ve ICAO kuralları uyarınca 19 Haziran 1997’de yürürlüğe girmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasına tekaddüm eden son yıllardaki Gorbaçov döneminde herhangi bir sorun yaşanması bir tarafa, iki ülke arasındaki ilişkilerde daha da dostane bir hava esmiş, yukarıda da işaret edildiği üzere merhum Turgut Özal 1986 yılında Başbakan ve 1991 yılında da Cumhurbaşkanı olarak Moskova’yı ziyaret etmiştir. Yine bu dönemde Sovyet Dışişleri Bakanı Schwardnadze de 1990 yılında Ankara’ya gelmiştir. Yukarıda sözü edilen FIR Protokolü de yine bu dönemde imzalanmıştır. Ayrıca iki ülke arasında insani temas ve ziyaretleri kolaylaştıran kararlar da alınmıştır. Keza bu dönemde Türk müteahhitleri Rus inşaat sektörüne girmeye başlamışlardır. Bugün iki ülke arasındaki işbirliğinde büyük yer tutan bu konuya aşağıda ayrıca değinilecektir.

1991 SONRASINDA RUSYA FEDERASYONU’YLA İLİŞKİLER DÖNEMİ:

Siyasi İlişkiler:

Akim kalan 19 Ağustos 1991 darbesini takiben, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucunda ortaya çıkan 15 bağımsız devlet arasında Rusya Federasyonu da diğerleriyle eşzamanlı olarak (sadece Azerbaycan’ın birkaç aylık önceliği vardır) tarafımızdan tanınmıştır. Sovyetler Birliği’nin varisi olması nedeniyle, geçmişte yapılan anlaşmaların Rusya Federasyonu ile de geçerliliğini koruyacağı teyit edilmiştir.

Bu yeni dönem, şimdiye kadar yaşananın ötesinde çok dostane ve sıcak bir atmosferde başlamıştır. Geçmişte 1960’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği’nin bize yaptığı gibi bu defa da Ankara Moskova’ya karşı yakınlık göstermiştir. Bu çe rçevede, tanımanın hemen ardından Moskova’ya ardı ardına birçok ziyaret gerçekleştirilmiştir. Ezcümle, Türk Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin 20-22 Ocak 1992 ve 1 Mart 1993 tarihlerinde, o zamanki Başb akan Süleyman Demirel 25-26 Mayıs 1992 de ve keza zamanın Başbakanı Tansu Çiller 8-9 Eylül 1993 tarihlerinde (ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin 50. Yıl törenleri için 9 Mayıs 1995’te) Moskova’yı ziyaret etmişledir. Rus tarafından da Dışişleri Bakanı Kozirev 2-4 Şubat 1992 ve Başbakan 1. Yardımcısı Soskovets de 15-21 Temmuz 1994 tarihlerinde Türkiye’ye gelmişlerdir. Bu iki ülkenin KEİ’nin önemli iki üyesi olmaları da, ikili ilişkilere ayrı bi r boyut getirmiştir. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Yeltsin 25 Haziran 1992’de Ankara’yı, Cumhurbaşkanımız Sn. Demirel de 25 Ekim 1996 tarihinde Moskova’yı ziyaret etmişlerdir.

İki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfanın açıldığı bu ortamda Türkiye Cumhuriyeti ile yeni Federasyon’un ilişkilerini tekrardan düzenlemek amacıyla, zamanın Başbakanı Demirel’in Moskova ziyareti sırasında 25 Mayıs 1992 günü iki ülke arasındaki “İlişkilerin Esasları” hakkında yeni bir belge imzalanmıştır. Yirmi yıllık bir süre için imzalanan bu belge 1972 ve 1978 Deklarasyon ve Bildirilerinden hem şekil hem öz yönünden öne mli farklılıklar içermektedir. Gerçekten de yeni belge eskilerinden farklı olarak “Antlaşma” adını taşımakta olup bu haliyle tam bağlayıcılığı haizdir. Antlaşma, 1972 ve 1978 metinlerindeki malum ilkeleri içermekle birlikte öz açısından bilhassa aşağıdaki hususlarda önemli farklılıklar göstermektedir:

-Herşeyden önce taraflar birbirlerini “dost devlet” olarak nitelemişlerdir. Yeni antlaşma bu niteleme ile, Rusların 1945 yılında feshettikleri 17 Aralık 1925 tarihli Dostluk Antlaşması’na benzer bir hüviyet kazanmış ve adeta feshedilen Antlaşmanın yarattığı boşluğu doldurmayı amaçlamıştır.

-Yeni metinde, taraflardan birinin saldırıya uğraması halinde saldırgana destek vermeme taahüdünde bulunulduğu gibi, saldırının durdurulması ve neticelerinin ortadan kaldırılması için BM ve diğer uluslararası kuruluşlarda çaba gösterilmesi de kararlaştırılmıştır. Bu maddenin, saldırı karşısında dayanışmayı öngördüğü söylenebilir.

-Ayrıca taraflar, doğrudan kendilerine yönelik olmasa dahi, barış ve güvenliği tehdit eden durumlarda istişarelerde bulunmayı kararlaştırdıkları gibi tehdit durumundan bağımsız olarak uluslararası ve bölgesel konularda da periyodik isti şareler yapma hususunda mutabık kalmışlardır. (Bu konuda Moskova’nın 1970’li yıllarda yaptığı ısrarlı girişimlerin tarafımızdan reddedildiği hatırlanacaktır) Bu istişareler meyanında, askeri makaml ar arasında da üst düzeyde düzenli temaslar öngörülmüştür.

-Parlamentolara ilaveten siyasi partiler, basın kuruluşları, sendikalar, eğitim kurumları ve mahalli idareler arasındaki işbirliği ve temasları da teşvik ve desteklemeyi kararlaştırmışlardır.

Görüleceği üzere Rusya Federasyonu’nun kurulması ile birlikte iki ülke arasındaki ilişkilerde fevkalade bir döneme girilmişken, 1994 yılından itibaren bu ilişkilerde bazı ciddi sorunlar su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Şimdi bunlara kısaca göz atalım:

a) Rusya’nın “yakın çevre” Politikası:

Sovyet İmparatorluğu’nun aniden dağılmasının yarattığı şok ve şaşkınlık dönemi uzun sürmemiş, Moskova’daki liderler geleneksel politikalarına yavaş yavaş dönmeye başlamışlardır. Aslında 1992 sonbaharında Dışişleri Bakanı Kozirev ’in AGİK Bakanlar Toplantısında sözde latife olarak kullandığı ifadeler bunun ilk işaretini vermiştir. dış politikada vuku bulan bu değişiklikte, 1993 Ekiminde topa tutulan Yüksek Sovyet’te olduğu gibi üç ay sonraki seçimlerde oluşan yeni Parlementoda da ( Duma) aşırı milliyetçi akımların egemen olmasının bir ölçüde payı bulunduğu bir gerçektir.

Bunun sonucu olarak, Rus Yönetimi genelde dış ilişkilerinde daha dayatıcı (assertive) bir eğilime girmiştir. Ancak, ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerle ilişkilerinde güç dengesinin kendi aleyhinde olduğunun ve ayrıca Batının teknolojik ve mali yardımına muhtaç bulunduğunun bilincinde olan Moskova, bu nedenle yeni dış politika yaklaşımında Batıya karşı ölçülü (restr aint) davranma mecburiyetini duyarken, Ankara’ya karşı daha sert ve dayatıcı bir tutum takınmıştır.

Gerçekten de 1993 yılı başlarında ilan ettiği “Yeni Dış Politika Doktrini”nde, “yakın çevre” olarak nitelediği ve Rusya Federasyonunu güneyinden çeviren eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin oluşturduğu kuşağı ve bu meyanda özellikle Orta Asya ve Kafkasya’yı yeni dış politikasının en öncelikli sahası olarak tanımlamış, bu bölgedeki gelişmelerde Rusya’nın 1. derecede söz sahibi olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Amaç, SSCB’nin dağılması ndan sonra kurulan BDT’na dahil ülkeleri, eski düzey ve şekilde mümkün olmasa bile, sıkı bağlarla yeniden Moskova’ya bağlı kılmaktır. Rusya bunun için, BDT içinde Ekonomik Birlik, Gümrük Birliği, O rtak Güvenlik Antlaşması gibi bazı düzenlemelere gitmiştir. Moskova bu yola giderken, bu bölge ülkeleriyle ortak ekonomik çıkarlarını, anılan ülkelerde mevcut ve sayıları 22 milyona varan Rus azınlıkların yarattığı sorunları ve sınırlarındaki güvenlik kon ularını ( uyuşturucu kaçakçılığı, kökten dincilik vs. ) gerekçe olarak ileri sürmüştür. Ancak kullandığı yöntemler ileri sürülen gerekçelerin haklı gösterebileceği ölçülerin çok ötesine geçmiş ve Moskova’nın başka amaçlar peşinde olduğuna işaret etmiştir.

Filvaki, BDT içi düzenlemelerden birine yada diğerine üye ülkelerden çekince ya da direnme gelince, Moskova yeni dış politika doktrini uyarınca çeşitli baskı yöntemlerine başvurmuştur. Bu meyanda en başta Moldava, Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan içindeki malum etnik sorunları tahrik etmiş ve daha sonra da bunların çözümü için kurtarıcı rolünü üstlenmiştir. Diğer bir deyimle, anılan ülkeleri Rusya’nın yardımına muhtaç hale getirmiştir. Bunun için de, bilhassa Kafkaslardaki askeri varlığını güçlendirme gereğini duyarak bazı askeri tertiplere gitmiştir. Ezcümle, Sovyetler Birliği zamanından kalan Gürcistan ve Ermenistan’daki askeri üslere dağılmayı müteakip hukuki bir dayanak temin i amacıyla, bu iki ülke ile üs anlaşmaları imzalamış, bazı Orta Asya Cumhuriyetlerine yaptığı şekilde, yine Gürcistan ve Ermenistan’ın üçüncü ülkeler ile olan uluslararası sınırlarına da Rus hudut muhafızları konuşlandırılmasını Erivan ve Tiflis’e kabul ettirmiştir. (Azerbaycan’ın bağımsızlıktan sonra Rus kuvvetlerini ülke haricine çıkarttığı malumdur) Ayrıca Kuzey Kafkasya’da ki toprakların da konuşlu askeri varlığını güçlendirmek amacıyla da AKKA’nın tesbit ettiği kuvvet tavanlarını yükseltmek istemiştir. 

Öte yandan, Moskova kendi maddi ve teknolojik imkansızlıkları müvacehesinde, Orta Asya ve Kafkasya’daki petrol ve doğal gaz yataklarının işletilmesine Batılı şirketlerin işt irakine ses çıkaramamakla beraber, bunların dünya pazarlarına sevkiyatını imkan ölçüsünde kendi tekeli altında tutma çabası içine girmiştir. Moskova’nın bu konudaki girişimlerini de, keza yakın çev re politikası çerçevesinde değerlendirmek doğru olur.

Buna karşılık, Orta Asya’daki Cumhuriyetler ile Kafkaslar’da Azerbaycan ve Gürcistan’ın, bağımsızlıktan sonra ülkemiz ile ilişkilerine önem verdikleri ve laik, demokratik ve pazar ekonomisini uygulayan Türkiye’yi kendilerine model aldık ları malumdur. Türkiye de, hem aramızda tarihi ve hissi bağlar bulunan bu ülkelerin bizden beklentilerini karşılamak ve onların ekonomik ve siyasi bağımsızlıklarını güçlendirmek, hem de bu suretle onlarla tesis edeceği yakın işbirliği sayesinde aynı zamanda kendi ekonomik çıkarlarını geliştirmek amacıyla bu ülkelere açılmıştır. Türkiye bu çerçevede, mezkur ülkelerin petrol ve doğal gaz yataklarının işletilmesi ve bunların uluslararası pazarlara sevki, yani boru hatları konularına da pek tabii olarak ilgi duymuştur. Ancak hükümetimiz anılan ülkelerle işbirliğinde Rusya’yı bölgeden dışlamayı hiçbir zaman aklından geçirmiş değildir, esasen ne s iyaseten ne de maddi olanakları açısından bunu gerçekleştirebilecek durumda da değildir. Türkiye, bu bölgede Rusya’yı bir partner olarak görmektedir ve her vesile ile Moskova’daki liderlere en üst düzeylerde bu mesajı mükerreren vermiştir. Bununla birlikte, Türkiye’nin bu bölgelere yakın ilgisi, Moskova’da kendi stratejik çıkarlarına ters düşen bir olgu olarak algılanmış ve rahatsızlık yarat mıştır. Bu durum, özellikle petrol ve doğal gaz boru hatları açısından geçerlidir.

Öte yandan bilhassa Kafkaslarda, Rusya’ya yönelik herhangi yeni ya da ilave bir tehdit söz konusu olmadığı halde, Moskova’nın Gürcistan ve Ermenistan’da askeri varlığını güç lendirme ve de bu iki ülkenin Türkiye ile ortak sınırlarına Rus hudut muhafızları konuşlandırma girişimleri, keza kendi güney bölgesi için AKKA’nın saptadığı kuvvet tavanlarını yükseltme ve bu arad a bölge ülkeleri için öngörülen AKKA tavanlarından bir kısmını da devralma teşebbüsleri, Ankara’da müsait karşılanma şöyle dursun, haklı olarak Türkiye’ye karşı bir tavır olarak algılanmıştır. 

b) Boğazlar Tüzüğü:

Türkiye’nin, gittikçe sıklaşan kazalar nedeniyle Boğazlarda trafiği düzenlemek üzere 1994 yılında bir tüzük çıkarıp uygulamaya koyduğu malumdur. Hükümetimiz, önümüzdeki yıllarda genelde Boğazlardan geçecek trafiğin daha da yoğun laşabileceğini ve bunun içinde asıl tehlike arz eden petrol sevkiyatının da artabileceğini dikkate alarak, 10 milyonluk Istanbul şehrinin güvenliğini temin ve çevreyi koruma mülahazalarıyla böyle bir düzenlemeye gitme zorunluluğunu duymuştur. Ancak bunu, Montrö Sözleşmesinin lafzına ve ruhuna sadık kalmaya özen göstererek yapmıştır. Tüzük esas itibariyle ,deniz seyrüseferini düzenlemek amacıyla son yıllarda kabul edilen uluslararası sözleşmelerdeki hükümleri içermektedir. Diğer bir deyimle uluslararası sözleşmelerdeki hükümler Türk Mevzuatının bir parçası haline gelmiştir. 

Taraflar arasında bu konuda yapılan sayısız istişarede Rus yetkililere ayrıntılı bilgi ve güvenceler verilmiş olmasına rağmen Moskova’yı bu konuda ikna ve tatmin etmek mümkün olmamıştır. Moskova konuyu IMO’ya götürmüşse de oradan bir so nuç alamamıştır. Konu Duma’da ve Rus kamuoyunda da hassasiyetle izlenmiştir. 

Moskova, Tüzüğün Montrö Sözleşmesine aykırı olduğu görüşünde ısrar ederken, Türkiye’nin bunu Boğazlardan petrol sevkiyatını engellemek ve bu suretle Bakü-Ceyhan hattını özendirmek amacıyla çıkardığını da iddia etmiştir. Rusya’nın Orta Asya ve Kafkas petrollerini Novorossisk üzerinden Boğazlar yoluyla dünya pazarlarına sevk etmeyi planlamakta olması muvacehesinde, yeni Tüzüğün getirdiği kayıtlamalar Moskova’nın Tüzükten duyduğu ra hatsızlığın birinci nedenidir. Öte yandan, Moskova ikili istişarelerde Tüzüğün hazırlanışında kendilerine önceden danışılmamış olmasını da eleştirmişlerdir. Bu, yukarıdakinden farklı olarak siyasi bir argümandır ve Moskova’nın II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Boğazlarla ilgili talepleri çerçevesinde Boğazlardan geçiş rejiminin birlikte tayini ya da yabancı gemilerin Boğazlardan geçişinde Sovyet Rusya ile istişare edilmesi gibi istekleri çağrıştırmaktadır. Bugünkü Rusya’nın bu tip talepleri de bulunabileceğini iddia etmek pek makul görünmüyorsa da, Karadeniz filosunun gereksinimleri için olduğu kadar dış ticaretinin %65’inin sevkiyatı için de Boğazlara bağımlı olmasına binaen, bu su yolunda tam geçiş serbestisi ilkesinin uygulanmasının kendisi için hayati önemini müdrik olan Moskova Türkiye’nin, Tüzüğe getirdiği kayıtlamaları ile Boğazlar rejimini zamanla yavaş yavaş aşındırmayı planlamakta olabileceği zehabına kapılmıştır ki bu tamamen yersizdir.

c) Çeçenistan ve PKK Konuları:

Son senelerde Türk-Rus ilişkilerini ciddi şekilde etkileyen diğer bir konu da Çeçenistan sorunu olmuştur. Bilindiği gibi, Hükümetimiz, Moskova’nın bu Cumhuriyette gerçekleştirdiği kanlı eylemleri onaylamadığını açıklamış olmakla beraber, Çeçenistan’ı Rusya’nın bir parçası sayıp içişlere müdahale anlamına gelebilecek hareketlerden kaçınmaya da özen göstermiştir. Ancak, Moskova, Türkiye’de özellikle Çeçen kökenli vatandaşlarımızın Çeçenlere yardım amacıyla yapmış olabilecekleri ba zı faaliyetlerin kontrol altına alınamamış olmasından Ankara’yı sorumlu tutmuştur. Ayrıca, ölümünden önce Cumhurbaşkanı Dudayev’in, “özel” olduğu belirtilmiş de olsa, Ankara’da Başbakan düzeyinde i ki defa kabul görmesi Moskova’nın kuşkularını artırmış ve Ankara’nın verdiği güvencelerin inandırıcılığını da kaybettirmiştir. 

Bu nedenledir ki Moskova da, son zamanlarda bize karşı PKK kartını oynamaya başlamıştır. PKK’nın Rusya’da ve özellikle Moskova’daki gösterilerine ve Kürt Parlamento toplantısı dahil çeşitli Kürt Konferanslarına izin verilmesi, Türkiye’y e bir uyarı niteliğindedir.(Halen Rusya’da 500 bin kadar kürdün yaşamakta olması, PKK’nın bu ülkedeki faaliyetlerini kolaylaştıran bir faktördür.) Moskova Çeçenistan konusunda Türkiye'nin tutumundan duyduğu rahatsızlığı dile getirirken iki konu arasında doğrudan bir bağlantı kurmaktan da çekinmemektedir. Bu arada şunu da ilave edelim ki Rusya’nın PKK’ya sağladığı desteğin iki ülke arasındaki ilişkilerin temellerini tayin eden 1992 Antlaşmasına ve d aha sonra İçişleri Bakanları arasında terörizmle mücadele konusunda imzalanan Protokol hükümlerine ters düştüğünü söylemek doğru olur.

Çeçenistan konusunu kapamadan önce bir hususu daha vurgulamakta yarar görmekteyim. Moskova’nın bu konudaki hassasiyetinin, Çeçenistan’ın bağımsız bir devlet olarak Rusya’dan kopma endişesinden olduğu kadar, böyle bir gelişmenin Rusya iç indeki diğer özerk cumhuriyetler için de emsal teşkil etmesi ve böylece Moskova’nın ikinci bir dağılma süreciyle karşılaşması endişesinden de kaynaklandığı bir gerçektir. Tataristan, Başkırtistan g ibi Türk kökenli Cumhuriyetlerin Moskova ile imzaladıkları yetki paylaşım antlaşmaları bu Cumhuriyetlere üçüncü ülkelerle ekonomik ve kültürel ilişkiler kurmaya ve bu alanlarda anlaşmalar imzalamaya kadar gidebilen geniş yetkiler tanımaktadır. Bu Cumhuriyetler ve bunların içinde en önemlisi olan Tataristan, yetki paylaşımı antlaşmalarına dayanarak, üçüncü ülkeler meyanında Türkiye ile de ekonomik ve kültürel anlaşmalar yapmışlar ve Türk Kurultayı g ibi toplantılara katılmışlardır. Moskova, Türkiye ile gelişen bu yakın ilişki ve duygusal bağların, zamanla bu Cumhuriyetlerde bağımsızlık eğilimlerini güçlendirmesinden çekindiğinden, tarafımızdan gösterilen bütün özene rağmen bu gelişmelerden büyük huzursuzluk duymaktadır.1996 Aralık ayında Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in güven tazelemek amacıyla Moskova’ya vaki ziyareti sırasında prog rama Tataristan’ın başkenti Kazan şehrinin de dahil edilmesinin bütün ısrarlarımıza rağmen reddedilmesi bunun diğer bir kanıtıdır. Moskova’nın Çeçenistan konusunda Türkiye’ye karşı gösterdiği hassa siyetin arkasında yatan diğer bir neden de budur. 

d) Kıbrıs Rumlarına Ağır Silah Satışı:

Rusya ile ikili ilişkilerimizi doğrudan ilgilendiren bir konu olmamakla beraber, geçmişte Kıbrıs Rumlarına geniş çapta silah satan Rusların bu defa da S-300 füzeleri satması Ankara’da büyük rahatsızlık yaratmıştır. Bu satışın Kı brıslı Rumlara siyasi destek anlamına gelmesinin yanısıra, füzelerin Türkiye’yi vuracak bir menzile sahip olmaları da bu rahatsızlığın diğer bir nedenidir. Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak s orunun çözümünde rol üstlenme iddiasında olan Rusya, bu satış dolayısıyla Ankara’nın gözünde tarafsızlığını yitirmiş ve bir bakıma çözüm çabalarından kendi kendini dışlamış olmaktadır.

Ekonomik-Ticari ve Teknik Alanlarda İşbirliği:

1980’lerin ortasından itibaren iki ülke arasında süratle gelişen işbirliği halen de aynı hızla devam etmektedir. Siyasi ilişkilerde son zamanlarda yaşanan yukarıda mezkur sorunların ekonomik işbirliğini etkilediği söylenemez. İki ülke arasındaki resmi ticaret 3 milyar Doların üstünde olup bavul ticareti olarak isimlendirilen kayıt dışı ticaret ile birlikte yaklaşık 10 milyar Dolara ulaşmaktadır. Ticarette kaliteyi yükseltmek ve bunu daha düzenli hale getirmek üzere Moskova’da büyük bir ticaret merkezi kurulması hususunda da mutabık kalınmıştır.

Alman kredileriyle finanse edilen askeri konut inşaatlarının sona ermiş olmasına rağmen taahhüt işleri halen de devam etmektedir ve toplamı 6-7 milyar doları bulmuştur. Bu arada Türk sanayii de yavaş yavaş Rusya'ya açılmaktadır. Buna ka rşılık Rusya da, Türkiye’de enerji sektörü dahil birçok alandaki projelerle ilgilidir. Bütün bunlara ilaveten, Türkiye’nin halen Rusya’dan satın almakta olduğu 6 milyar metreküp dolayındaki doğal g azın önümüzdeki yıllarda çok büyük rakamlara çıkarılması da kararlaştırılmıştır. Filvaki, kısa bir süre evvel Türkiye ‘yi ziyaret eden Gazprom Başkanı ile Enerji Bakanımız arasında varılan ilke mutabakatı uyarınca, Karadeniz’e döşenecek bir boru hattı ile Rusya’dan ilave 16 milyar metreküp doğalgaz alınması söz konusudur. Resmi anlaşma önümüzdeki ilk üst düzey ziyarette imzalanacaktır. Bu gazın fiyatı, halen dört balkan ülkesinden transit geçerekt en Türkiye’ye ulaşan gazınkine nazaran %12 dolayında daha ucuz olacaktır. Alınacak gazın önemli bir bölümü enerji üretiminde kullanılacaktır. 

Keza son zamanlarda iki ülke arasında askeri techizat satın alımı konusunda da işbirliği başlatılmış olup ortak üretime gidilmesi de düşünülmektedir. Böylece bölgenin iki büyük ülkesi arasında çok geniş bir alana yayılan bu işbirliğinin önümüzdeki yıllarda daha da gelişip derinleşmesi ve yukarıda sözü edilen sorunları arka plana itmesi beklenir. Bunun için her iki tarafın da, fevkalade büyük ortak çıkarlarının bilincine vararak h alihazır sorunlarla birlikte yaşamayı mümkün kılacak bir yaklaşım izlemeleri, ilişkilerde tırmanma ve gerginliğe yol açabilecek davranışlardan özenle kaçınmaları ve yekdiğerini bir rakip yada hasım değil partner olarak görmeleri hayati önem arz etmektedir. Bu arada, bizim açımızdan dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da, Moskova-Ankara arasında halen mevcut güç dengesini de dikkate alarak, yukarıda zikredilen sorunlarda Rusya ile tek başımıza k arşı karşıya kalmamaya ve bütün şimşekleri üzerimize çekmemeye özen göstermektir. Bunun için, bilhassa yakın müttefikimiz ABD’yi mümkün olduğu ölçüde yanımıza almak amacıyla, Washington’un Orta Asy a ve Kafkasya bölgelerine sadece ekonomik değil siyasi açıdan da ilgisini celbetmek ve bölgedeki sorunların çözümünde daha büyük rol üstlenmesini sağlamak önem arz etmektedir. Özellikle son bir yıl içinde Washington’un tutumunda bu yönde gözlenen gelişme kayda değerdir.