|
KOALİSYONA DOĞRU ZORLU SÜREÇ Birgül
Demirtaş-Coşkun Avrupa Birliği’nin kurucularından ve motor ülkelerinden biri olan Almanya, tarihinin en zor ve karmaşık siyasi dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ülkenin en büyük siyasi partilerinin büyük bir hezimete uğradığı seçimlerden sonra ortaya çıkan belirsizlik hala devam etmektedir. Seçim sonrası siyasi aritmetiğin ne bir sağ blok ne de sol blok koalisyonuna imkan vermesi, kilit durumdaki küçük partilerin de kendi siyasi görüşleriyle uyuşmayan büyük partilerle hükümet kurmaya pek de sıcak bakmaması durumu daha da zorlaştırmaktadır. Şu ana kadar partiler arasında yapılan öngörüşmelerin herhangi bir sonuç vermemiş olması nedeniyle, Alman kamuoyu “Jamaika”, “trafik lambası koalisyonu” ve “büyük koalisyon” ihtimallerini tartışmaya devam etmektedir. Bu arada partiler, yeni siyasi taktiklere başvurarak kendi partilerini iktidara taşıyacak formüller üretmeye başlamışlardır. Örneğin, Sosyal Demokratların oluşturduğu SPD’nin, Meclis tüzüğünü değiştirerek, CDU-CSU’nun oluşturduğu yarım yüzyıllık ortaklığı değiştirme planları yapmaya başladığı öne sürülmüştür. Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi CSU, Katoliklerin çoğunluk olduğu Bavyera bölgesinde, Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi CDU ise diğer eyaletlerde seçimlere katılmakta ve hiçbir koşulda birbirlerine rakip olmamaktadır. Meclis içerisinde ise ortak çalışmaktadırlar. SPD’nin bu çabasının arkasında yatan olası neden, CDU ve CSU ortaklığının sona ermesi halinde sosyal demokratların birinci parti konumuna yükselecek olmasıdır. Bu durumda CDU’nun oy oranı yüzde 27,8 olacak, CSU ise yüzde 7,4’te kalacaktır. Bu da otomatik olarak SPD’nin en çok oyu almış parti olmasını sağlayacak, böylece Gerhard Schröder de yeniden başbakanlık koltuğuna oturabilecektir. Birlik partileri böyle bir değişikliğe şiddetle itiraz ederken, SPD içinde de farklı sesler ortaya çıkmış ve Parti Genel Başkanı Franz Münterefing bu iddiaları reddetmiştir. Bu da SPD’nin üst düzey yetkililerinin birbirinin tamamen zıddı açıklamalarda bulunmaları gibi bir sonuca yol açmıştır. Böyle bir değişikliğin yapılabilmesi için ise Meclis’te çoğunluk oyuna ihtiyaç vardır. Bu oylamanın, eğer gerçekleşirse, mevcut parlamentoyla mı yoksa seçim sonuçlarına göre oluşturulacak yeni parlamentoyla mı yapılacağı ise açık değildir. Şu anda ortaya çıkan siyasi manzara oldukça karmaşık ve belirsizdir. Seçimlerde en çok oyu alan CDU-CSU’yla seçimlerde ikinci olan SPD arasında yapılan ilk öngörüşmeden somut bir sonuç çıkmamış; iki blok, görüşmelere devam etme kararı almıştır. Temel anlaşmazlıklardan biri hangi parti liderinin başbakan olacağı meselesidir. Trafik lambası olarak adlandırılan kırmızı, yeşil ve sarı renklerle simgelenen sırasıyla SPD, Birlik 90/Yeşiller ve Hür Demokrat Parti FDP’nin koalisyonu zor bir ihtimal olarak gözükmektedir, çünkü sağ bir parti olan FDP, sol partilerle böyle bir birlikteliğe yanaşmamakta, hatta görüşmeyi bile kabul etmemektedir. Jamaika bayrağının renkleriyle ortak olan siyah-sarı-yeşil, yani CDU/CSU-FDP ve Yeşiller koalisyonu ise partiler arasındaki radikal görüş farklılıkları nedeniyle kolay bir seçenek olmayacaktır. Nitekim Yeşiller partisinin liderleri de temel ilkelerinden taviz vermeyeceklerini, koalisyon görüşmelerinde de önceliklerinin güç elde etmekten çok, içerik olacağını vurgulamışlardır. Öte yandan ne SPD ne de CDU/CSU bloğu, seçimlerde önemli bir başarı kazanan Sol Parti’yle bir koalisyona girmeyi istemektedir. Böyle karmaşık bir siyasi ortamının nedeni, 18 Eylül’de yapılan seçimlerde hiçbir siyasi bloğun çoğunluğu sağlayacak kadar oy alamamasıdır. Kimin kazandığı kimin kaybettiği tartışmaları bir yana, öncelikli olarak kaybedenin anketler olduğu söylenebilir. Çünkü seçim kampanyası döneminde yapılan anketler Birlik partileri olarak bilinen CDU/CSU’nun yüzde 40’ı geçeceğini tahmin ederken, seçimlerde bu partilerin oy oranı yüzde 35,2’te kalmış ve en büyük rakipleri SPD’yle aralarındaki fark yüzde 1’e düşmüştür. Oysaki anket sonuçları bu oranın çok daha yüksek olmasını öngörmüşlerdir. Böylece seçimlerde en yüksek oy oranını elde etseler de Birlik Partileri aslında kaybetmiştir. Frankfurter Allgemeine gazetesinin de vurguladığı gibi bu zafer, yenilgiyle doludur. Gazete, eski başbakan Helmut Kohl’ün bir zamanlar kullandığı bir kavramı hatırlatarak CDU ve CSU’nun “yenilgiyi kazandığını” vurgulamaktadır. Bir diğer sürpriz sonuç ise Hür Demokratlar olarak bilinen FDP’yle ilgilidir. Kamuoyu yoklamaları bu partinin yüzde 7 desteğe sahip olacağını işaret ederken, gerçekte FDP, seçimden kazançlı çıkan nadir partilerden biri olmuş ve oy oranını yaklaşık yüzde 10’a yükseltmeyi başarmıştır. Büyük partilerin ikisi de 2002 yılındaki seçimlerle kıyaslandığında oy kaybına uğramışlardır. Birlik partilerinde bu kayıp yüzde 3 iken, Sosyal Demokratlarda yüzde 4 olmuştur. Seçim kampanyası döneminde iki parti arasındaki en büyük politika farklılıklarından biri Birlik Partileri’nin Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini mümkün görmedikleri üzerinde ısrarla durmaları, SPD’nin (koalisyon ortağı Yeşiller’le birlikte) ise Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonunu gerek Almanya’da gerekse AB içinde en fazla savunan partilerden biri olmasıdır. Yeşiller genel olarak, önceki seçimlere oranla seçmenlerden aynı oranda desteği alırken, en büyük sıçramayı Sol Parti yapmış ve yüzde 9’a yaklaşan oy oranına sahip olmuştur. SPD’nin önemli isimlerinden Oskar Lafontaine’in parti içindeki fikir ayrılıkları nedeniyle SPD’den ayrılıp Doğu Almanya’daki komünist partinin devamı olan Demokratik Sosyalist Parti’ye (PDS) katılarak yeni bir sol blok oluşturması Almanya’daki siyasi yapıda önemli bir değişikliğe neden olmuş gibi gözüküyor. Ortaya çıkan sonuçlara göre, yeni sol alternatifin seçmen tarafından “cazip” ve “ilgi çekici” bulunduğu belirtilebilir. Gerçekleştirilen ittifak sayesinde, PDS geçen seçimlerde aldığı yüzde 4 oranındaki oyları iki kattan daha fazla arttırmayı başarmış ve böylece yüzde 5 olan seçim barajını da rahat bir şekilde aşmıştır. Aslında II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin o günden bugüne en büyük kazanımlarından birisi demokratik bir sistem içerisinde siyasi istikrarın sağlanmış olmasıdır. Seçimlerin çoğu zaman vaktinde yapıldığı ülkede, erken seçimler yalnızca istisnai olarak gerçekleştirilmiştir. Çoğu zaman da seçimlerden sonra ikili koalisyon hükümetleri kurulmuş, bu hükümetlerde de genellikle bir büyük parti ile bir küçük parti bulunmuştur. Sadece 1960’ların ikinci yarısında ülkenin en büyük iki siyasi partisi olan Hıristiyan Demokrat partiler ile (CDU/CSU) Sosyal Demokratlar (SPD) “Büyük Koalisyon”u kurmuşlardır. Ancak Almanya’da 18 Eylül’de yapılan seçimlerde siyasi dengeler önemli ölçüde değişmiş gözükmektedir. Hem seçimler yapılması gereken tarihten bir sene önce gerçekleştirilmiş, hem de seçim sonuçları ortaya pek de alışık olunmadık bir manzara çıkarmıştır. Sol Parti’nin başarısının sırrı ve Alman siyasetinde geleceğinin ne olacağı önümüzdeki dönemde ayrıntılı tartışmalara ve yorumlara yol açacaktır. Ancak görünen o ki alternatif politikalar üretme ve savunma konusunda bu parti, geleneksel olarak bu partilerin sözcülüğünü üstlenen Birlik 90/Yeşiller’e ciddi bir rakip oluşturmuş, hatta onları geçmiş durumdadır. Bunda Sol Parti’nin şu anda muhalefette olmasının yarattığı avantajın, Yeşiller’in ise son 7 yıldır iktidar ortağı olmasının getirdiği dezavantajın rolü önemli ölçüdedir. Sol Parti’nin programı incelendiğinde (ki bu program Almanca’nın yanı sıra Türkçe ve Rusça olarak da hazırlanmıştır.) bu siyasi hareketin hükümetin ekonomiden eğitime, sosyal güvenlikten dış politikaya pek çok uygulamasına karşı çıktığı ve birtakım alternatifler önerdiği görülmektedir. Mevcut hükümetin işsizliği azaltma gayesiyle düşük ücretli bazı iş olanakları yaratmaya çalışması Sol Parti’nin en çok karşı çıktığı konuların başında gelmektedir. Bu harekete göre bu tip politikalarla işsizliğin önüne geçilmesinin imkanı yoktur. Buna alternatif olarak öngörülen politika, asgari ücretin brüt 1400 Euro’ya çıkartılmasıdır. Sosyal güvenlik sistemindeki sınırlamalara da karşı çıkan parti üyeleri, vergi sisteminin de adaletli hale getirilmesi ve kazanca göre vergi yükünün paylaşılması gerektiğine işaret etmektedir. Buna ilaveten, Almanya’nın çifte vatandaşlığa izin vermesi gerektiğini de belirtmektedir. Eğitim konusunda da Almanya’nın ciddi reformlara ihtiyacı olduğuna inanan Sol Parti, en başta üniversite öğrencilerinin ödediği harçlara karşı çıkmaktadır. Bunun yanı sıra, gençlere siyasette daha çok söz hakkı verilmesinin gerekliliğine inanmakta ve oy verme yaşının 16’ya indirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Almanya’yla ilgili vurgulanan sorunlardan biri de Doğu-Batı Almanya arasındaki ekonomik uçurumun hala kapatılamamış olmasıdır. Sol Parti’ye göre bu ayrım bir an önce aşılmaya çalışılmalıdır. Dış politika konusunda da radikal görüşleri savunan parti, bir anlamda Yeşiller’in muhalefette olduğu dönemdeki politikaların savunuculuğunu yapmaktadır. İktidar koltuğuna oturmadan önce alternatif dış politika görüşleriyle tanınan Yeşiller, 1998’de koalisyon ortağı olmalarıyla birlikte, en azından uygulamada, geleneksel politikalara yaklaşmışlardır. Sol Parti ise, mevcut durumda, PDS’nin de etkisiyle, askerliğin kaldırılmasından, silahlanmanın azaltılmasına ve ordudaki asker sayısının büyük ölçüde düşürülmesine kadar alternatif politikalara destek vermektedir. Teröre karşı savaşta askeri yöntemlerin kullanılması da partinin karşı çıktığı başlıca konulardan biridir. Öte yandan, Birleşmiş Milletler’de reforma gidilmesi gerektiğine inanılmakta ve bu kurumun daha da güçlendirilmesi gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Ayrıca uluslararası mali piyasaların demokratik bir şekilde yönetilmesi gerektiğine inanmaktadır Sol Parti. Alman seçimleri hem sürpriz bir tarihte gerçekleşmeleri hem de sürpriz sonuçlar getirmesi açısından, pek de sürprizlere alışık olmayan Alman siyasi tarihinde ilginç bir dönem olarak anılacaktır. Peki bu seçim döneminden hangi sonuçlar çıkartılabilir? Öncelikli olarak, artık iki büyük siyasi partinin, eskisi kadar büyük olmadıkları belirtilebilir. Mevcut eğilimler, büyük partilerin küçüldüğünü, küçük partilerin ise büyüdüğünü göstermektedir. Birlik Partileri, CDU/CSU, SPD ile Sol Parti ve FDP’nin aldığı oy oranları bunu göstermektedir. Ayrıca büyük partiler arasındaki oy oranlarının az olması, sayıları 600.000’i bulan Türk kökenli seçmenlerin rolünün Alman siyasetinde giderek artacağına işaret etmektedir. Bunun yanısıra Sol Parti’nin alternatif sol siyaset arayanlar için önemli bir seçeneğe dönüşmekte olduğu gözden kaçmamalıdır. Ayrıca, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine prensip olarak karşı çıkmanın da partilere önemli bir kazanç getirmediği ortadadır. Almanya’nın gelecek dönemde Türkiye’nin AB’ye entegrasyonuyla ilgili politikasının ne olacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir; ancak seçim sonuçlarının sağ ve sol partiler arasında bir koalisyonu zorunlu kıldığı dikkate alınırsa, ileriki yıllarda da Alman siyasetinde, bu kez hükümet içinde de, Türkiye tartışmalarının tüm yoğunluğuyla devam edeceği ihtimali gözden kaçırılmamalıdır. Yeşiller’in sağ partilerle koalisyon görüşmelerinde, Türkiye’nin AB’ye girmesini destekleyen politikalarından vazgeçmeyeceklerini vurgulayacaklarını belirtmeleri de bunun kanıtıdır. |