Terörizm, farklı
amaçlara yıkıcı şiddet yöntemlerini kullanarak ulaşmayı hedefleyen,
tüm dünya uluslarını ve devletlerini tehdit eden uluslararası
boyutlara sahip bir olgudur. Terörizm, devletlere ve sivillere
karşı sistematik ve ayırım gözetmeyen şiddet stratejisi
uygulayarak, bir ülkede siyasi istikrarsızlığı ve iç gerginliği
artırmak suretiyle ve devletin baskıcı yöntemlere başvurmadan
terörizmi altedemeyeceği inancını yerleştirerek, devlet ve
halk arasındaki geleneksel güven ve korunma duygusunu kırmayı
hedeflemektedir.
Bugün , terörizmin,
dünya genelinde, gerek teknolojik imkanlar, gerek hedefleri açısından
tarihin hiçbir döneminde görülmedik bir yıkıcılık potansiyeline
ulaştığına tanık olmaktayız. Başta 11 Eylül olayları olmak üzere ,
Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya dünyanın hemen her kıtasında
yaşanan ve yıllardır binlerce insanın ölümüne yol açan terör olayları ,
hiçbir ülkenin terörizme karşı bağışık olmadığını
göstermektedir.Terörizmin ulusal ve
coğrafi sınırlar tanımadığını ırk, din, inanç ayrımı yapmadığını gözler
önüne sermektedir. Bu sebeple, terörizm,
uluslararası barış, güvenlik ve istikrarı tehlikeye düşüren en önemli
küresel tehditdir. Zira,
günümüzde terör olaylarının ulaştığı boyut ve nitelik , belli bir
ulus-devletin sınırları içinde şiddet eylemlerine girişilse bile,
her terör örgütünün eleman bulma, lojistik destek sağlama,
örgüt mensuplarının eğitilmesi ve terör eylemlerinin finansmanının
sağlanması, sığınacak yer temini gibi hususlarda eylem yapılan
devletin sınırları dışındaki unsurlara bağımlı olduğu gerçeği artık
uluslararası camia tarafından kabul edilmektedir. Bu noktada, terör
örgütlerinin , uyuşturucu ve insan kaçakçılığından karapara aklamaya
kadar pek çok suç türü ve örgütü ile çeşitli biçimlerdeki
bağlantısı da açığa çıkmıştır.
Günümüzde terörizmin
ve teröristlerin genel eğilimlerini şu şekilde sıralamak mümkündür :
Terörizm daha öldürücü hale gelmiştir.
Terör
örgütleri güçlenmiş, bağımsız hareket edebilir hale gelmiş ve bir
devletin desteğine olan ihtiyacı azalmıştır.
Artan
ölçüde dinsel motifleri kullanmaya başlamıştır.
İntihar eylemleri fazlalaşmıştır.
Sınıraşan örgütlü suç gruplarıyla ilişkiler daha da sıkılaşmıştır.
Terör
örgütleri, dikey otoriter yapı yerine daha gevşek horizantal yapılanmaya
dönüşmüş, sessiz, uyuyan küçük hücreler oluşturmuştur.
Terör
örgütleri, kitle imha silahlarını ele geçirmek için çaba
sarfetmektedirler.
Teknolojik gelişmeler, teröristler tarafından, terörle mücadeleyle
sorumlu resmi kurumlardan daha önce ve daha kolay kullanılmaktadır.
Dolayısıyla,
terörizmin önlenmesinde devletler arasında tesis edilecek ikili
işbirliği mekanizmalarının yanısıra, uluslararası
platformlarda gerekli yasal ve kurumsal temellerin oluşturulması,
terörizm ile mücadelede başarı için yaşamsal önem arzetmektedir.
Terörizmin halen, uluslararası düzeyde kabul gören, bir
tanımı yapılamamış olması terörle mücadelede kurumsal bazın
oluşturulmasında önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı
devletler “terörizm” ile “yabancı işgaline karşı ve kendi kaderini tayin
amaçlı meşru mücadele” arasında bir ayırıma gitmektedir. Uluslararası
toplumda terörizmin tanımlanması konusundaki ayrılık noktaları aşağıdaki
şekilde sıralanabilir :
Terörizm ile diğer siyasi şiddet türleri
arasındaki sınır,
Terörizm ile adi suçlar ve açık savaş
durumu arasındaki farklar,
“Terörist”, “Gerilla” ya da “Özgürlük
Savaşçısı” terimlerinin farklı kullanılması,
Terörizmin bazı durumlarda meşru sayılıp
sayılamayacağı ya da bazı kazanımların terörizmi meşru hale dönüştürüp
dönüştüremeyeceği hususu.
Devletler yukarıdaki tartışmalı noktaları farklı
değerlendirdiklerinden, uluslararası platformlarda genel kabul görmüş
bir terörizm tanımına ulaşmak güç görünmektedir. Tanımlamada yaşanan
bu güçlüğün uluslararası işbirliğine ciddi ve olumsuz etkileri olduğunu
da burada vurgulamak gerekir. “Her türü ve biçimiyle terörizm” ifadesi
farklı bakış açılarına sahip devletlerce değişik yorumları içine alan
“kapsayıcı” bir formül olarak kullanılabilmektedir. Türkiye, diğer
ülkelerle imzaladığı ikili terör anlaşmalarında, bazı BM üyeleri gibi
“her türü ve biçimiyle terörizm” ifadesini kullanmaktadır. Bu sebeple,
özgürlük ve self-determinasyon amacıyla yabancı işgale, saldırıya ve
sömürgeciliğe karşı yapılan silahlı mücadelelerin meşru olduğunu ve
terörizm olarak değerlendirilemeyeğini kabul eden İslam Konferansı
Örgütü Terörizmle Mücadele Sözleşmesi’ne taraf olmamıştır.
Ancak, tüm farklılıklara karşın, terörizmin bazı kilit
unsurları üzerinde genel bir anlayış birliği oluştuğunu söylemek de
mümkündür. Halen BM Kapsamlı Terörizm Sözleşmesi’nin müzakere edildiği
BM Terörizm Komitesi’ndeki görüşmelerde şu taslak ortaya çıkmıştır :
Bir kişi , eylemin türü ve kapsamı itibarıyle, amacı bir
halkı korkutmak, bir hükümeti veya bir uluslararası örgütü birşeyi
yapmaya veya yapmamaya zorlamak olan , kanunsuz ve isteyerek yaptığı
herhangi bir eylem sonucu:
herhangi bir kişinin ölümüne veya
yaralanmasına veya,
kamu tarafından kullanılan yerler, devlet
ve hükümet malları, toplu taşıma sistemi, altyapı veya çevre dahil olmak
üzere kamu ve özel mülke ciddi bir zarar gelmesine veya,
Yukarıda sayılan mal, mülk, yer ve
sistemlere ciddi ve ekonomik kayba yol açacak şekilde zarar gelmesine
neden olursa
sözkonusu sözleşme kapsamındaki suçlardan birini işlemiş
olur.
Türkiye, terörizmin hiç bir haklı gerekçesi
olmadığı,kaynağı, gerekçesi ve iddiası ne olursa olsun lanetlenmesi ve
“insanlığa karşı suç” olarak görülmesi yönündeki görüşünü tüm
uluslararası ve bölgesel ve ikili temaslarında kuvvetle vurgulamakta ve
terörizmi en temel insan hakkı olan yaşam hakkının ihlali olarak
nitelendirmektedir.
Esasen, 11 Eylül olaylarının uluslararası camiada,
terörizme yönelik ortak anlayışın tesisinde önemli bir mesafe kat
edilmesinde dönüm noktası olduğunu söylemek mümkündür. Geçmişte, her
ülke kendi çıkarları doğrultusunda bir tanımlanma yoluna gitmekteydi.
Kadın ve çocukları acımasızca öldüren terör grupları bazı ülkelerde
“özgürlük savaşçısı” olarak adlandırılabilmekteydi.
Ülkemiz, 1970’li yıllardan ibaren terörizmin en acımasız
şekilleriyle mücadele etmiş ve onbinlerce vatandaşını teröre kurban
vermiştir. Terörizmle mücadelede uluslararası işbirliğinin önemini daima
ön planda tutmuştur. Türkiye, yıllardan beri uluslararası camiaya
terörizmle mücadelede alınacak önlemler bağlamında hukuki çerçevenin
oluşturulması için çağrıda bulunmaktadır. Ancak uzun yıllar boyunca
yıkıcı ve bölücü terör örgütlerine karşı yürütülen mücadelenin dış
dünyaya anlatılmasında, gerekli ikili ve uluslararası işbirliği ve
dayanışmanın sağlanmasında ciddi güçlüklerle karşılaşmıştır.
Ülkemizi hedef alan terör örgütleri geçmişte Batı
ülkelerindeki demokratik ve çoğulcu toplum yapısını; örgütlenme,
propaganda ve mali kaynak yaratma amacıyla etkin bir şekilde
kullanmışlardır. Maalesef bazı ülkelerde bu süreç hala devam
etmektedir.
Nitekim ülkemizi hedef alan terör örgütlerinin yabancı
ülkelerdeki faaliyetlerinin yasaklanması yönündeki girişimlerimiz,
Türkiye’de fikir ve düşünce özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, insan
hakları ihlalleri, idam cezasının mevcudiyeti ve yasaklamanın örgütleri
yeraltına iterek faaliyetlerinin izlenmesinin zorlaşacağı gibi
gerekçelerle olumlu karşılanmamıştı. Türkiye’nin teröre karşı
uluslararası işbirliği ve dayanışma çağrıları çoğu zaman yanıtsız
kalmıştı.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi 11 Eylül olayları,
uluslararası toplumun terörle mücadele konusunda işbirliği yapmasında
bir dönüm noktası olmuştur. 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirilen
terörist eylemler, gerek neden oldukları büyük insan kaybı, gerek
dünyanın en kudretli ülkesi ve tek süpergücü konumunda bulunan ABD’nin
askeri gücünün sembolü Savunma Bakanlığı (Pentagon) ile ekonomik gücünün
sembolü Dünya Ticaret Merkezini hedeflemeleri ve bunda başarılı olmaları
nedeniyle tarihin en ses getirici terorist saldırılarını
oluşturmuşlardır. Bu terörist saldırılar, ne kadar güçlü olursa olsun
hiçbir ülkenin ve hiçbir hedefin terorizm karşısında bağışıklık
iddiasında bulunamayacağını gözler önüne sermiştir. 11 Eylül’den alınan
ikinci ders ise, ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülkenin terorizmle
tek başına mücadele etmesinin mümkün olmadığıdır.
11 Eylül olayları dünya kamuouyunda büyük infial yaratmış
ve terörizme karşı mücadelede uluslararası işbirliğine katkıda
bulunmanın uygar dünyanın öncelikli bir görevi olduğu hususunda
uluslararası camianın ortak bir anlayış ve tutum benimsemesi için
gerekli şartları yaratmıştır.
Nitekim, bu olaylardan hemen sonra, BM Güvenlik Konseyi
tarafından 28 Eylül 2001’de kabul edilen 1373 ve 1566 sayılı kararlar,
terörle mücadele için bugüne kadar uluslararası toplum tarafından atılan
en kararlı ve ileri adımlardır.
BM Şartı’nın 7. Bölümü uyarınca kabul edilen, operatif
hususlar içeren ve terörizm ile organize suçlar arasındaki bağlantıyı da
vurgulayan 1373 sayılı karar, Türkiye’nin terörizm konusunda öteden beri
savuna geldiği hususları, uluslararası barış ve güvenliğin korunması
açısından Birleşmiş Milletler teşkilatına üye ülkelerin uymaları zorunlu
kurallar haline getirmektedir. Sözkonusu karar, terörizmin mali
kaynaklarının kurutulması, terörist eylemlerin hazırlık aşaması da dahil
olmak üzere her düzeyde önlenmesi, üye ülkelerin terörizmle mücadele
için kendi aralarında yoğun bir işbirliği geliştirmeleri, terörist
eylemlere girişenlerin ağır suçlu olarak yargılanmaları, teröristlere
mülteci statüsünün tanınmaması, Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin
terörizmle mücadele için uluslararası işbirliğini öngören tüm
sözleşmelere süratle katılmaları gibi hususlar içermektedir. Karar, tüm
devletlere, terörizmle bağlantılı kişi ve kuruluşlara aktif veya pasif
destek verilmesinden kaçınma, teröristlere ve terör örgütlerine,
doğrudan veya dolaylı olarak mali kaynak yaratılmasını engelleme,
terörle bağlantılı kişi ve kuruluşlarla doğrudan veya dolaylı olarak
ilgisi bulunan mal varlıklarını dondurma yükümlülüğü getirmektedir.
1373 sayılı karar ayrıca, bütün devletlerin Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi’ne bağlı olarak kurulan “Terörle Mücadele
Komitesi”ne, kararın uygulanması konusunda rapor verme yükümlülüğü
getirmiştir. Bu çerçevede, ülkemiz anılan komiteye bugüne kadar dört
adet rapor sunarak örnek bir tutum sergilemiştir.
Terörizme karşı verilen mücadelede etkin bir uluslararası
işbirliğinin ön koşulu terör örgütlerini tanımlamak, belirlemek ve
adalet önüne çıkarmak konusunda devletlerin yaklaşımlarının birbirine
yakınlaştırılmasıdır. Bu çerçevede, 1566 sayılı karar terörizmin
tanımlanmasına önemli bir katkı oluşturmuştur. Sivillere yönelik
olanları dahil olmak üzere bu kararda belirtilen terörist eylemlerin,
terörizmin tanımı konusunda esas alınması gereken bir yaklaşım olduğunu
düşünüyoruz.
El-Kaide ve Usame bin Laden ile bağlantılı olan,
terörizmin finansmanına destek sağlayan kişi ve kuruluşların
faaliyetlerine engel olunması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nin, BM Şartı’nın 7. Bölümü uyarınca aldığı 1267, 1333, 1390,
1455 ve 1526 sayılı kararları çerçevesinde faaliyet gösteren Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi Yaptırımlar Komitesince tüm ülkeleri
bağlayıcı nitelikte listeler yayınlanmaktadır. Anılan Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi kararları tüm ülkelere, sözkonusu listelerde
yer alan kişi, şirket ve kuruluşların tüm hak ve alacakları ile mal
varlıklarının dondurulması, ülkelere girişlerinin ve topraklarından
transit geçişlerin yasaklanması, doğrudan ve dolaylı olarak silah ve
askeri malzeme temini, satışı ve transferinin önlenmesi yükümlülüğü
getirmektedir. Bu listeler Bakanlar Kurulu kararnameleri şeklinde
yayımlanarak iç hukuka dahil edilmektedir.
Bu vesileyle, Türkiye’nin tüm uluslararası platformlarda
dikkat çektiği bir hususu burada da vurgulamak istiyorum. Günümüzde,
bazı terör örgütlerinin dini, ve özellikle de islamı bir ideolojik maske
olarak kullandıkları bilinmektedir. Ancak, terör örgütlerinin bu
gayretleri doğrultusunda, terörle İslamı ilişkilendirmek ve
özdeşleştirmek yolundaki bazı çabalar, ancak teröristlerin amaçlarına
hizmet etmektedir. Dünya genelinde Müslüman uluslara ve özellikle Batılı
ülkelerdeki Müslüman azınlıklara yönelik bir hoşgörüsüzlük ortamının
gelişmesine zemin yaratmaktadır. Dünyada teröristlerin oluşturmaya
çalıştığı havayı ortadan kaldırmak için farklı inançlar arasında ortak
değerlere ve anlayışa dayalı bir atmosfer yaratılması, farklı dinler ve
kültürler arasında diyalog tesis edilmesi için uluslararası toplum
samimiyetle çaba harcamalıdır.
Birleşmiş Milletler’de ve diğer ilgili forumlarda, uygun
her fırsat ve zeminde terörizmle mücadele için en kararlı ve etkili
önlemlerin alınmasını savunan Türkiye, terörizmin evrensel bir sorun
olduğu gerçeğinden hareketle, 11 Eylül saldırılarından sonra terörizmle
mücadele konusunda gerek uluslararası kuruluşlar nezdinde, gerek ikili
plandaki faaliyetlerini yoğunlaştırarak sürdürmektedir. Bu konuda kabul
edilmiş çok sayıda belge ve deklarasyonda Türkiye’nin aktif çaba ve
katkısı vardır. Türkiye, Birleşmiş Milletler çerçevesinde terörle
mücadele kapsamında akdedilmiş 12 uluslararası sözleşmenin tamamına
taraftır. Ülkemiz, Nisan 2005’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda
kabul edilen “Nükleer Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi”nin
müzakerelerinde de etkin bir rol almıştır. Bu Sözleşme geçtiğimiz Eylül
ayında BM Genel Kurul toplantıları vesilesiyle Başbakan Yardımcısı ve
Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül tarafından New York’ta
imzalanmıştır. Anlaşmanın onay sürecine ilişkin çalışmalar
sürdürülmektedir.
Türkiye ayrıca, Birleşmiş Milletlerde kapsamlı ve global
bir “Terörizmle Mücadele Sözleşmesi” akdedilmesi için ilgili komitedeki
çalışmalara da aktif olarak katılmaktadır.
Son olarak, terörizmle mücadele konusunda 14 Eylül 2005
tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde yeni bir karar kabul
edilmiştir. Güvenlik Konseyinin bu son kararı, uluslararası camianın
terörizmle mücadeleye verdiği önemi yansıtmaktadır. Kararda, Türkiye’nin
uzun zamandır savunduğu hususların yer alması memnuniyet vericidir. Bu
bağlamda, kararda kim tarafından, nerede ve hangi amaçla
gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin terörizmin kınanması gerektiği;
terörizmin uluslararası barış ve güvenliğe karşı en önemli tehditlerden
birini oluşturduğu, terörün insan hakkı ihlali olduğu, terörün
savunuculuğunu yapmanın da suç sayılması gerektiği, teröre karşı
uluslararası işbirliğinin zaruri olduğu, farklı din ve kültürlerin
terörle mücadelede hedef haline getirilmesinin engellenmesi gerektiği,
teröristlere iltica kurumunu istismar etme fırsatı verilmemesi gibi
hususlar kuvvetle vurgulanmıştır. Anılan kararda, küresel zeminde
terörle mücadelede başarı kaydedilmesi için farklı dinler, kültürler ve
medeniyetler arasında hoşgörü, anlayış, diyalog ve işbirliğinin
sağlanmasına dikkat çekilmiş olmasıyla, ülkemizin İspanya ile birlikte
eş-sponsörlüğünü yaptığı “Medeniyetler İttifakı” girişiminin önemi ve
isabeti de teyid edilmiştir.
Diğer taraftan Türkiye, ikili ve çok taraflı düzeyde 60
kadar ülkeyle terörizme karşı ikili işbirliği anlaşmaları imzalamıştır.
Bu anlaşmalar, terörizm, örgütlü suçlar, uyuşturucu kaçakçılığı ile
mücadele alanlarında ikili ve uluslararası planda işbirliğini, bilgi ve
deneyim değişimini öngörmektedir.
BM’de ve diğer ilgili forumlarda, uygun her fırsat ve
zeminde terörizmle mücadele için en kararlı ve etkili önlemlerin
alınmasını savunan Türkiye, terörizmin evrensel bir sorun olduğu
gerçeğinden hareketle, 11 Eylül saldırılarından sonra terörizmle
mücadele konusunda gerek NATO, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve
işbirliği Teşkilatı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve Güneydoğu Avrupa
İşbirliği Girişimi (SECI) gibi uluslararası ve bölgesel kuruluşlar
nezdinde, gerek ikili plandaki girişimlerini yoğunlaştırarak
sürdürmektedir. Bu konuda kabul edilmiş çok sayıda belge ve
deklarasyonda Türkiye’nin aktif çaba ve katkısı vardır.
Yıkıcı ve bölücü terör örgütlerine karşı uzun yıllardır
verdiği mücadelenin kazandırdığı deneyim ışığında Türkiye, tüm ülkelerin
ortak bir eylem platformunda birleşmesi için her zaman çağrıda
bulunmuştur. Terör ve örgütlü suçlar (uyuşturucu kaçakçılığı, yasadışı
göç ve insan ticareti) arasındaki ilişkiyi yakından bilen bir ülke
olarak bu ilişkinin özellikle batı Avrupa ülkelerindeki demokratik
özgürlüklerin istismarı suretiyle nasıl bir tehdide dönüştüğünü dünyanın
en tehlikeli terör örgütleri arasında yer alan PKK/KONGRA-GEL örneğinde
görmekteyiz. Türkiye, bu gerçeği Avrupa ülkelerine hep anlatmaya
çalışmıştır. Ancak uzun yıllar Avrupa ülkelerinden beklediği destek ve
anlayışı görememiştir. Ülkemizde yıllarca sürdürdüğü kanlı
eylemlerden çok sonra 2002 yılında PKK , AB tarafından terörist
örgütler listesine dahil edilmiştir. 11 Eylül olaylarının bu tutum
değişikliğinde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Ancak, sözkonusu
listenin yaptırımı dahi, AB’nin Adalet ve İçişleri olara adlandırılan
alanda henüz tam birliğini sağlayamadığı cihetle, örgütlerin parasal
kaynaklarının izlenmesi ve tespit edildiğinde dondurulmasıyla
kısıtlıdır. Örgütlerin faaliyetlerini yasaklaması, üye ülkelerin ulusal
düzeyde alacakları kararlara bağlıdır. Halihazırda PKK (2 Nisan
itibariyla yeni adları KADEK ve KONGRA-GEL’le birlikte), DHKP/C ve
İBDA-C, AB listesinde yer alan Türkiye kaynaklı terör örgütleridir. PKK,
1997 yılından beri ABD’de yasaklıdır. KADEK 2002, KONGRA-GEL de 2004
yılında ABD tarafından yasaklanmıştır.
PKK’nın 1984 yılından bu yana gerçekleştirdiği terör
faaliyetleri sonucu aralarında masum siviller, öğretmenler ve diğer
kamu görevlilerinin de bulunduğu 35 binden fazla Türk vatandaşı
hayatını kaybetmiştir. Sözkonusu terör örgütünün yol açtığı maddi kaybın
ise 100 milyar ABD doları olduğu hesaplanmaktadır.
Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından,
örgüt stratejisini değiştirdiğini, artık barışçıl yöntemleri
benimseyeceğini ve siyasi mücadele yolunu izleyeceğini iddia etmeye
başlamıştır.
Bu süreç içerisinde terör örgütünün yapısal ve yönetimsel
bir dizi değişime gitmesine karşın, örgütün terör eylemlerine dayalı
genel politikasında bir değişim yaşanmamıştır.
PKK/KONGRA-GEL’in silahlı eylemlerinde özellikle örgütün
ilan ettiği sözde ateşkesi sona erdirdiği 1 Haziran 2004 tarihinden bu
yana önemli bir artış gözlenmektedir. Ülkemizin Avrupa Birliği ile
müzakerelere başlaması için öngörülen 3 Ekim 2005 tarihinin
yaklaşmasıyla birlikte örgütün bu sürece zarar vermek amacıyla
eylemlerine hız verdiği gözlenmiştir.
Halen 6 bin silahlı militanı bulunan PKK/KONGRA-GEL,
uluslararası yapılanması, silahlı kadrosu ve yol açtığı can ve mal kaybı
bakımından sadece ülkemizin değil, dünyanın en tehlikeli terör
örgütlerinden biridir.
Irak’ta yaşanan güvenlik ve istikrar bunalımını fırsat
bilen PKK, özellikle Kuzey Irak üzerinden ülkemize yönelik, silah ve
patlayıcı madde sevkiyatı, terör eğitimi, örgüt toplantıları ve her
türlü kaçakçılık faaliyetini yürütmektedir. Terör örgütünün silahlı
kadrosunun büyük bir bölümü ve yönetim karargâhı halen Kuzey Irak’ta
bulunmaktadır.
Terör örgütü, Irak’taki yapılanması, eylemleri ve illegal
yollardan mali kaynak elde etmesine ek olarak, legalleşme çabalarına da
öncelik vermektedir. Bu çerçevede, Irak’ta PKK ile bağlantılı iki oluşum
(PÇDK ve DÇP) kendilerini siyasi parti olarak tescil ettirerek 30 Ocak
2005 Irak seçimlerine girmiştir. Ayrıca, yakın bir dönemde PKK’nın
Kerkük’te bir büro açarak sözde bayrağını astığı bilinmektedir.
Kuzey Irak’taki PKK unsurlarından Türkiye’ye yönelik
terör tehdidinin ortadan kaldırılması amacıyla Türkiye-Irak-ABD üst
düzey sivil ve askeri yetkililerinden oluşan heyetler arasında Ocak
2005’te Ankara’da üçlü güvenlik istişareleri gerçekleştirilmiştir.
Konunun adli yardımlaşma boyutunu da içerecek şekilde
teknik düzeyde ele alınması amacıyla sözkonusu üçlü istişarelerin
ikincisi 6 Ağustos 2005 günü Vaşington’da yapılmıştır.
Terör örgütünün Kuzey Irak’tan tasfiyesi ve bölgedeki
faaliyetlerinin engellenmesine yönelik alınabilecek önlemlerin
görüşüldüğü sözkonusu toplantılarda tüm taraflar PKK’nın terörist bir
örgüt olduğu ve mücadele edilmesi gerektiği yolundaki siyasi
kararlıklarını bir kez daha ortaya koymuşlardır.
PKK/KONGRA-GEL terör örgütü Avrupa ülkelerinde ise,
finansman temini, legalleşme çabaları ve medya faaliyetlerine öncelik
vermektedir.
Terör örgütünün, finansman temininde başta uyuşturucu
ticareti, yasadışı göç, kara para aklama ve haraç toplama olmak üzere
her türlü yasa dışı yöntemi kullandığı bilinmektedir.
Legalleşme çabaları ise medya faaliyetleri ile paralel
olarak yürütülmektedir. Bu arada, Danimarka’dan yayın yapmasına izin
verilen ROJ TV ‘nin lisansının iptal edilmesi yönündeki girişimlerimiz
Danimarka makamları nezdinde sürdürülmektedir. Dost ve müttefik bir
ülke olan Danimarka’nın terörizmle mücadele için gereken işbirliğini
göstermesini beklediğimiz ve bir terör örgütünün televizyonuna yayın
yapma imkanı vermesini ne Hükümetimizin ne de Türk kamuoyunun
anlamasının mümkün olmadığı girişimlerimiz sırasında ısrarla
vurgulanmaktadır.
11 Eylül ve 11 Mart Madrid olayları gibi batı ülkelerinde
meydana gelen terör saldırılarından sonra bazı ülkelerin terörle
mücadelede ülkemizle işbirliğine daha yatkın bir tutum sergilemeye
başladığını memnuniyetle görmekteyiz. Bu durumun kalıcı olmasını
umuyoruz.
Sözkonusu tutum değişikliğinde ilgili ülkelerde meydana
gelen terör eylemlerinin de büyük etkisi olduğunu vurgulamak gerekir.
Örneğin Theo van Gogh cinayetinin ardından Hollanda
emniyet güçlerince gerçekleştirilen bir dizi operasyon sonucu çok sayıda
PKK militanı tutuklanarak yargıya sevkedilmiştir.
Benzer bir yaklaşım, İstanbul’daki bombalama olaylarının
ardından İngiltere makamlarınca da sergilenmeye başlanmıştır. İngiltere
Hükümeti, her ne kadar KONGRA-GEL’i terör örgütleri listesine dahil
etmemiş olsa da, Maliye Bakanlığınca terör örgütünün mallarına el
konulması için gerekli tedbirler alınmıştır.
Terör örgütünün Avrupa’daki faaliyetlerinin engellenmesi
yönünde diğer bir somut adım Almanya Hükümeti tarafından geçtiğimiz ay
atılmıştır. 1995 yılından bu yana Almanya’da basım ve dağıtımı yapılan
PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün yayın organı “Özgür Politika” gazetesi
Federal Almanya Hükümeti tarafından 5 Eylül 2005 tarihinde
yasaklanmıştır.
Federal İçişleri Bakanı Schilly konu hakkında yaptığı
basın açıklamasında, aşırı ya da terörist bir arka plana sahip her türlü
etkinliğin üzerine kararlı bir şekilde gidileceğini ve Almanya’nın bu
tür yapılanmaları ortadan kaldırmak için gereken tüm önlemleri alacağını
vurgulamıştır. Sözkonusu açıklamada ayrıca, Özgür Politika’nın terör
örgütü PKK ve yan kuruluşlarıyla doğrudan bağlantısına da işaret
edilmiştir.
Federal Alman Hükümetinin terör örgütünün bu ülkedeki
faaliyetlerine yönelik tutumunda yaşanan sözkonusu değişimde, son
dönemde artış gösteren PKK/KONGRA-GEL terör eylemlerinin Almanya’da
yaşayan Türk toplumuna da olası yansımalarının bulunabileceği
endişesinin etkili olduğu değerlendirilmektedir.
Terörizmle mücadele konusunda Türkiye bugüne kadar olduğu
gibi bundan sonra da uluslararası alandaki işbirliği ve çabalarda aktif
rol almaya kararlıdır. Özellikle 11 Eylül saldırıları ve daha sonra
Madrid, Londra’da yaşanan terör olayları sonrasında terörle mücadele
alanında uluslararası işbirliği çabaları ivme kazanmış ve gelecek için
ümit vaadetmeye başlamıştır. Bununla beraber, teröre zemin yaratan
sebepler dikkate alındığında, özellikle Türkiye’nin içinde bulunduğu
bölgede terörün azalacağı konusunda iyimser olmak zor görünmektedir.
|