Terörizme Karşı Uluslararası Mücadele ve Türkiye

18 Ekim 2005 - Hüseyin Avni Bıçaklı


Terörizm,   farklı  amaçlara  yıkıcı  şiddet  yöntemlerini  kullanarak  ulaşmayı hedefleyen, tüm dünya uluslarını ve devletlerini tehdit  eden  uluslararası  boyutlara sahip bir  olgudur.  Terörizm,   devletlere  ve  sivillere  karşı sistematik  ve  ayırım  gözetmeyen  şiddet stratejisi  uygulayarak, bir ülkede siyasi istikrarsızlığı ve iç gerginliği artırmak  suretiyle ve devletin    baskıcı   yöntemlere   başvurmadan   terörizmi   altedemeyeceği    inancını yerleştirerek,   devlet  ve  halk  arasındaki  geleneksel  güven  ve  korunma   duygusunu kırmayı hedeflemektedir. 

Bugün , terörizmin, dünya genelinde, gerek teknolojik imkanlar, gerek hedefleri açısından tarihin  hiçbir döneminde görülmedik bir yıkıcılık  potansiyeline  ulaştığına tanık   olmaktayız.  Başta 11 Eylül olayları olmak üzere , Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya dünyanın hemen her kıtasında yaşanan ve yıllardır binlerce insanın ölümüne yol açan terör olayları , hiçbir   ülkenin   terörizme   karşı   bağışık   olmadığını göstermektedir.Terörizmin  ulusal ve coğrafi sınırlar tanımadığını ırk, din, inanç ayrımı yapmadığını gözler önüne sermektedir.  Bu sebeple,  terörizm, uluslararası barış, güvenlik ve istikrarı tehlikeye düşüren en önemli küresel  tehditdir.  Zira, günümüzde terör olaylarının ulaştığı boyut ve nitelik   , belli  bir ulus-devletin sınırları içinde şiddet eylemlerine  girişilse  bile, her   terör  örgütünün  eleman  bulma,  lojistik  destek  sağlama,   örgüt   mensuplarının eğitilmesi  ve  terör  eylemlerinin finansmanının sağlanması,  sığınacak  yer  temini  gibi hususlarda  eylem yapılan devletin sınırları dışındaki unsurlara bağımlı  olduğu  gerçeği   artık  uluslararası camia tarafından   kabul edilmektedir. Bu noktada, terör örgütlerinin , uyuşturucu ve insan kaçakçılığından karapara aklamaya kadar pek çok  suç türü  ve  örgütü  ile  çeşitli biçimlerdeki bağlantısı da açığa çıkmıştır.

Günümüzde terörizmin ve teröristlerin genel eğilimlerini şu şekilde sıralamak mümkündür :

  • Terörizm daha öldürücü hale gelmiştir.
  • Terör örgütleri güçlenmiş, bağımsız hareket edebilir hale gelmiş ve bir devletin desteğine olan ihtiyacı azalmıştır.
  • Artan ölçüde dinsel motifleri kullanmaya başlamıştır.
  • İntihar eylemleri fazlalaşmıştır.
  • Sınıraşan örgütlü suç gruplarıyla ilişkiler daha da sıkılaşmıştır.
  • Terör örgütleri, dikey otoriter yapı yerine daha gevşek horizantal yapılanmaya dönüşmüş, sessiz, uyuyan küçük hücreler oluşturmuştur.
  • Terör örgütleri, kitle imha silahlarını ele geçirmek için çaba sarfetmektedirler.
  • Teknolojik gelişmeler, teröristler tarafından, terörle mücadeleyle sorumlu resmi kurumlardan daha önce ve daha kolay kullanılmaktadır. 
  • Dolayısıyla, terörizmin  önlenmesinde  devletler  arasında  tesis  edilecek   ikili işbirliği    mekanizmalarının   yanısıra,   uluslararası   platformlarda   gerekli   yasal ve kurumsal temellerin  oluşturulması, terörizm ile mücadelede başarı için  yaşamsal önem arzetmektedir. 

    Terörizmin halen, uluslararası düzeyde kabul gören, bir tanımı yapılamamış olması terörle mücadelede kurumsal bazın oluşturulmasında önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bazı devletler “terörizm” ile “yabancı işgaline karşı ve kendi kaderini tayin amaçlı meşru mücadele” arasında bir ayırıma gitmektedir. Uluslararası toplumda terörizmin tanımlanması konusundaki ayrılık noktaları aşağıdaki şekilde sıralanabilir : 

  • Terörizm ile diğer siyasi şiddet türleri arasındaki sınır,
  • Terörizm ile adi suçlar ve açık savaş durumu arasındaki farklar,
  • “Terörist”, “Gerilla” ya da “Özgürlük Savaşçısı” terimlerinin farklı kullanılması,
  • Terörizmin bazı durumlarda meşru sayılıp sayılamayacağı ya da bazı kazanımların terörizmi meşru hale dönüştürüp dönüştüremeyeceği hususu. 
  • Devletler yukarıdaki tartışmalı  noktaları farklı değerlendirdiklerinden, uluslararası platformlarda genel kabul görmüş bir terörizm tanımına ulaşmak  güç görünmektedir.  Tanımlamada yaşanan bu güçlüğün uluslararası işbirliğine ciddi ve olumsuz etkileri olduğunu da burada vurgulamak gerekir. “Her türü ve biçimiyle terörizm” ifadesi farklı bakış açılarına sahip devletlerce değişik yorumları içine alan “kapsayıcı” bir formül olarak kullanılabilmektedir. Türkiye, diğer ülkelerle imzaladığı ikili terör anlaşmalarında, bazı BM üyeleri gibi “her türü ve biçimiyle terörizm” ifadesini kullanmaktadır. Bu sebeple, özgürlük ve self-determinasyon amacıyla yabancı işgale, saldırıya ve sömürgeciliğe karşı yapılan silahlı mücadelelerin meşru olduğunu ve terörizm olarak değerlendirilemeyeğini kabul eden İslam Konferansı Örgütü Terörizmle Mücadele Sözleşmesi’ne taraf olmamıştır. 

    Ancak, tüm farklılıklara karşın, terörizmin bazı kilit unsurları üzerinde genel bir anlayış birliği oluştuğunu söylemek de mümkündür. Halen BM Kapsamlı Terörizm Sözleşmesi’nin müzakere edildiği BM Terörizm Komitesi’ndeki görüşmelerde şu taslak ortaya çıkmıştır : 

    Bir kişi , eylemin türü ve kapsamı itibarıyle, amacı bir halkı korkutmak, bir hükümeti veya bir uluslararası örgütü birşeyi yapmaya veya yapmamaya zorlamak olan , kanunsuz ve isteyerek yaptığı herhangi bir eylem sonucu: 

  • herhangi bir kişinin ölümüne veya yaralanmasına veya,
  • kamu tarafından kullanılan yerler, devlet ve hükümet malları, toplu taşıma sistemi, altyapı veya çevre dahil olmak üzere kamu ve özel mülke ciddi bir zarar gelmesine veya,
  • Yukarıda sayılan mal, mülk, yer ve sistemlere ciddi ve ekonomik kayba yol açacak şekilde zarar gelmesine neden olursa  
  • sözkonusu sözleşme kapsamındaki suçlardan birini işlemiş  olur. 

    Türkiye, terörizmin hiç bir haklı gerekçesi olmadığı,kaynağı, gerekçesi ve iddiası ne olursa olsun lanetlenmesi ve “insanlığa karşı suç” olarak görülmesi yönündeki görüşünü tüm uluslararası ve bölgesel ve ikili temaslarında kuvvetle vurgulamakta ve terörizmi en temel insan hakkı olan yaşam hakkının ihlali olarak nitelendirmektedir. 

    Esasen, 11 Eylül olaylarının  uluslararası camiada, terörizme yönelik ortak anlayışın tesisinde  önemli bir mesafe kat edilmesinde dönüm noktası olduğunu söylemek mümkündür. Geçmişte, her ülke kendi çıkarları doğrultusunda bir tanımlanma yoluna gitmekteydi. Kadın ve çocukları acımasızca öldüren terör grupları bazı ülkelerde “özgürlük savaşçısı” olarak adlandırılabilmekteydi. 

    Ülkemiz, 1970’li yıllardan ibaren terörizmin en acımasız şekilleriyle mücadele etmiş ve onbinlerce vatandaşını teröre kurban vermiştir. Terörizmle mücadelede uluslararası işbirliğinin önemini daima ön planda tutmuştur. Türkiye, yıllardan beri uluslararası camiaya terörizmle mücadelede alınacak önlemler bağlamında hukuki çerçevenin oluşturulması için çağrıda bulunmaktadır. Ancak uzun yıllar boyunca yıkıcı ve bölücü terör örgütlerine karşı yürütülen mücadelenin dış dünyaya anlatılmasında, gerekli ikili ve uluslararası işbirliği ve dayanışmanın sağlanmasında ciddi güçlüklerle karşılaşmıştır. 

    Ülkemizi hedef alan terör örgütleri geçmişte Batı ülkelerindeki demokratik ve çoğulcu toplum yapısını; örgütlenme, propaganda ve mali kaynak yaratma amacıyla etkin bir şekilde kullanmışlardır. Maalesef bazı ülkelerde bu süreç hala devam etmektedir. 

    Nitekim ülkemizi hedef alan terör örgütlerinin yabancı ülkelerdeki faaliyetlerinin yasaklanması yönündeki girişimlerimiz, Türkiye’de fikir ve düşünce özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar,  insan hakları ihlalleri, idam cezasının mevcudiyeti ve yasaklamanın örgütleri yeraltına iterek faaliyetlerinin izlenmesinin zorlaşacağı gibi gerekçelerle olumlu karşılanmamıştı. Türkiye’nin teröre karşı uluslararası işbirliği ve dayanışma çağrıları çoğu zaman yanıtsız kalmıştı. 

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi 11 Eylül olayları, uluslararası toplumun terörle mücadele konusunda işbirliği yapmasında bir dönüm noktası olmuştur. 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirilen terörist eylemler, gerek neden oldukları büyük insan kaybı, gerek dünyanın en kudretli ülkesi ve tek süpergücü konumunda bulunan ABD’nin askeri gücünün sembolü Savunma Bakanlığı (Pentagon) ile ekonomik gücünün sembolü Dünya Ticaret Merkezini hedeflemeleri ve bunda başarılı olmaları nedeniyle tarihin en ses getirici terorist saldırılarını oluşturmuşlardır. Bu terörist saldırılar, ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülkenin ve hiçbir hedefin terorizm karşısında bağışıklık iddiasında bulunamayacağını gözler önüne sermiştir. 11 Eylül’den alınan ikinci ders ise, ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülkenin terorizmle tek başına mücadele etmesinin mümkün olmadığıdır.

    11 Eylül olayları dünya kamuouyunda büyük infial yaratmış ve terörizme karşı mücadelede uluslararası işbirliğine katkıda bulunmanın uygar dünyanın öncelikli bir görevi olduğu hususunda uluslararası camianın ortak bir anlayış ve tutum benimsemesi için gerekli şartları yaratmıştır. 

    Nitekim, bu olaylardan hemen sonra,  BM Güvenlik Konseyi tarafından 28 Eylül 2001’de kabul edilen 1373 ve 1566 sayılı  kararlar, terörle mücadele için bugüne kadar uluslararası toplum tarafından atılan en kararlı ve ileri adımlardır. 

    BM Şartı’nın 7. Bölümü uyarınca kabul edilen, operatif hususlar içeren ve terörizm ile organize suçlar arasındaki bağlantıyı da vurgulayan 1373 sayılı karar, Türkiye’nin terörizm konusunda öteden beri savuna geldiği hususları, uluslararası barış ve güvenliğin korunması açısından Birleşmiş Milletler teşkilatına üye ülkelerin uymaları zorunlu kurallar haline getirmektedir. Sözkonusu karar, terörizmin mali kaynaklarının kurutulması, terörist eylemlerin hazırlık aşaması da dahil olmak üzere her düzeyde önlenmesi, üye ülkelerin terörizmle mücadele için kendi aralarında yoğun bir işbirliği geliştirmeleri, terörist eylemlere girişenlerin ağır suçlu olarak yargılanmaları, teröristlere mülteci statüsünün tanınmaması, Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin terörizmle mücadele için uluslararası işbirliğini öngören tüm sözleşmelere süratle katılmaları gibi hususlar içermektedir. Karar, tüm devletlere, terörizmle bağlantılı kişi ve kuruluşlara aktif veya pasif destek verilmesinden kaçınma, teröristlere ve terör örgütlerine, doğrudan veya dolaylı olarak mali kaynak yaratılmasını engelleme, terörle bağlantılı kişi ve kuruluşlarla doğrudan veya dolaylı olarak ilgisi bulunan mal varlıklarını dondurma yükümlülüğü getirmektedir. 

    1373 sayılı karar ayrıca, bütün devletlerin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne bağlı olarak kurulan “Terörle Mücadele Komitesi”ne, kararın uygulanması konusunda rapor verme yükümlülüğü getirmiştir. Bu çerçevede, ülkemiz anılan komiteye bugüne kadar dört adet rapor sunarak örnek bir tutum sergilemiştir. 

    Terörizme karşı verilen mücadelede etkin bir uluslararası işbirliğinin ön koşulu terör örgütlerini tanımlamak, belirlemek ve adalet önüne çıkarmak konusunda devletlerin yaklaşımlarının birbirine yakınlaştırılmasıdır. Bu çerçevede, 1566 sayılı karar terörizmin tanımlanmasına önemli bir katkı oluşturmuştur. Sivillere yönelik olanları dahil olmak üzere bu kararda belirtilen terörist eylemlerin, terörizmin tanımı konusunda esas alınması gereken bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz. 

    El-Kaide ve Usame bin Laden ile bağlantılı olan, terörizmin finansmanına destek sağlayan kişi ve kuruluşların faaliyetlerine engel olunması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, BM Şartı’nın 7. Bölümü uyarınca aldığı 1267, 1333, 1390, 1455 ve 1526 sayılı kararları çerçevesinde faaliyet gösteren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Yaptırımlar Komitesince tüm ülkeleri bağlayıcı nitelikte listeler yayınlanmaktadır. Anılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları tüm ülkelere, sözkonusu listelerde yer alan kişi, şirket ve kuruluşların tüm hak ve alacakları ile mal varlıklarının dondurulması, ülkelere girişlerinin ve topraklarından transit geçişlerin yasaklanması, doğrudan ve dolaylı olarak silah ve askeri malzeme temini, satışı ve transferinin önlenmesi yükümlülüğü getirmektedir. Bu listeler Bakanlar Kurulu kararnameleri şeklinde  yayımlanarak iç hukuka dahil edilmektedir. 

    Bu vesileyle, Türkiye’nin tüm uluslararası platformlarda dikkat çektiği bir hususu burada da  vurgulamak istiyorum. Günümüzde, bazı terör örgütlerinin dini, ve özellikle de islamı bir ideolojik maske olarak kullandıkları bilinmektedir. Ancak,  terör örgütlerinin bu gayretleri doğrultusunda, terörle İslamı  ilişkilendirmek ve özdeşleştirmek yolundaki bazı çabalar, ancak teröristlerin amaçlarına hizmet etmektedir. Dünya genelinde Müslüman uluslara ve özellikle Batılı ülkelerdeki Müslüman azınlıklara yönelik bir hoşgörüsüzlük ortamının gelişmesine zemin yaratmaktadır.  Dünyada teröristlerin oluşturmaya çalıştığı havayı ortadan kaldırmak için farklı inançlar arasında ortak değerlere ve anlayışa dayalı bir atmosfer yaratılması, farklı dinler ve kültürler arasında diyalog tesis edilmesi için uluslararası toplum samimiyetle çaba harcamalıdır. 

    Birleşmiş Milletler’de ve diğer ilgili forumlarda, uygun her fırsat ve zeminde terörizmle mücadele için en kararlı ve etkili önlemlerin alınmasını savunan Türkiye, terörizmin evrensel bir sorun olduğu gerçeğinden hareketle, 11 Eylül saldırılarından sonra terörizmle mücadele konusunda gerek uluslararası kuruluşlar nezdinde, gerek ikili plandaki faaliyetlerini yoğunlaştırarak sürdürmektedir. Bu konuda kabul edilmiş çok sayıda belge ve deklarasyonda Türkiye’nin aktif çaba ve katkısı vardır. Türkiye, Birleşmiş Milletler çerçevesinde terörle mücadele kapsamında akdedilmiş 12 uluslararası sözleşmenin tamamına taraftır. Ülkemiz,  Nisan 2005’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen “Nükleer Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi”nin müzakerelerinde de etkin bir rol almıştır. Bu Sözleşme geçtiğimiz Eylül ayında BM Genel Kurul toplantıları vesilesiyle Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül tarafından New York’ta imzalanmıştır. Anlaşmanın onay sürecine ilişkin çalışmalar sürdürülmektedir. 

    Türkiye ayrıca, Birleşmiş Milletlerde kapsamlı ve global bir “Terörizmle Mücadele Sözleşmesi” akdedilmesi için ilgili komitedeki çalışmalara da aktif olarak katılmaktadır. 

    Son olarak, terörizmle mücadele konusunda 14 Eylül 2005 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde yeni bir karar kabul edilmiştir. Güvenlik Konseyinin bu son kararı, uluslararası camianın terörizmle mücadeleye verdiği önemi yansıtmaktadır. Kararda, Türkiye’nin uzun zamandır savunduğu hususların yer alması memnuniyet vericidir. Bu bağlamda, kararda kim tarafından, nerede ve hangi amaçla gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin terörizmin kınanması gerektiği; terörizmin uluslararası barış ve güvenliğe karşı en önemli tehditlerden birini oluşturduğu, terörün insan hakkı ihlali olduğu,  terörün savunuculuğunu yapmanın da suç sayılması gerektiği, teröre karşı uluslararası işbirliğinin zaruri olduğu, farklı din ve kültürlerin terörle mücadelede hedef haline getirilmesinin engellenmesi gerektiği, teröristlere iltica kurumunu istismar etme fırsatı verilmemesi gibi hususlar kuvvetle vurgulanmıştır. Anılan kararda, küresel zeminde terörle mücadelede başarı kaydedilmesi için farklı dinler, kültürler ve medeniyetler arasında hoşgörü, anlayış, diyalog ve işbirliğinin sağlanmasına dikkat çekilmiş olmasıyla, ülkemizin İspanya ile birlikte eş-sponsörlüğünü yaptığı “Medeniyetler İttifakı” girişiminin önemi ve isabeti de teyid edilmiştir. 

    Diğer taraftan Türkiye, ikili ve çok taraflı düzeyde 60 kadar ülkeyle terörizme karşı ikili işbirliği anlaşmaları imzalamıştır. Bu anlaşmalar, terörizm, örgütlü suçlar, uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele alanlarında ikili ve uluslararası planda işbirliğini, bilgi ve deneyim değişimini öngörmektedir. 

    BM’de ve diğer ilgili forumlarda, uygun her fırsat ve zeminde terörizmle mücadele için en kararlı ve etkili önlemlerin alınmasını savunan Türkiye, terörizmin evrensel bir sorun olduğu gerçeğinden hareketle,  11 Eylül saldırılarından sonra terörizmle mücadele konusunda gerek NATO, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Teşkilatı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve Güneydoğu Avrupa İşbirliği Girişimi (SECI) gibi uluslararası ve bölgesel kuruluşlar nezdinde, gerek ikili plandaki girişimlerini yoğunlaştırarak sürdürmektedir. Bu konuda kabul edilmiş çok sayıda belge ve deklarasyonda Türkiye’nin aktif çaba ve katkısı vardır. 

    Yıkıcı ve bölücü terör örgütlerine karşı uzun yıllardır verdiği mücadelenin kazandırdığı deneyim ışığında Türkiye, tüm ülkelerin ortak bir eylem platformunda birleşmesi için her zaman çağrıda bulunmuştur. Terör ve örgütlü suçlar (uyuşturucu kaçakçılığı, yasadışı göç ve insan ticareti) arasındaki ilişkiyi yakından bilen bir ülke olarak bu ilişkinin özellikle batı Avrupa ülkelerindeki demokratik özgürlüklerin istismarı suretiyle nasıl bir tehdide dönüştüğünü dünyanın en tehlikeli terör örgütleri arasında yer alan PKK/KONGRA-GEL örneğinde görmekteyiz. Türkiye, bu gerçeği Avrupa ülkelerine hep anlatmaya çalışmıştır. Ancak uzun yıllar Avrupa ülkelerinden beklediği destek ve anlayışı görememiştir.  Ülkemizde   yıllarca sürdürdüğü kanlı eylemlerden  çok sonra   2002 yılında PKK , AB tarafından terörist örgütler listesine dahil edilmiştir. 11 Eylül olaylarının bu tutum değişikliğinde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Ancak, sözkonusu listenin yaptırımı dahi, AB’nin Adalet ve İçişleri olara adlandırılan alanda henüz tam birliğini sağlayamadığı cihetle, örgütlerin parasal kaynaklarının izlenmesi ve tespit edildiğinde dondurulmasıyla kısıtlıdır. Örgütlerin faaliyetlerini yasaklaması, üye ülkelerin ulusal düzeyde alacakları kararlara bağlıdır.  Halihazırda PKK (2 Nisan itibariyla yeni adları KADEK ve KONGRA-GEL’le birlikte), DHKP/C ve İBDA-C, AB listesinde yer alan Türkiye kaynaklı terör örgütleridir. PKK, 1997 yılından beri ABD’de yasaklıdır. KADEK 2002, KONGRA-GEL de 2004 yılında ABD tarafından yasaklanmıştır. 

    PKK’nın 1984 yılından bu yana gerçekleştirdiği terör faaliyetleri sonucu aralarında  masum siviller, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin de  bulunduğu 35 binden fazla Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Sözkonusu terör örgütünün yol açtığı maddi kaybın ise 100 milyar ABD doları olduğu hesaplanmaktadır. 

    Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından, örgüt stratejisini değiştirdiğini, artık  barışçıl yöntemleri benimseyeceğini ve siyasi mücadele yolunu izleyeceğini iddia etmeye başlamıştır. 

    Bu süreç içerisinde terör örgütünün yapısal ve yönetimsel bir dizi değişime gitmesine karşın, örgütün terör eylemlerine dayalı genel politikasında bir değişim yaşanmamıştır. 

    PKK/KONGRA-GEL’in silahlı eylemlerinde özellikle örgütün ilan ettiği sözde ateşkesi sona erdirdiği 1 Haziran 2004 tarihinden bu yana önemli bir artış gözlenmektedir. Ülkemizin Avrupa Birliği ile müzakerelere başlaması için öngörülen 3 Ekim 2005 tarihinin yaklaşmasıyla birlikte örgütün bu sürece zarar vermek amacıyla eylemlerine hız verdiği gözlenmiştir. 

    Halen 6 bin silahlı militanı bulunan PKK/KONGRA-GEL, uluslararası yapılanması, silahlı kadrosu ve yol açtığı can ve mal kaybı bakımından sadece ülkemizin değil, dünyanın en tehlikeli terör örgütlerinden biridir. 

    Irak’ta yaşanan güvenlik ve istikrar bunalımını fırsat bilen PKK, özellikle Kuzey Irak üzerinden ülkemize yönelik,  silah ve patlayıcı madde sevkiyatı, terör eğitimi, örgüt toplantıları ve her türlü kaçakçılık faaliyetini yürütmektedir. Terör örgütünün silahlı kadrosunun büyük bir bölümü ve yönetim karargâhı halen Kuzey Irak’ta bulunmaktadır. 

    Terör örgütü, Irak’taki yapılanması, eylemleri ve illegal yollardan mali kaynak elde etmesine ek olarak, legalleşme çabalarına da öncelik vermektedir. Bu çerçevede, Irak’ta PKK ile bağlantılı iki oluşum (PÇDK ve DÇP)  kendilerini siyasi parti olarak tescil ettirerek 30 Ocak 2005 Irak seçimlerine girmiştir. Ayrıca, yakın bir dönemde PKK’nın Kerkük’te bir büro açarak sözde bayrağını astığı bilinmektedir. 

    Kuzey Irak’taki PKK unsurlarından Türkiye’ye yönelik terör tehdidinin ortadan kaldırılması amacıyla Türkiye-Irak-ABD üst düzey sivil ve askeri yetkililerinden oluşan heyetler arasında Ocak 2005’te Ankara’da üçlü güvenlik istişareleri gerçekleştirilmiştir. 

    Konunun adli yardımlaşma boyutunu da içerecek şekilde teknik düzeyde ele alınması amacıyla sözkonusu üçlü istişarelerin ikincisi 6 Ağustos 2005  günü Vaşington’da yapılmıştır. 

    Terör örgütünün Kuzey Irak’tan tasfiyesi ve bölgedeki faaliyetlerinin engellenmesine yönelik alınabilecek önlemlerin görüşüldüğü sözkonusu toplantılarda tüm taraflar PKK’nın terörist bir örgüt olduğu ve mücadele edilmesi gerektiği yolundaki siyasi kararlıklarını bir kez daha ortaya koymuşlardır. 

    PKK/KONGRA-GEL terör örgütü Avrupa ülkelerinde ise, finansman temini, legalleşme çabaları ve medya faaliyetlerine öncelik vermektedir. 

    Terör örgütünün, finansman temininde başta uyuşturucu ticareti, yasadışı göç, kara para aklama ve haraç toplama olmak üzere her türlü yasa dışı yöntemi kullandığı bilinmektedir. 

    Legalleşme çabaları ise medya faaliyetleri ile paralel olarak yürütülmektedir.  Bu arada, Danimarka’dan yayın yapmasına izin verilen ROJ TV ‘nin lisansının iptal edilmesi yönündeki girişimlerimiz Danimarka makamları nezdinde sürdürülmektedir. Dost ve müttefik bir ülke  olan Danimarka’nın terörizmle mücadele için gereken işbirliğini göstermesini beklediğimiz ve  bir terör örgütünün televizyonuna yayın yapma imkanı vermesini ne Hükümetimizin ne de Türk kamuoyunun anlamasının mümkün olmadığı girişimlerimiz sırasında ısrarla vurgulanmaktadır.

    11 Eylül ve 11 Mart Madrid olayları gibi batı ülkelerinde meydana gelen terör saldırılarından sonra bazı ülkelerin terörle mücadelede ülkemizle işbirliğine daha yatkın bir tutum sergilemeye başladığını memnuniyetle görmekteyiz. Bu durumun kalıcı olmasını umuyoruz. 

    Sözkonusu tutum değişikliğinde ilgili ülkelerde meydana gelen terör eylemlerinin de büyük etkisi olduğunu vurgulamak gerekir. 

    Örneğin Theo van Gogh cinayetinin ardından Hollanda emniyet güçlerince gerçekleştirilen bir dizi operasyon sonucu çok sayıda PKK militanı tutuklanarak yargıya sevkedilmiştir. 

    Benzer bir yaklaşım, İstanbul’daki bombalama olaylarının ardından İngiltere makamlarınca da sergilenmeye başlanmıştır. İngiltere Hükümeti, her ne kadar KONGRA-GEL’i terör örgütleri listesine dahil etmemiş olsa da, Maliye Bakanlığınca terör örgütünün mallarına el konulması için gerekli tedbirler alınmıştır. 

    Terör örgütünün Avrupa’daki faaliyetlerinin engellenmesi yönünde diğer bir somut adım Almanya Hükümeti tarafından geçtiğimiz ay atılmıştır. 1995 yılından bu yana Almanya’da basım  ve dağıtımı yapılan  PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün yayın organı “Özgür Politika” gazetesi Federal Almanya Hükümeti tarafından 5 Eylül 2005 tarihinde yasaklanmıştır. 

    Federal İçişleri Bakanı Schilly konu hakkında yaptığı basın açıklamasında, aşırı ya da terörist bir arka plana sahip her türlü etkinliğin üzerine kararlı bir şekilde gidileceğini ve Almanya’nın bu tür yapılanmaları ortadan kaldırmak için gereken tüm önlemleri alacağını vurgulamıştır. Sözkonusu açıklamada ayrıca, Özgür Politika’nın terör örgütü PKK ve yan kuruluşlarıyla doğrudan bağlantısına da işaret edilmiştir. 

    Federal Alman Hükümetinin terör örgütünün bu ülkedeki faaliyetlerine yönelik tutumunda yaşanan sözkonusu değişimde, son dönemde artış gösteren PKK/KONGRA-GEL terör eylemlerinin Almanya’da yaşayan Türk toplumuna da olası yansımalarının bulunabileceği endişesinin etkili olduğu değerlendirilmektedir. 

    Terörizmle mücadele konusunda Türkiye bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da uluslararası alandaki işbirliği ve çabalarda aktif rol almaya kararlıdır. Özellikle 11 Eylül saldırıları ve daha sonra Madrid, Londra’da yaşanan terör olayları sonrasında terörle mücadele alanında uluslararası işbirliği çabaları ivme kazanmış ve gelecek için ümit vaadetmeye başlamıştır. Bununla beraber, teröre zemin yaratan sebepler dikkate alındığında, özellikle Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede terörün azalacağı konusunda iyimser olmak zor görünmektedir.