| |
Kopenhag ve Sonrası: Anahatlarıyla Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi
Burak Tansel, Ezgi Yıldız, Onur Erpul, 2010
|
|
Gezegenimizin ve insan ırkının geleceğini önemli ölçüde tehdit eden iklim değişikliği ve bu değişiklik sonucu ortaya çıkan ekolojik sorunların antropojenik etkenlerden dolayı büyük bir ivme kazandığı artık tartışılmayan bir bilimsel bulgu. Değişen uluslararası etkenler ve sorunun ciddiyetinin de şiddetle artmasından ötürü son yıllarda, çevreye, özellikle de iklimsel sorunlara atfedilen önem artmıştır. İklim değişikliğine dair somut kanıtların ortaya çıkmasıyla1 bilim adamları ve ulusal hükümetler, tüm ülkelerin karbon salınımı hakkında detaylı bilgilere ulaşma fırsatına sahip olmuş ve verilerin şeffaf bir şekilde ele alınması içinde bulunduğumuz durumun ciddiyetinin farkına varılmasına neden olmuştur. Bunun yanı sıra, çevre politikalarının uluslararası arenada ön sıralara yerleşmesi, iklim değişikliği sonucu felaketle karşılaşacak ülkelerin de seslerini daha yüksek şekilde duyurmalarına olanak sağlamıştır.2 İklimsel sorunlara verilen önemin artmasının bir diğer nedeni ise, güvenlik konularına olan yaklaşımlardaki köklü değişikliklerdir. Zira, Soğuk Savaş yıllarında tüm dünyayı ilgilendiren yegâne güvenlik sorunu Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasında çıkabilecek olası bir nükleer savaşken, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle daha önce arka planda kalan tehlikeler gün ışığına çıktı. Bu bağlamda oluşan yeni güvenlik paradigmalarında, çevre güvenliğinin kapsamında olan iklim konularının yanı sıra, su ve doğal kaynakların muhafaza edilmesi gibi önemli konular da yer almaktadır.3 Bu nedenledir ki, çevre konuları üzerindeki ilk ciddi çok taraflı anlaşma olan ve 1985 yılında imzalanan, hidroflorokarbon salınımını sınırlamayı amaçlayan Viyana Sözleşmesi ve onun ekini teşkil eden Montreal Protokolü (1987) hayata geçirilmiştir. 1992 yılına gelindiğinde ise, Birleşmiş Milletler çatısında Rio’da bir “Dünya Zirvesi” yapılmış, sonrasında ise Kyoto’da (1998), günümüz çevre rejimini tayin etmekte olan ek protokol imzalanmıştır. 2013 itibariyle salınım kısıtlamalarıyla ilgili hükümleri yürürlükten kalkacak olan Kyoto Protokolü sonrası küresel iklim yönetimine yön verecek doyurucu ve geniş çerçeveli bir anlaşmanın anahatlarının belirlenmesi yolunda atılan ilk ciddi adım olarak tanıtılan Kopenhag İklim Zirvesi, uzun bir müzakere sonucu ortaya Kopenhag Mutabakatının çıkmasıyla sona ermiş, fakat arkasında uzun bir eleştiri listesi ve uluslararası kamuoyu açısından şiddetle hissedilen bir tatminsizlik bırakmıştır. Bu makalede ilk olarak Kopenhag öncesi iklim siyasetinin genel durumu kısaca resmedilecek, daha sonra da Mutabakat sonucu ortaya çıkan eleştiriler, karşı pozisyonlar belirtilip, Türkiye’nin konuyla ilgili pozisyonu da aktarılarak Kopenhag sonrası iklim siyasetinin gideceği yolla ilgili ipuçları verilecektir.
Kopenhag Öncesi Süreç ve Mutabakatın Detayları
İklim değişikliğini önleme çabalarına dair uluslararası siyaseti bir süreç ve Kopenhag Konferansını da bu sürecin bir parçası olarak düşünmek gerekir. Bu yüzdendir ki Kopenhag’ın başarısı ya da başarısızlığı kendinden önce yapılanlar göz önüne alınmadan tahlil edilemez. Üstelik, küresel çevre yönetimini sağlama çabaları arasında önemli bir yer tutan Kyoto Protokolünü incelemenin, iklim değişikliğiyle ilgili hedef belirleme ve belirlenen bu hedeflere ulaşabilme yolunda nelerin yapılabileceği hususundaki çalışmalara yön verebilecek nitelikte olduğunu da unutmamak gerekir. Bu yüzden Kopenhang Konferansını değerlendirmeden önce, Kyoto Protokolüne kısaca göz atmayı uygun gördük.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)’nin belkemiğini oluşturan Kyoto Protokolü, karbon dioksit (CO2) ve sera etkisine neden olan diğer gazların (Metan (CH4), diazot monoksit (N2O), hidroflorokarbonlar (HFCs), perflorokarbonlar (PFCs) ve kükürt heksaflorid (SF6)) salınımına kısıtlama getirilmesini öngörür. Protokolün dikkate değer diğer bir özelliği ise kendisinin de bir parçası olduğu UNFCCC’den hukuki anlamda daha bağlayıcı olmasıdır. 11 Aralık 1997’de imzalanan Protokol, 16 Şubat 2005’de yürürlüğe girmiştir. UNFCCC’nin resmi sitesine göre, halihazırda 184 ülke Protokole taraf olmuştur.4 2001’de imzalanan Marakeş Mutabakatı ile de Protokolün uygulanmasına dair kurallar belirlenmiştir.
Kyoto Protokolü iklim değişikliğiyle mücadele adına alınması gereken önlemleri ve iklim değişikliğindeki antropojenik etkinin sorumluluklarını ülkeler arasinda paylaştırmıştır. Protokole göre devletler; sanayileşmiş/gelişmiş ülkeler, yani Ek 1 ülkeleri (Annex I) ve gelişmekte olan ülkeler yani Ek 1’e dahil olmayan ülkeler (non-Annex I) olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. 1992‘de bu sınıflama yapıldığında Ek 1 ülkeleri, OECD üyeleri ve ekonomileri değişmekte olan ülkeler (Economies in transition, EIT ülkeleri: Rusya Federasyonu, Baltık ülkeleri, ve bazı Doğu Avrupa ülkeleri) olarak belirlenmiştir.5 Bununla birlikte, Ek 2 (Annex II) olarak bilinen diğer bir grupsa, Ek 1 ülkelerinin alt kümesi olup, sadece OECD üyelerinden oluşur. Ek 2 ülkelerinin asıl görevi, gelişmekte olan ülkelerin sera gazı salınımını azaltmaları için geliştirilecek çalışmaları finanse etmek ve bu ülkelere iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği olumsuzluklarla başetmelerinde yardımcı olmaktır.
Kyoto Protokolü, Ek 1 grubuna dahil olmayan gelişmekte olan ülkeler için hiçbir kısıtlayıcı karar getirmezken, sadece Ek 1 ülkeleri için karbon salınımının 2013 yılına kadar azaltılması ile ilgili hedefler koydu. Protokol 1990 yılındaki sera gazı salınımını referans alarak sanayileşmiş 37 ülke ve Avrupa Birliği’ne yönelik olarak sera gazlarının salınımının kısıtlanması için bağlayıcı hedefler belirlemişti. Protokole göre, Amerika %7, Kanada ve Japonya % 6 oranında sera gazı salınımda azaltmaya giderken, Avrupa Birliği %8‘lik azaltımı kendi içinde bölüştürmüştü. Buna göre Lüksemburg’un %28, Almanya ve Danimarka’nın %21, İngiltere’nin %12.5, ve Belçika’nın %7.5 oranlarında sera gazı salınımlarını azaltmaları; Fransa ve Finlandiya’nın %0‘lik oranla var olan sera gazı salınım oranlarını koruması; İsveç’in %4‘lük, İrlanda’nın %13‘lük, İspanya’nın %15‘lik ve Yunanistan’nın da %27‘lik oranlara kadar sera gazı salınımlarını artırabilmelerine karar verilmişti.6
Kyoto Protokolü yukarıda belirtilen rakamsal hedefleri koymakla birlikte, sunduğu esnek mekanizmalarla ülkelerin belirlenen hedeflere farklı yıllarda ulaşmasına imkan sağlamıştır. Kyoto’nun esnek mekanizmaları; emisyon ticareti (karbon marketi olarak da bilinir), Temiz Gelişim Tekniği (Clean Development Mechanism, CDM) ve Ortak Uygulama (Joint Implementation, JI) hem daha çevreci yatırım yapmayı hem de daha verimli çözümlere ulaşmayı mümkün kılmıştır. Emisyon ticareti, Protokolün 17. maddesinde belirtildiği üzere, Kyoto Protokolü’nü imzalayan ve yürürlüğe koyan ülkelere, yani Ek B (Annex B) ülkelerine ayrılan emisyon hakkının bu ülkelerce ticaretinin yapılabilmesi prensibine dayanır. Temiz Gelişim Tekniği ise; Protokolün 12. maddesi gereği emisyon azaltımına gitmesi zorunlu olan bir Ek B ülkesinin, gelişmekte olan herhangi bir ülke için emisyon azaltımı ile ilgili projeler hazırlayıp teknoloji aktarması yoluyla kendi üzerine düşen emisyon azaltımı zorunluluğunda indirime gidilmesi mantığıyla çalışır. Geliştirilen projeler karşılığında, her biri 1 ton karbon dioksit değerinde, sertifikalı emisyon azaltımı kredisi (Certified Emission Reduction Credits CER), projeyi geliştiren ülkeye tahsis edilir. Böylelikle, direkt emisyon azaltımını tercih etmeyen gelişmiş ülkeler bu zorunluluklarını teknoloji aktarmıyla da yerine getirebilirler. Son olarak, Ortak Uygulama da Temiz Gelişim Tekniği gibi ülkelerin emisyon azaltma yükümlülüğünde başka ülkelere projeler geliştirmesiyle indirime gidilmesini sağlar. Proje geliştiren ülkelere, yine her biri 1 ton CO2 değerinde emisyon indirimi kredisi (Emission Reduction Units ERUs) verilir. Temiz Gelişim Tekniği’nden farklı olarak Ortak Uygulama’da, Ek B ülkeleri gelişmekte olan ülkeler için değil, diğer Ek B ülkeleri için emisyon azaltma projeleri geliştirmelidir. Görüldüğü üzere, Kyoto salt hedef belirlemek yerine emisyon ticareti ve teknoloji transferi yoluyla esnek çözümler sunarak emisyon oranlarını azaltmaya çalışırken eşitlik ilkesini koruma ve Protokolün taraflar üzerindeki bağlayıcılığını artırma yoluna gitmiştir. Fakat belirlenen yenilikçi projelerin ve emisyon hedeflerinin ne kadarının gerçekleştirildiği ve 2013’e kadar ne kadarının gerçekleştirebileceği başlı başına incelenmesi gereken ve maalesef Kyoto’nun prensiplerini anlatırken kullandığımız iyimser tondan mahrum kalacak olan farklı bir konudur.
Kyoto’nun teknik özelliklerinden uzaklaşıp, Protokolün oluşturulma sürecine bakarsak, bu şekilde bağlayıcı hedefler koyma ihtiyacı, küresel karbon dioksit birikiminin belirli limitleri aşması sonucunda (IPCC’nin Dördüncü Değerlendirme Raporu ve Stern Review’e göre bu limit 2050 yılına kadar 450-550 ppm’dir) oluşacak felaket boyutundakı sonuçların gerçekleşebilirliğine dair mutabakata varılmasından kaynaklandı.7 Yine de gerek Kyoto’da gerekse Kopenhag’da alınan kararların felaket senaryolarını önleme hususunda yeterince etkili olmaması düşündürücüdür. Çevre yönetimi konusunda uzmanlaşan Peter M. Haas’ın da belirtiği gibi iklim değişikliğiyle mücadele için koyulması gereken hedefler, Kyoto’nun koyduğu hedeflerin çok yukarısındadır, ki Kyoto’nun koyduğu hedeflere bile tam anlamıyla ulaşılamamıştır. Öyleki OECD ülkelerinin sera gazı salınımı 1991/1992 referans yılındaki değerleri aşmıştır ve büyük olasılıkla artmaya da devam edecektir. 8 Bununla birlikte, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler de hızlı ve kirli sanayileşmeleriyle sera gazı salnımındaki artışa ortak olmuşlardır. Kyoto Protokolünün süresi bu olumsuz tablo eşliğinde dolarken, yeni ve çok daha bağlayıcı şartlar öne sürebilecek bir uluslararası anlaşmaya duyulan ihtiyaç günden güne artmaktadır.
İşte bu şartlar altında toplanan Kopenhag Konferansı’nın Kyoto’nun prensiplerinin ötesine geçmesi ve çok daha etkili gözetim mekanizmaları getirmesi bekleniyordu. Bu beklentileri ve Mutabakatın uyandırdığı yankıları ilerleyen bölümlerde detaylarıyla inceleyeceğiz, fakat; öncelikle ABD, Çin, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’nın hazırladığı Kopenhag Mutabakatı’nda varılan kararlara değinmekte fayda var. IPCC’nin Dördüncü Değerlendirme Raporu ışığı altında küresel ısınmadaki artışın 2 derecenin altında tutulması kararı, mutabakatın belki de en çok dikkat çeken maddesidir. Bununla birlikte gelişmekte olan ülkelere, emisyonlarını azaltmaları ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesine uyum göstermeleri halinde iklim değişikliğine uyum sağlayabilmeleri için yeterli miktarda finansal kaynak ve teknoloji aktarılması da kararlaştırılmıştır. Gelişmiş ülkelerin 2020 yılına kadar yıllık toplam 100 milyar Amerikan dolarını bu amaç için toplamaları hedef alınmıştır. Ayrıca, UNFCCC’nin finansal kanadını yönetecek, gelişmekte olan ülkeler için oluşturulan projeleri, programları, finansal ve teknolojik aktarımları destekleycek Kopenhag Yeşil Çevre Fonu’nun kurulması için anlaşma sağlanmıştır. Bunlara ek olarak ağaçlandırma yoluyla emisyonu azaltma fikri de Mutabakatta yer bulmuş ve bu konuyla ilgili REDD-Plus9 da dahil etkili çalışmaların artmasının önemi vurgulanmıştır. Mutabakat 2020 yılına kadar belirlenecek emisyon azaltımı hedefleri konusunda Ek 1 ülkelerine esneklik tanımış, ülkelerin kendi karbon emisyon hedeflerini belirlemeleri için 31 Ocak 2010’a kadar mühlet vermiştir. Fakat John Vidal’ın Guardian gazetesindeki makalesine göre, mühletin dolmasına 10 gün kala 192 ülkeden sadece 20’si emisyon hedeflerini bildirmiştir.10 Ülkelerin zamanında resmi emisyon hedeflerini belirleyip bildirmelerindeki gönülsüzlükleri üzerine Birleşmiş Milletler İklim Şefi Yvo de Boer, belirtilen mühletin esnekleştiğini açıkladı. De Boer, ayrıca, ülkelerin Mutabakatı imzalayarak hukuki bağlayıcılığı olan hedefleri üstlenmelerinin beklenmediğini, sadece ülkelerin konuyla ilgili niyetlerini bildirmelerinin istendiğini de ekledi.11 Hedef koymadaki bu esneklik, Mutabakat’ın yürürlüğe girmesiyle ilgili değerlendirmenin 2015’e kadar tamamlanması kararında da görülmekte. Küresel ısınmanın her geçen gün ciddiyetini artırması sonucunda iklim değişikliğiyle mücadele için çok daha hızlı ve etkili kararlar alınıp uygulanması beklenirken zirve sırasında ve Mutabakat sonucunda oluşan bu esnek hava ucu açık yeni bir süreci başlatmıştır.
Kopenhag Küresel İklim Yönetimi Sürecinin Neresinde?
Avrupa Konseyi iklim değişikliği raportörü John Prescott, Kopenhag İklim Konferansı ile ilgili yaptığı değerlendirmede Rio-Kyoto-Kopenhag zinciriyle ilgili birçok yorumcunun da dile getirdiği öngörülmüş bir umutsuzluğa dikkat çekerek şöyle diyordu: “Kyoto’da hukuki olarak bağlayıcı bir anlaşmaya nasıl varamadıysak, Kopenhag’da da varamayacaktık.”12 Prescott’un dikkat çektiği ve diğer birçok ekosiyasetçi ve yorumcunun da iklimsel intihar olarak yorumladığı, karbon emisyonu indirimlerinde hukuki bağlayıcılığı olan bir anlaşmaya imza atılmaması, Kopenhag’ın, iklimsel anlamda geri dönülemeyecek bir yola girmeden önceki son durak olarak idealize edilen imajına büyük bir darbe vurdu. Bu başarısızlık en başta, iklim politikaları konusunda bayrağı taşıyan Avrupa Birliği’nin tepkisini çekti. Özellikle kamuoyu ve basın tarafından, Kyoto’nun eksiklerini tamamlayacak ve başta ABD ile Çin olmak üzere karbon emisyonunda başı çeken ülkeleri dizginleyebilecek bir anlaşmaya ulaşılması konusunda büyük bir baskı altında tutulan Avrupa devletleri, konferanstan kendileri adına çok küçük sayılabilecek bir galibiyetle ayrıldılar. Alman Çevre Bakanı Norbert Röttgen’in “büyük bir hayalkırıklığı”13 olarak adlandırdığı zirveninSüddeutsche Zeitung’un deyimiyle bir “Utanç, komedi ve facia,”14 haline gelmesini önleyen tek maddeler, küresel ısınmanın 2 dereceden fazla artmasını önlemeye yönelik alınan karar ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik gelişimine sekte vurmamak amacıyla oluşturulmasına onay verilen yardım fonu oldu. Fakat, iklim değişikliği sorununun genel çerçevesi göz önüne alındığında mevzubahis iki maddenin anlaşmaya dahil edilmesinin ancak küçük bir zafer olduğunu söylememiz lazım.15 Her ne kadar karbon salımını konusunda başı çeken Çin ve ABD, iklimsel düzeni korumaya yönelik daha aktif birer politika izleyeceklerinin sinyallerini verseler de, Kopenhag’da ortaya çıkan çıkmazların ve daha kapsayıcı bir anlaşmanın imzalanmasını engelleyen noktaların iki ülkenin nevi şahsına münazır siyasi ve uluslararası konumlarından kaynaklandığını belirtmekte fayda var. Konferanstan önce, iklim konusuyla ilgili gelişmiş ve gelişen ülkeler arasında “temel bir perspektif açmazı” olduğunu belirten ABD Başkanı Barack Obama, başta Çin ve Çin’in arkasına takılan ülkelerin sorumluluk almasını sağlamaya çalışırken, bir yandan da Amerikan endüstrisini korumaya yönelik maruz kaldığı yoğun iç baskı sonucu birçok noktada tıkanma yaşadı. Bu noktalar arasında en dikkat çekenlerden bir tanesi, ABD’nin 2020’ye kadar karbon salımınında sadece %17 indirim önermesi oldu.16 ABD’nin zaman zaman meydan okur bir tavır takındığı Çin ise görüşmelerde çok daha sert ve inatçıydı. Sadece kendi çıkarlarını ilgilendiren konularda değil, endüstrileşmiş Batı devletlerinin kendi aralarında tartışacakları emisyon azaltımı maddelerine bile müdahele eden Çin,17 bir yandan hızla gelişen ekonomisinin olası bir bağlayıcı anlaşmayla baltalanmasını önlemeye çalışırken bir yandan da tarihsel ve coğrafi açıdan dezavantajlı durumda bulunan Üçüncü Dünya devletlerin sözcüsü konumuna geldi. Çin’in bu yeni rolünü, özellikle Afrika ülkeleriyle gerçekleştirdiği ve gittikçe yoğunlaşan ticari aktivitelerini göz önüne alarak özgecil sebeplerle benimsediğini iddia etmek gerçekçi olmamakla birlikte, dikkat çekici bir başka nokta olarak uluslararası oturumlarda seslerini yükseltmeleri yakışıksız görünen birçok küçük devletin, herhangi bir büyük gücün uyduluğunu redderek cesur çıkışlarda bulunduğunu da not etmek gerekir. Bu bağlamda bazı Afrika devletlerinin Kyoto Protokolü’nü terk etmesi durumunda kaynaklarını Çin’e kapatacakları yönündeki kapalı tehditleri,18 yenilenmekte olan iklim yönetiminde güç dengesinin alışılagelmiş pozisyonlardan farklı olarak çok daha fazla aktör, bölge ve rasyoneli kapsadığını göstermektedir. Bütün bunlar göz önüne alındığında Kopenhag’ın bir başarısızlık mı yoksa yeni başlayan bir sürecin ilk adımı mı olduğuna dair görüşler, farklı temel dünya görüşleri ve beklentiler etrafında şekillenmekte. Şurası bir gerçek ki bilimsel verilerle desteklenen iklimsel cehennemin yaklaşmakta olduğuna dair korkutucu tez, Kopenhag’daki liderleri temsil ettikleri halklar kadar endişelendirememiştir. Her ne kadar İngiliz Enerji ve İklim Değişikliği Bakanı Ed Miliband konferanstan önce “olası bir başarısızlığın felakete yol açacağını” iddia etse de,19 başta ABD ve Çin olmak üzere hukuki bağlayıcılık ilkesinden özenle kaçınan devletler küresel bir sorunu iç politikalarının ve kısa süreli ulusal çıkarlarının gölgesinde değerlendirmeye devam etmişlerdir. Üstelik bu algılama, Kyoto’da olduğu gibi küresel ısınmaya dair bilimsel tezlerin doğrululuğunun bile tartışıldığı bir ortamda değil, felaket senaryolarının en başta devletler tarafından kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından dile getirildiği, bilimsel verilerin artık reddedilemeyecek bir noktada kabul gördüğü bir dönemde egemenliğini devam ettirmektedir. Ulusal çıkar paradigması ve bunun global siyasete vurduğu darbeyle ilgili tartışmalar başka bir makalenin konusu olmakla birlikte, konuyla alakalı olan nokta şudur ki kısa süreli ekonomik çıkarlar Kopenhag’da bir kez daha uzun dönem küresel çıkarlara tercih edilmiştir. Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise, aynı ulusal çıkar paradigmasının yıkıcı iklim değişikliklerinden birinci elden etkilenecek birçok Üçüncü Dünyası için ekonomik çıkarlardan veya seçmenleri memnun etme kaygısından çok daha ciddi anlamlar taşımakta olduğunu görüyoruz. Zirvede, bu bağlamda yaşanan en dramatik gelişmelerden biri, kuşkusuz Tuvalu’nun 2 derece olarak kabul edilmesi öngörülen sıcaklık değişimi barajının 1,5 dereceye indirilmesi yönündeki önergesiydi. Deniz seviyesindeki ufak artışların bile kritik sonuçlara yol açabileceği bu ada ülkesinin cesur teklifi fosil yakıt tüketimine karşı her türlü kısıtlamayı bloklamayı otomatik bir eylem haline getiren Çin, Hindistan ve Suudi Arabistan tarafından veto edildi.20 Çin’in önderliğinde başta Sudan olmak üzere birçok fakir ve/veya gelişmekte olan ülkenin, iklim görüşmelerinin Batı emperyalizminin bir başka versiyonu haline geldiği yönündeki iddiasını bir de bu örneğin ışığı altında incelemekte fayda var. Batının sözkonusu ülkelerle ilgili olarak çoğu zaman yüzeysel olarak gösterdiği kaygı ve yardımseverliğin çevre ve iklim müzakerelerinde tavan yapması birçok fakir ve/veya gelişmekte olan devlet tarafından pek hoş karşılanmıyor. Bunun nedenlerini, iklim değişikliğiyle mücadeleyle ilgili programların daha çok Batılı –özellikle de Kuzey Avrupalı, devletler tarafından Batı standartlarına göre şekillendirmesi, az gelişmiş devletlerin çıkarlarının ikinci plana atılması ve gene bu devletlerin müzakere sürecinde radikal ölçüde söz hakkına sahip olamaması olarak sıralamak mümkün.21 İngiltere önderliğinde az gelişmiş ülkeler için oluşturulan yardım fonu gibi etmenler her ne kadar iki kürenin yakınlaşması için birer adım olsa da, Güney’in sömürü, Kuzey’in ise inatçılık olarak yorumladığı algılama ve ulusal çıkarların birincilliği sorunları kapsamlı ve herkesi memnun edecek bir çözümün ortaya çıkmasını engelliyor. Bütün bunlar bir yana, şu ana kadar yansıttığımız bu olumsuz Kopenhag resmine katılmayanlar da var. Sivil toplum örgütleri ve basının gittikçe artan bir şiddetle vurguladığı “başarısızlık” etiketine rağmen, Kopenhag’ı uzun süreli çevre müzakerelerinin başarısı için atılmış bir adım olarak gören ve “hiç yoktan iyidir” mentalitesiyle karşılayan bu kesimin içinde, şaşırtıcı olmayan bir şekilde mutabakatı hazırlayan devlet adamları da yer almakta.22 Konunun hükümet boyutundan sivil boyutuna geçiş yaptığımızda ise Kopenhag’ın beklentileri tam olarak karşılamadığı ama gene de bazı konularda önemli adımların atılmasına önayak olduğu görüşünü savunan çok sayıda isim var. Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Martin Rees, Çin ve Hindistan’ın mutabakata dahil olmasının önemine değinirken, oluşturulan yardım fonu ve ormancılık ile ilgili yaşanan gelişmelerin altını çizmekte.23 NASA’da görevli bilimadamı Gavin Schmidt, Kopenhag’da en azından daha önce konuşulmayan iklim sorunlarının masaya yatırıldığını belirtirken, Oxford Üniversitesi profesörü Dr. Myles Allen da 2 derece hedefine ulaşılması yönünde şu anki yöntemlerin yetersiz kaldığının anlaşılmasının başlı başına iyi bir sonuç olduğunu yinelemekte.24 Bu ve benzer görece olumlu yorumların birçoğunun Kopenhag’ın tam anlamıyla başarılı olduğunu vurgulamadığını ve olumlu cümlelerin devamında bir çok “ama”ın yer aldığını söylersek, mutabakatın gerçekleştirme yetersiz kaldığı yeniliklerin küresel iklim politikaları açısından ne derece önem taşıdığını daha rahat anlayabiliriz.
Kopenhag Zirvesi Bağlamında Türkiye ve Çevre Konuları
Türkiye’nin çevre sorunlarını ve çevre siyasetini yeterince önemsemediğine üzüntüyle tanık oluyoruz. Bu konudaki ihmalin etkileri ekolojik etkileri de kaygı verici oranlarda artmakta. Öyle ki, yapılan ölçümlere göre, Türkiye’de 1990-2007 yılları arasında sera gazı salınımında %136’lık bir artış yaşanmıştır. Öte yandan, Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen Türkiye’nin üyelik amacıyla attığı adımlarda, çevre konuları da engel teşkil etmektedir. Zira, yapılan hesaplamalara göre Türkiye’nin, Avrupa Birliği müktesebatının çevre faslına uyum sağlayabilmesi için yaklaşık 58 milyar avro harcaması gerekmektedir. Kısacası, Türkiye’nin çevre konularında ciddi bir zaafı bulunmaktadır. Ancak, Türkiye’nin yavaş da olsa iklim değişikliğinin önüne geçme ve amacıyla, geçtiğimiz yıl içinde bazı olumlu adımlar attığını da söyleyebiliriz. Öncellikle, Türkiye, geç de olsa Şubat 2009’da Kyoto Ek Protokolünü onaylamış ve aynı yılın Ağustos ayından beri de Protokole resmen taraf olmuştur. Ayrıca, 2009 Eylül ayında, Türkiye, yeni Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi’ni yayınlamıştır. Bu belgede Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda çözüm sürecine dahil olması yönünde irade belirtilmiş ve bunun nasıl gerçekleşeceğine dair enerji sektöründe, sanayide, ulaştırmada ve eğitimde; kısa, orta ve uzun vadeli hedefler belirlenmiştir. Bunların arasında enerji sektörünün sera gazı salınımında 2020 yılına kadar %7’lik bir azalmaya gidilmesi hedeflenmiştir. Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesinde yer alan sera gazı emisyonlarındaki %7’lik rakamın, Enerji Bakanlığının projeksiyonları göz önünde bulundurularak, %11’e kadar çıkarılabileceğini belirtmiştir.Türkiye’nin Kopenhag Zirvesine Başmüzakereci olarak gönderdiği Büyükelçi Mithat Rende’nin, Zirve’de bu rakamları teklif etmesi mümkündü. Ancak, Kopenhag’da bağlayıcı bir karar çıkmayınca, Türkiye de emisyonların azaltılmasıyla ilgili herhangi bir vaatte bulunmadı.
Kopenhag’ın Sonrası...
Süregelen iklim değişikliği fenomeninin ekolojik boyutları artık sadece bilimadamlarının raporlarında yer alan birer tahmin değil, gündelik hayatımızı ilk elden etkilemeye başlayan bir tehdit haline geldi. Bu sorunun uluslararası siyasi arenadaki yansıması ise şu ana kadar tehditin büyüklüğüyle orantılı olmadı. Hukuki bağlayıcılığın doyurucu bir şekilde uygulanamadığı Kyoto Protokolünün ilk aşamasının vadesinin dolmasına kısa bir süre kala, Kyoto sonrası iklimsel yönetimi düzenleyecek müzarekereler serisinin ilk adımı olan Kopenhag Zirvesinde de ekolojik tehlikeyi katastrofik ölçülere ulaşmadan frenleme yönünde bağlayıcı ve kapsamlı bir hukuki metin ortaya çıkmadı. Şüpheciler ve kapsayıcı bir iklim anlaşması sonucu çıkarları doğrudan etkilenecek gruplar dışında, iklim değişikliğinin ciddiyeti hususunda büyük bir konsensun oluştuğu şu dönemde, hala bir bağlayıcı anlaşma yaratamamak uluslararası siyaset açısından büyük bir başarısızlıktır. Bununla birlikte, anlaşma sonucu oluşacak yeni iklim yönetiminden göreceli olarak zarar görmesi mümkün olan ve az gelişmiş ülkeler gibi yeni bir yönetimin gerektireceği idari ve ekonomik kapasiteye sahip olmayan ülkelerin kaygılarına da kulak vermek zorundayız. Kopenhag sonrası bir kez daha ortaya çıktı ki Batı kulislerinde inşa edilen ve az gelişmiş ülkelerin kıstaslarını dikkate almayan bir anlaşmanın geçerlilik kazanma şansı yok. Fakat, meşru kaygılar bir kenara, kısa dönem ekonomik çıkarlar nedeniyle küresel bir anlaşmayı dinamitleyen her türlü girişime de dur demek, en az çokyönlü bir görüşün kabul edilmesi ve uygulanması kadar önemlidir. Kopenhag sonrası uluslararası iklim yönetiminde ciddiyetle incelenmesi gereken konuların başında Batı-dışı insiyatiflerin desteklenmesi, az gelişmiş ülkelerin tavsiye ve isteklerinin dikkate alınması ve ulusal ekonomik çıkarların küresel çıkarların önüne geçmesini önleme amacıyla doyurucu mekanizmalar ve forumların geliştirilmesi yer almalıdır.
1 Bu konuda birçok kaynak olmasına rağmen, meşruiyet açısından Birleşmiş Milletler ve ulusal hükümetlerin de sıkça kullandığı bir kaynak olarak Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarına göz atılabilir.
2 Buzulların erimesiyle artacak su seviyesinden en çok etkilenecek, belki de, haritadan silinebilecek ülkelerden biri olarak görülen Tuvalu’nun Kopenhag’daki etkinliğine ilerleyen satırlarda değineceğiz.
3 Alexandros Papaioannou, “Delivering Climate Security,” Delivering Climate Security: Official COP15 Side Event, 17 Aralık 2009.
5 Şubat 2009‘da Protokole katılan Türkiye Ek 1 grubuna dahil olmakla birlikte, özel Conferences of Parties (COP) kararına tabidir ve sera gazı emisyonunu azaltma kararına tabi tutulmamıştır. Ayrıca, Türkiye, 2001’de kendi isteğiyle, ekonomisinin hala gelişmekte olduğu gerekçesiyle Ek 2 grubu ülkeler kategorisinden çıkartılmıştır.
6 Mustafa J. Babiker ve Richard S. Eckaus, “Rethinking the Kyoto Emissions Targets,” MIT Joint Program on the Science and Policy of Global Change Report No. 65, 9 Ağustos 2000.
7 IPCC’nin Dördüncü Değerlendirme Raporu ve the Stern Review’e göre sera gazı salınımını bu limitten aşağıda tutmak için, 2050 yılına kadar, şu anki sera gazı salınımında %50-85 oranlarında azaltılmaya gidilmesi gerekmektedir. Bkz. Peter M. Haas, “Climate Change Governance After Bali,” Global Environmental Politics, Vol: 8, No: 3 (Ağustos 2008): 1.
9 REDD-plus Reducing Emissions from Deforestation and Forest Degradation, ormanların tahrip edilmesi ve yok edilmesi sonucu oluşan emisyonu azaltma çalışmaları olarak tanımlanabilir. Gelişmekte olan ülkelerdeki orman tahribatını önlemeleri koşuluyla gelişmiş ülkeler REDD kredisi kazanır. Böylelikle, REDD hem emisyon azaltımı hem de doğal kaynakların korunmasını öngörür.
10 John Vidal, “UN drops deadline for countries to state climate change targets,” Guardian, 20 Ocak 2010.
12 Adam Vaughan ve Adam David, “Copenhagen climate deal: Spectacular failure - or a few important steps?,” Guardian, 22 Aralık 2009.
13 “China does not want to lead, and the US cannot,” Norbert Röttgen ile röportaj, Der Spiegel, 28 Aralık 2009.
14 Dietmar Henning, “Great powers sacrifice climate on the altar of profit,” World Socialist Web Site, 21 Aralık 2009.
15 Özellikle de ısınmanın 2 derecenin altında tutulması için bağlayıcı bir anlaşmanın sine qua non olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var.
17 Mark Lynas, “How do I know China wrecked the Copenhagen deal? I was in the room,” Guardian, 22 Aralık 2009. İngiliz Enerji ve İklim Değişikliği Bakanı Ed Miliband, Çin’in olumsuz tavrının altını çizerken sert cümleler kullanmış ve Çin için “dünyayı fidye olarak kullanarak Kopenhag anlaşmasını kaçırmaya çalışıyor” demişti. Bkz. John Vidal, “Ed Miliband: China tried to hijack Copenhagen climate deal,” Guardian, 20 Aralık 2009.
18 Suzanne Goldenberg, Toby Helm ve John Vidal, “Copenhagen: Key players and how they rated,” The Observer, 20 Aralık 2009.
20 Patrick Martin, “US takes hard line against poor nations, China,” World Socialist Web Site, 11 Aralık 2009.
21 Peter J. Anderson, The global politics of power, justice and death: an introduction to international relations, (Londra: Routledge, 1996): 87.
22 Kopenhag mutabakatı için “ilk adım” nitelemesini kullanmanın en büyük sakıncalarından biri, halihazırda Kyoto gibi büyük oranda “geçiştirilmiş” bir protokolle içselleştirilmiş iklim politikası görüşmelerinin daha uzun süreler sürüncemede kalmasına neden olabilecek bir belirsizlik içermesidir. Bu noktada konuyla ilgili önde gelen bilim adamlarından James Hansen’ın şu sözlerini hatırlamakta fayda var: “[Kopenhag’da] kapsamlı bir anlaşmaya ulaşılmadığı sürece hiçbir anlaşma yapılmasa da olur. Çünkü Kopenhag da Kyoto gibi olursa ve insanlar bunu böyle kabul ederse, sadece mekanizmaların, maddelerin içeriğinin ve sorumluluklarının ne olduğuna karar vermek için yıllar harcanacak.” Bkz. Peter Symonds, “Copenhagen Climate Summit: The gulf between rhetoric and reality,” World Socialist Web Site, 7 Aralık 2009.
23 Vaughan ve David, “Copenhagen climate deal: Spectacular failure - or a few important steps?.”
|
|
 |