Avrupa Birliği-Tartışma

FPI, 4 Temmuz 2003

Seyfi Taşhan

Bu gün Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerini tartışacağız. Bu salonda bulunanları tanıtmak istiyorum. Profesör Ali Karaosmanoğlu, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, aynı zamanda Dış Politika Enstitüsü üyesi. Emekli büyükelçi Oktay Aksoy, Dış Politika Enstitüsü üyesi. Emekli büyükelçi Reşat Arım, Dış Politika Enstitüsü üyesi. Ve Profesör Atilla Eralp, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve Dış Politika Enstitüsü üyesi. Böylece Dış Politika Enstitüsü üyeleri olarak Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkilerinin geleceğine bakacağız. Ve ilk konuşmayı Atilla Eralp yapacak. Buyurun Sayın Atilla Eralp.

Atilla Eralp

Teşekkür ederim Sayın Başkan. Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri tekrar çok önemli bir dönemece giriyor. Uzun zamandır sorunlar yaşıyoruz  Avrupa Birliği ile, fakat şimdi çok önemli bir yıl var önümüzde. Önümüzdeki yıl Türkiye Avrupa ilişkilerinin belirleneceği bir yıl olacak. Baktığımız zaman önümüze şöyle bir saptama yapabiliriz. Belki de geçmişten gelen bir saptama. Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri çok sorunlu bir şekilde devam etti kimi zaman. Daha yavaş bir kulvar ilişkisi vardı. Fakat daha da önemlisi olan belirsiz bir takvim vardı kimi zaman. Bu takvim Kopenhag zirvesinden sonra biraz belirginleşmeye başladı ama henüz tam belirginleşmiş bir takvim yok. Bu yüzden de önümüzdeki yıl bu takvimin artık belirginleşmesi lazım ve Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin artık hayali bir proje olmaktan çıkıp siyasi olarak mümkün olan bir proje haline dönüştürülmesi lazım. Zannedersem önümüzdeki dönem açısından en önemli konu artık Avrupa Birliği projesinin mümkün olan bir proje haline dönüşmesi lazım. Bunun için de en yakın zamanda müzakerelere başlamak lazım. Müzakerelere başlamanın zeminini oluşturmak ve ondan sonra müzakerelere başlamak lazım. Diğer ülkelerle de karşılaştırdığımız zaman bu süreçleri müzakerelere başlamak için bir stratejinin oluşturulması lazım. Her ülke  Avrupa Birliği ile ilişkilerinde strateji oluşturmuştur. Türkiye’de bu stratejiye baktığımız zaman Avrupa Birliği stratejisinin belirsiz olduğunu görüyoruz. Yani her zaman Avrupa Birliği’ne önem veriyoruz ama bu önem vermemizi nasıl bir şekilde çözeceğiz nasıl mümkün olacağa dönüştüreceğiz bu açıdan strateji oluşturmak lazım. Geçmişe yönelik bakarsak, özellikle de Helsinki zirvesinden sonra yapılanlara, Helsinki zirvesi ile Kopenhag zirvesi arasındaki üç yıllık döneme bakarsak Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin stratejisinin nasıl oluşturulmadığını, nasıl oluşturulamadığını gözlemek mümkün. Neden bu mümkün? Çünkü Helsinki’de çok önemli bir karar verildi. Türkiye aday noktasına geldi. Türkiye katılım ortaklığı ilişkisi içine alındı. Ondan sonra hepimizin beklediği bu ilişkilerin hızlanması, bir işbirliğinin oluşmasıydı. Fakat o dönem, ki üç yıllık çok önemli bir dönemdi çünkü o dönem birçok ülke Avrupa Birliği ile ilişkilerini çok önemli aşamalara getirdiler, müzakerelerde ilerlediler ve artık üye noktasına geldiler o dönemin sonunda. Türkiye ise Helsinki’den sonraki iki yılı hemen hemen boşuna geçirdi. Yani siyasi kriterleri yerine getirmek için bazı çalışmalar yapıldı ama bu çalışmalar bir türlü hızlanamadı. Sonra hepimizin bildiği gibi 2002 yılında hızlanmaya başladı ama gecikilmiş bir şekilde hızlandı. Sonra da çok hızlandık esasında. Meclisin önemli kararı ile reform çalışmaları geçti ve son altı ay içinde de çok hızlandık. Ama biraz geç kalmış olduk. Şimdi geriye döndüğüm zaman ben şöyle bir şey dikkatimi çekiyor. Siyasi kriterleri yerine getirmek için yavaş davranılıp sonra gecikerek hızlandık ama öbür yandan da siyasi kriterlerle çok önemli konu olan Kıbrıs konusu bir araya geldi sonunda. Kopenhag’a yaklaşırken bütün konular bir araya geldi. Bütün bu konular bir araya geldi ve içinden çıkılamaz bir noktaya doğru ilerledik ve Kopenhag’da da bunun içinden çıkılamadı. Kopenhag’dan sonra ortaya çıkan karar sonucu iki yıllık bir dönem kazanıldı. Bu iki yıllık dönemin yine altı ayı geçti ama altı ayı bizim istediğimiz kadar hızlı bir şekilde geçmedi. Zaman fazla diye düşünürken zaman yine azaldı. Baktığımız zaman önümüzde bir yıllık bir süre var çünkü bu ilişki önümüzdeki haziran ayında, artık 2004 haziran ayında netleşmeye başlayacak. Bu çerçevede baktığımız zaman önümüzdeki bir yılın çok iyi değerlendirilmesi lazım. Ne açıdan iyi değerlendirilmesi lazım? Siyasi kriterlerin yerine getirilmesi için yapılacak çalışmalar açısından çok iyi değerlendirilmesi lazım. Burada artık zamana bırakılacak durumumuz yok. Yani bu siyasi kriterleri yerine getirmeyi en kısa zamanda halletmek ve uygulama açısından da ciddi ilerleme sağlamak lazım. Bunu zannedersem hatta bir, bir buçuk yıllık süreye de yayamayız artık. 2003 yılında bu meseleleri çözebilmemiz lazım. 2003 yılı ilerleme raporunda bunlarla ilgili olumlu değerlendirmelerin olması lazım.

Seyfi Taşhan

Atilla Bey, sözünüzü keseceğim ama kusura bakmayın. Bütün bunların yapılması bir irade gerektirir. Bu irade Türkiye’nin kamuoyunda, devlet yapısında, bürokrasisinde tam bir şekilde tecelli etmiş gibi gözüküyor mu size?

Atilla Eralp

Bana gözükmüyor. Zaten sorunlardan yavaşlık dediğim meselenin de kaynağında da bu var. Yani siyasi irade olsa tam manasıyla o zaman hızlanmak mümkün. Sorunlardan en önemlisi bu siyasi iradenin şekillenmemesi. Bakıldığı zaman şöyle bir karşılaştırma yine yapabiliriz. Geçmiş hükümet döneminde siyasi arenasında çok daha büyük sorunlar vardı. Koalisyon hükümeti parçalanmıştı ve Avrupa Birliği projesi çok ortada kalmıştı. Orda hepimizin bildiği gibi sonunda Meclis’in iradesi ile reform konusunda adım atıldı. Şimdi bakıldığı zaman hükümette irade gözüküyor ama hükümeti yansıtan AKP içinde, parti içinde tam manasıyla bir irade var mı? Bunu tartışmak lazım. AKP’nin içine Avrupa Birliği projesi tam manasıyla sinmiş midir? Tüm üyeleriyle bunu kabullenmişler ve bu anlamda mesafe kazanmak istiyorlar mı? Tabii orda bir soru işareti var. Ama liderliği en azından, partinin liderliğinin bunu benimsediğini görüyoruz. Meclise baktığımız zaman CHP için de bu önemli bir proje olmalı ama CHP’nin de yeteri kadar buna ağırlığını ne yazık ki koymadığını gözlüyoruz. Yani CHP için çok önemli olması gereken projede bana göre CHP’nin bu alanda ağırlığını koymadığını gözlüyoruz. Bu açıdan bir sorun var gibi geliyor ama zannedersem Meclis’in iradesi AKP ve CHP açısından baktığımızda olumlu yönde olacaktır. Sizin de dediğiniz gibi, tabii bunu daha geniş bir siyasi irade açısından düşündüğümüz zaman sivil ve asker dengesi açısından orda sorunlar var. Yani sivil ve asker yongası bunu tam manasıyla benimsemiş, uygulama açısından çünkü uygulamada özellikle sivil bürokrasinin rolü birçok açıdan çok önemli olacaktır. Uygulamanın da hızlanması lazım. Buralarda sorunlar var ama buralarda zannedersem artık meseleye baktığımız zaman bu konu ile ilgili kararların da artık verilmesi lazım. Yani iç açıdan da sadece Avrupa Birliği açısından değil Türkiye açısından da bu önemli bir proje ise bununla artık çok zamanımız yok. Yani meseleyi bu şekilde de düşünmek lazım. Ben eskiden daha çok zamanımız var diye düşünüyordum. Dolayısıyla siyasi irademiz var yok, bunları zamana yayabiliriz. Şimdi zannedersem siyasi iradenin de bu yıl ve önümüzdeki yıl şekillenerek bu meseleye ağırlığını koyması lazım.

Seyfi Taşhan

Benim söylemek istediğim şey şu: siyasi kriterler bakımından söylediğiniz çok doğru yalnız siyasi kriterlerde iki temel nokta var. Bu özgürlüğün kısıtlanması meselesi var. Şimdi özgürlüğün önündeki engellerin kaldırılması Avrupa Birliği’nin temel şartları. Tabii bunlar ülkenin bütünlüğünün bozulmaması, demokratik sistemin engellenmemesi gibi konular. Burada Türkiye’nin tehdit algılamaları, Türk toplumunun tehdit ile Avrupa Birliği’nin talepleri arasında bir uyumsuzluk var gibi gözüküyor. Yani bu uyumsuzluk ileri sürülüyor Türkiye’de. Şimdi burada çok önemli bir konu bu. Acaba gerçekten böyle bir uyumsuzluk var mı? Bunu araştırabilir miyiz? Reşat Bey sizin bu konuda bir düşünceniz var mı?

Reşat Arım

Bence artık bu işin şakası bitmiştir. Yani işi ciddi bir şekilde bağlamamız gerekiyor. Bu bizim 40 yıldır devam eden bir projemiz. Bunun için de Kopenhag kriterleri var. İşte bu da 10 senedir falan ortada olan şeydir. Yani biz hiçbir şeyi yeni öğreniyor değiliz. Dolayısıyla Türkiye ciddi bir devlet olarak 40 yıldır bu ciddi projeyi yürüten, sürdüren bir devlet olarak artık siyasi iradesinin de oluşmuş olması gerekir. Aksi takdirde Türkiye için çok büyük bir ayıptır. Yani bunu biraz katı söylüyorum. Mesele şu: biz bugünkü uluslararası konjonktürün de  yardımı ile de Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde çok güzel bir pozisyona geldik zaten diyorum. Helsinki’de Türkiye’nin tam aday ülke olduğu kabul edildi. Ondan sonra da müzakerelere başlamak için neler yapılması gerektiği ortaya kondu. Ve en son Kopenhag zirvesinde  de 2004 aralığında bu işin incelenip bir sonuca bağlanacağı yani müzakerelere başlama tarihinin belirleneceği söylenmiştir. Bu demektir karşı taraf ciddi. Yani şimdiye kadar karşılıklı bir güvensizlik vardı. Nitekim biz de soruyorduk zaman zaman “siz bu işte samimi misiniz? Ciddi misiniz?” diye. Ama artık Avrupa Birliği Konseyi bu kadar açık seçik net bir karar aldıktan sonra karşı tarafın samimi olup olmadığını bizim münakaşa etmememiz gerekir. İş kalıyor bizim tarafın samimi olup olmadığına. 40 yıldır sürdürdüğümüz bu projede eğer samimi değilsek bu Türkiye için tabii ki çok kötü bir puan olur. Dolaysıyla biz artık bu fırsatı değerlendirmemiz için ne gerekiyorsa onu yapacağız. Gereken kanunları çıkartacağız, siyasi konularda çözümlememiz gereken işlerde, Kıbrıs sorununda bir şey yapmamız gerekiyorsa yapacağız. Ve Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamasını sağlayacağız. Bu Türkiye için aşılması gereken çok önemli bir etaptır. Bunu aşmamız gerek.

Seyfi Taşhan

Oktay Bey siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Oktay Aksoy

Gerçekten de çok önem verdiğimiz bir projeyi gerçekleştirmenin son safhasına gelmiş bulunduğumuz muhakkak. Bu tereddütler, endişeler hala etkiliyor karar alacak bakanları. Ondan ben de endişe ediyorum. Sayın Eralp’ın daha önce bahsettiği gibi zamanımız çok daraldı. 2004 aralık ayında toplanacak zirvede nihai karar verilecek ama ona etkileyen birçok daha önceki şey var. 2003 yılındaki ilerleme raporu var. İlerleme raporunda Türkiye’nin bir takım şeyler yapmış olduğunu, Kopenhag kriterlerini gerçekleştirmek için, ileri sürebilmek için önümüzdeki birkaç hafta içinde sonuçlandırmamız gereken şeyler var. Onları yapmakta gecikme ihtimalinden endişeleniyorum. Güzel bir konjonktürü gerçekten yakalamış bulunuyoruz. Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliği açısından da yararlanacağı bir noktaya gelmiş olduğu, Irak harekatındaki tutumu dolayısıyla da gözükmüş bulunuyor.

Seyfi Taşhan

Bu konuda Ali Bey’den bir katkı rica edeyim. Ali Bey şimdi bu Avrupa Birliği savunma düzenlemesi var. Şimdi diyoruz ki Avrupa Birliği eğer bölgede bir dış politika veya güvenlik politikası geliştirecekse bunu Türkiyesiz yaparsa sıkıntıya düşer. Bu biraz bizim Irak konusunda kuzey cephesi açılmadan Irak savaşı olmaz gibi bir düşünce mi? Yoksa gerçek nedir?

Ali Karaosmanoğlu

Bunu tahlil etmek için jeopolitik anlayışın nasıl değiştiğinden başlamakta yarar var. Jeopolitik gittikçe artık göreceli bir hale dönüyor dünyada. Şöyle izah edeyim: eskiden Soğuk Savaş’ın belki sonuna kadar jeopolitik dış politikaları çok büyük ölçüde tayin eden ve önemli tayin edici bir faktör olarak görünürdü. Ve değişmeyen, hiç olmazsa uzun süreler değişmesi mümkün olmayan bir alt yapı olarak, coğrafi bir alt yapı olarak ele alınır ve bunun politikaları doğrudan doğruya etkilediği varsayılırdı. Fakat bugün artık jeopolitiğe böyle bakarsak bir takım oluşumları, hatta bir takım hadiselerin nedenlerini kaçırmış oluruz. Bugün artık jeopolitik gittikçe göreceli hale gelen bir ilke olarak karşımıza çıkıyor. Jeopolitik sık sık değişiyor. Biz daima deriz ki Türkiye’nin jeopolitiği çok önemlidir. Herkes Türkiye’nin jeopolitiğini dikkate alarak Türkiye’ye önem verir. Aslında bu artık tam olarak doğru değil. Jeopolitik bir kere Türkiye’yi ele alacak olursak Türkiye’nin kendi siyasi amaçlarına göre değişir jeopolitik önemi. Başkalarının Türkiye bakımdan amaçları ile ilgili olarak değişebilir. Jeopolitiğin nasıl algılandığına bağlı jeopolitiğin önemi. Mesela en güzel örneklerden bir tanesi Irak krizinde ortaya çıkmıştır. Amerika bakımından Türkiye’nin jeopolitik önemi çok büyükken çok kısa bir süre içinde Türkiye’nin jeopolitik önemi Amerika’nın nazarında azalmıştır. Ondan sonra kuzeyde Türkiye’nin yani Karadeniz Bölgesi, Balkanlar’da ve barış operasyonlarında Türkiye’nin başarılarını dikkate alacak olursak Türkiye’nin başarılarının en önemli nedeni Türkiye’nin jeopolitik öneminden ziyade başkalarının Balkan ülkelerinin, Karadeniz havzası ülkelerinin Türkiye’yi nasıl algıladığına ağırlık vererek düşünmek lazım bunu. Türkiye’ye onlar da batının önemli ülkelerinden bir tanesi olarak bakıyorlardı. Türkiye NATO’nun önemli bir üyesiydi. Ve Türkiye AGİT çerçevesinde de çok aktifti ve bu ülkeler Karadeniz ülkeleri, Balkan ülkeleri batıya açılmak istiyorlardı ve demokratikleşmek istiyorlardı. Ve onun için Türkiye’yi önemsiyorlardı. Türkiye bu bölgelerde mesela Bulgaristan ile ciddi ilişkilerinde başarılı olması ondan sonra bu ikili ilişkilerin çok taraflı ilişkilere dönüşmesi. Bunun en somut, başarılı örneklerinden bir tanesi Karadeniz Ekonomik İşbirliği idi. Bunda Türkiye’nin başarısı Türkiye’nin batı milletler camiası içinde yer almış olmasıdır. Yoksa kendi jeopolitik konumundan dolayı değildir. Bunu Avrupa’ya uygulayacak olursak Avrupa Türkiye’yi nasıl görüyor? Bir kere objektif olarak birçok kimse Türkiye önemlidir diyor. Önemlidir diyor ama Avrupa’nın kimliğinin unsurlarından bir tanesi demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ve bunların meydana getirdiği o manzume. Yani Kopenhag siyasi kriterleri de bunu ifade ediyor. Şimdi ESDP’ye baktığımız zaman Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikalarının da en önemli unsurları bunlar. Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası Avrupa kimliği ile doğrudan doğruya bağlantılı. Onun için Avrupa’nın Türkiye’nin jeopolitik önemine ağırlık vererek Türkiye’ye güvenlik ve savunma politikasında tam olarak rol oynayacak şekilde, karar verici şekilde benimsemesi Türkiye’nin hiç olmazsa Kopenhag siyasi kriterlerini tam manasıyla yerine getirmesine ve doğru dürüst uygulamasına bağlı. Yani Türkiye bunu yapmadıkça Türkiye’nin jeopolitik önemi de Avrupa’nın nazarında o kadar fazla ağırlıklı olmayacaktır.

Atilla Eralp

Esasında burada çok önemli bir nokta var. Bir şey ekleyebilir miyim? Türkiye siyasi kriterleri yerine getirdikçe güvenlik meselesinde de ağırlığı artacaktır. O bakımdan Türkiye önümüzdeki dönem açısından baktığımız zaman Kopenhag siyasi kriterlerini hızlı bir şekilde yerine getirirse Avrupa Birliği’nin güvenlik politikası içindeki önemi de artacak. Yani o bakımdan da bu ilişki çok pozitif işlemeye başlayacak. Bundan şunu da söylemek mümkün mü diye düşünüyorum ben. Belki önümüzdeki dönemin stratejisini netleştirmek için. Şimdi bu yıl 2003 yılında siyasi kriterleri yerine getirmeye ağırlık verirse ve uygulamada da mesafe kat edebilirse o zaman şöyle bir noktaya gelebilir miyiz acaba? 2004 yılında çünkü Kıbrıs konusu çok önem kazanacak. Şimdi kazandı da 2004 yılında daha da önem kazanacak. Yunanistan ile olan ilişkiler çok önem kazanacak. Siyasi kriterlerde mesafe kat edersek ve uygulamada da mesafe kat edersek Kıbrıs ve Yunanistan konularında daha iyi görüşebileceğimiz bir konuma gelebiliriz. Kopenhag’dan önce benim hissettiğim şöyle bir yanlış yapıldı. Biraz evvel de dile getirdim onu. Bütün konular iç içe girdi ve içinden çıkılamaz bir duruma gelindi. Bu sene ise daha farklı bir strateji içinde olalım. Siyasi kriterleri yerine getirmeye çalışalım hızlı bir şekilde, uygulamada mesafe kat edelim. Bu arada güvenlik konusunda da bu açıdan daha önemli bir noktaya gelelim. Buraya geldiğimiz zaman Kıbrıs sorunu şimdi önemli olan 2004 yılında artık çözüme doğru gidecek zorunlu olarak çünkü 4 mayıs takvimi var orda. Bir anlamda Güney Kıbrıs’ın da üye olacağı var sayıldı 2004 mayısta. 2004 mayısa kadar Kıbrıs konusu çok önem kazanacağı bir ortama giriyor. Zaten o çerçevede Türkiye Yunanistan ilişkileri de. Şunu kabul etmek lazım ki artık siyasi kriterler meselesiyle yani Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkisiyle Kıbrıs konuları artık iç içe girmiş durumda. Uzun zaman biz bunlar ayrı konular diyorduk artık bunu demek mümkün değil. İç içe geçmiş durumda, ama bunu olumlu olarak iç içe geçirebiliriz. Bunun üzerinde uğraşmak lazım o yüzden de 2004’de Kıbrıs Yunanistan konuları önemli. Onlarla ilgili daha olumlu bir noktada bulunmak istiyoruz ve daha iyi müzakere yapabiliriz.

Seyfi Taşhan

Atilla Bey, şimdi uluslararası sorunların çözümü için çoğu zaman bir fırsat yaratılır. Bu fırsat kaçtığı zaman çok büyük zararlar ödenir. Mesela Arap İsrail için “Camp David” bir fırsattı. Bu fırsat  kaçtı ondan sonra büyük kan aktı. Tabii bu aynı şekilde değil ama Kıbrıs konusunda bir çözüm olmazsa Ege’de yumuşak bir mutabakata varmazsak hiç şüphe yok ki Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması Yunanistan ve Kıbrıs tarafından veto edilecektir. Bu aşikar. Şimdi burada iki şey var Türk kamuoyunda bugün tartışılan. Bizim Kıbrıs davamız o kadar önemli ki bunda en ufak bir taviz veremeyiz. Bu davayı savunacağız. Bu davayı savunmamız bize Avrupa Birliği üyeliğimize mal olacaksa varsın olsun diyen bir yaklaşım var. Öbürü de “makul hudut nedir?” dediğimiz zaman çözüm için “çözümden amacınız nedir?” dediğimiz zaman alamadığımız bazı cevaplar var. Burada samimi olarak ortaya koymamız gereken Kıbrıs meselesini çözmek istiyor muyuz istemiyor muyuz. İstiyorsak bizim eşiklerimiz, “threshold”umuz yahut “bottom line”larımız, en alt çizgilerimiz nelerdir bunları koymak lazım. Şimdi diyorum ki Kıbrıs’ta iki bölgelilik kaçınılmazdır. Nereye kadar? Ne zamana kadar kaçınılmazdır? Türkiye Avrupa Birliği’ne girdikten sonra Kıbrıs’ta iki bölgeliliği açık bir şekilde muhafaza etmek mümkün mü? Değil. Şimdi bütün bunları dikkate alırsak buralarda da daha esnek ama menfaatlerimizi uzun vadeli koruyan çözümler üretmemiz ve bu çözümleri de ortaya koymamız lazım. Şimdi burada Kıbrıs sorunu en önemli. Yarın da Ege çıkacak. Ege konusunda iyi bir diyaloga hazır mıyız? Biz hazır mıyız? Yunanlılar hazır mı? Yunanlılar birçok konuyu dikte etmek isteyeceklerdir. Tabii sizin söylediğinizi yapılırsa bu takdirde Avrupa’nın bize desteğini sağlamış oluruz Yunanlılarla tartışmamızda. Kıbrıs’ta bunu sağlayabilir miyiz bilmiyorum. Çünkü Kıbrıs’ta şartlar ortaya kondu. Avrupa Birliği Kofi Annan teklifleri diyor. Birleşmiş Milletler Kofi Annan teklifleri diyor. Biz kendi kendimizle bir şeyler yapıyoruz ama ne yaptığımızı da kesin olarak bilmiyorum. Bunlar çok ciddi sorunlar. Acaba biz bunların üstesinden gelebilecek miyiz? Ne diyorsunuz?

Ali Karaosmanoğlu

Ben bu konuda bir kere iki bölgelilikle ilgili olarak Avrupa Birliğinin yapısına ve felsefesine aykırı olduğunu ben pek zannetmiyorum.

Annan planı çerçevesinde bu tam olarak aykırı olmayabilir Avrupa felsefine. Benim kastim birbirinden kopuk iki bölge. Şimdi müzakerelerin başlaması için Kıbrıs meselesinin tam olarak çözülmesi gerekliydi. Şimdi bir takım olumlu adımlar atılmaya başlandı Kıbrıs’ta. Fakat bu adımlar sadece taktik düzeyinde kaldı. Her iki tarafında siyasi bakımdan amaçlarının ne olduğu henüz belli değil. Nasıl bu adımları hangi çözümlere doğru götürmek istiyorlar. Şimdi bu konuda Türk tarafı hiç olmazsa çözüme doğru gidebilecek bir takım yolları açması lazım. Yani bu taktik adımları biraz daha öteye götürüp stratejik planı çıkarması ve daha sonra siyasi plana çıkarması lazım. Şimdi bunu yaptığı zaman Türk tarafının tam olarak çözümü gerekmeyebilir Kıbrıs’ın. 2004’e geldiğimiz zaman müzakereler başlayabilir ve başladıktan sonrada her iki taraf Kıbrıs’ı çözme yolunda daha hızlı adımlar atabilir.

İkincisi Ege ile ilgili olarak Helsinki’de yapılan atfa baktığımız zaman tam Yunan düşünüşünü yansıtan bir şey değil. Yunanlılar diyorlar ki biz sadece kıta sahanlığını müzakere ederiz ve Adalet divanına götürürüz, başka bir konuyu Adalet divanına götürmeyiz diyorlar. Helsinki’de Kıta sahanlığı bitebilir sadece Ege sorunlarımız kalır. Şimdi bizim tezimiz sadece kıta sahanlığı değil, birbiri ile bağlantılı pek çok konulardır ve bunları çözmeye çalışmamız lazımdır diyoruz. Ve bunları da dış işleri mensupları olarak biz Adalet Divanına götürmeyiz demiyoruz.Şimdi burada Türkiye’nin oynama sahası farklı. Yani bu bakımdan da eğer bunu iyi idare edebilirsek, bunu yönetebilirsek Ege sorunu engel teşkil etmeyebilir.

Seyfi Taşhan

Sizin söyleyeceğiniz bir şey var mı ?

Reşat Arım

Kıbrıs konusunda tabi bu Annan planı iki açıdan tam oturmamıştır. Daha doğrusu Türk tarafından sakıncalı görülüyor. Buda şundan dolayı doğuyor. Bir tanesi Birleşmiş Milletler genel sekreterinin planı , dolayısı ile bir takım Birleşmiş Milletler prensiplerine uygun olacak. Öte yandan bu Avrupa Birliğinin planı, Avrupa Birliğinin bir takım prensiplerine uygun olacak. Bu açılardan bakınca bence Kıbrıs Rum Yönetimi 2004 Mayısında tam üye oluncaya kadar bir fırsat var. O fırsat da şu olabilir. Avrupa Birliği, Annan planındaki katı prensiplerinden vazgeçebilir. Birleşmiş Milletler genel sekreteri vazgeçebilir mi, geçemez mi? Bilemiyorum. Çünkü nihayet Birleşmiş Milletler prensiplerine aykırı olacak. Ama Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri biraz geri planda kalabilir. Avrupa Birliği bu plandaki katı prensiplerinden yani “Rumların geri dönüşü”, “mülk meselesi” gibi konularda yumuşayabilir. Kıbrıs’ı kesin kez tam üye yapmadan önce, Türkleri de tatmin edecek bir şekilde bu iki konu üzerinde oynama ihtimali olabilir.

Biz bu konularda baskın olmaya çalışırsak, bunları ortaya çıkartarak Avrupa Birliği ile müzakere içine girmeye çalışırsak, Avrupa Birliği bu konularda daha yumuşak bir tutum alabilir ve dolayısı ile biz de Türkiye tam üye olana kadar iki kesimliliği sağlamış oluruz. Yunanistan ile meseleler Ege konusunda ise biraz daha esneklik olabileceğini düşünüyorum. Şöyle ki Kıbrıs için belirli bir takvim var. Onlar üye olacaklar. Ondan sonra biz de neyle karşılaşacaksak karşılaşacağız. Karşılaşmak istemiyorsak bir çözüm yolunda adım atacağız. Yunanistan için ise Ege’deki durum benim gördüğüm kadarıyla şöyle. 3000’den fazla Yunan adası dolayısıyla zaten onların vaziyeti iyi. Dolayısıyla biz eğer o konuda fazla bir adım atmak istemiyorsak Yunanlıların bizim Avrupa Birliği müzakerelerine başlamamızda öyle çok büyük bir problem çıkamayacağını tahmin edebiliriz.

Seyfi Taşhan

Evet, bu konuda buyurun Atilla Bey

Atilla Eralp

Esasında çok önemli bir noktaya geldi tartışmalar. Şöyle bir şey ortaya çıkıyor. Meseleyi çözmek için Türkiye Avrupa ilişkilerinin netleşmesi lazım ve belirli bir takvime bağlanması lazım. Eğer 2004 mayıs veya aralığa doğru Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri netleşirse ve müzakerelere başlanacağının artık sinyalleri ortaya çıkarsa ve o zamana kadar Sayın Karaosmanoğlu’nun da belirttiği gibi Kıbrıs’ta çözüme doğru adım atılır ve Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs için gayret içinde olduğu noktası ortaya çıkarsa o zaman meseleleri çözmek mümkün olabilir. Zannedersem Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde müzakerelere başlanırsa, o nokta aşılırsa o zaman bir güven gelecek. O güvensizlik bunalımı aşılacak. Güvensizlik bunalımının aşılması ortamında da Kıbrıs konusunu nihai sonuca doğru götürmek daha uygun olacak ama bu noktaya gelmeden önce önümüzdeki altı ay özellikle 2003 aralık ile 2004 mayıs arasındaki dönem son derece kritik. Bu dönemde Kıbrıs konusunun çözüme götürüldüğünün imajının ortaya çıkması lazım. Yani imaj ortaya çıkması Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde müzakereler başlasa bile son derece ağır aksak, son derece zamana yayılan ve zaten ilişkiler sorunlu, müzakereler başlayacaktır ondan sonra. Bunların olmaması için muhakkak bir yandan Kıbrıs meselesinde görüşmeler yolu ile uzlaşmaya gidileceği imajını vermek lazım ve öte yandan muhakkak Türkiye – Avrupa Birliği ilişkileri yürümeli, bunları düşününce Yunanistan meselesinde, zannedersem onun içinde tabi ben hadiseye o kadar hakim değilim ama, o da çözülebilir gibi geliyor ama buradaki temel şey zannedersem Kıbrıs konusundaki meseleler.

Seyfi Taşhan

Çok haklısınız yalnız bir konu var. Kıbrıs Avrupa Birliğine tam üye oluncaya kadar Kıbrıs meselesinde dediğiniz gibi açık bir çözüm görülmezse Kıbrıs kendini, yeni edineceği pozisyon dolayısı ile bir AB üyesi olarak Kıbrıs sorununun Türkiye lehine çözülmesini engeller. Kesinlikle bunda hiçbir şüphe yok. Ve bu durumda ortaya burada şu çıkıyor, “bu Rumlara her istediğini verecek miyiz” kavramı ortaya çıkıyor ve burada hakikaten bir çok çözümü Türkiye’nin Avrupa Birliğine bağlamak gerekiyor. Şayet Türkiye Avrupa Birliğine girmeyecekse bazı noktalardaki çözümlerinde dikkatli olunması, Türkiye Avrupa Birliğine girecekse o çözümlerin olabilmesi lazım.

Atila Eralp

Fakat bunu da çok ince biçimde yapabilmek lazım. Şimdi biliyorsunuz tartışma şuraya gelmiş durumda. Önemli bir görüş şunu diyor; Türkiye Avrupa Birliğine üye olana kadar Kuzey Kıbrıs meselesini askıya alalım, Kuzey Kıbrıs ta o noktada Avrupa Birliğine katılsın, yani eş anlam, eş zamanda katılsın görüşü yaygınlaşıyor. Bu görüş şu, kendine göre gerekçesi olmasına rağmen siyasal olarak gerçekleştirilmesi çok zor bir görüş. Çünkü siz şunu dediğiniz zaman Türkiye – Avrupa Birliği konusunu tamamen bu şekilde Kıbrıs konusuna bağladığınız zaman geri teper, Avrupa der ki siz önce kendi işinizi halledin, siyasal kriterleri oluşturun. Bu başka bir iş. Fakat bir yandan da bunları oluşturabilmek lazım. Acaba şu mümkün mü? Türkiye, Avrupa Birliği ilişkilerine  tam manası ile bağlayamayız ama diyelim ki Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne üyeliği için ortaya konulan takvim için işte 11, 12, 13, o çerçevede bir takvim söz konusu. Ama Kıbrıs 2004 Mayıs ayında üye oluyor. Kuzey Kıbrıs konusunu müzakereler içinde bir noktaya getirip, 2012’ye kadar bekletemeyiz ama daha ortada bir noktada buluşturup yani Türkiye’nin Avrupa Birliğine müzakerelerinde oldukça mesafe kat ettiği, artık geri dönülemez noktaya geldiği, ondan sonra işin sonunun görüldüğü ve hatta daha rahatladığı noktaya dönüştüğü, 2008’mi olur bilemem, belirtilmesi gerekebilir.

Şimdi bu tabiatı ile diplomatların düşünmesi gereken bir şey. Yani burada temsil itibari ile şunu ortaya koyabiliriz, diyebiliriz ki artık bir dönüm noktasına geldik. Dönüm noktasında zamanımız dar. 2004 Aralık ayına kadar bizim Kopenhag kriterleri bakımından defterimizi tertemiz yapmamız gerekiyor. Bu defterin temizliği de hem yasa hem de uygulama bakımından bir çok şeyi değiştirmemiz, yani birazcıkta kafamızı değiştirmemiz gerekiyor, yaklaşımımızı, meseleleri çözmede yaklaşımımızı sükunet ile çözmek bakımından bir kafa değişikliği gerekiyor. İkincisi Kıbrıs meselesi için söylediğiniz gibi bir takım imkanlar var, ama yinede Kıbrıs’ın tam üye olacağına kadar bir takım adımlar atılması lazım ve bu arada da Avrupa Birliği üzerinde Türkiye’nin iyi niyetini gösterecek çalışmalar yapmış olması lazım. Bu tabi yalnız siyasilere ve NGO’lara düşmez, Medyaya da bir ölçüde düşer ve hepimize bir seferberlik lazım Avrupa Birliği’ne yönelik bir seferberlik lazım. Bir seferberlik yapınca çok iş yapabiliyor Türkiye, inanılmayacak şeyler yapabiliyor. Yeter ki, o seferberliği yapabilmek için bir konsensüsü, bir fikir birliğini sağlamış olmak gerekiyor.

Reşat Arım

Menfi bir nokta gibi gözükmesine rağmen düşününce şu da ortaya çıkıyor, biz Kıbrıs konusunda olumlu bir şeyler gösterelim diyoruz. Şimdi bu olumlu olarak göstereceğimiz şeyler, karşı taraf yani, Avrupa Birliği tarafından nasıl değerlendirilecek. Göstereceğimiz işaretler eğer çok tatminkar olmazsa, o zaman Avrupa Birliği bizi Kıbrıs tan vurmayacak, belki de Kopenhag kriterlerinden vuracak. Diyecek ki; sen şu maddeden o kadar ilerlemiş değilsin diye raporunu o konudan verecek. Yani bu da tabi genel siyaset dolayısı ile biz Kopenhag kriterleri ve Kıbrıs’ı beraber değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Maalesef şu korktuğumuz şeye bizde girmiş oluyoruz Kıbrıs koşuluna.

Seyfi Taşhan

Efendim bu koşulu ortadan kaldırabilmemiz için hep birlikte çalışmamız lazım . Çok Teşekkürler