|
Mini zirve mini vizyon Güven Özalp, Brüksel, 2 Mayıs 2003 Irak savaşı öncesinde çatlak üzerine çatlak, bölünme üzerine bölünme yaşayan Avrupa Birliği’nde tüm bu yaraların sarılmasına yönelik adımlar atılacağına “aklın yolu birdir” ifadesini haksız çıkarmak için yarışa girildiğini gösterir cinsten girişimler yapılıyor. Bunun en son örneğini de Avrupa Birliği’nde “dörtler çetesi”, ABD’de “sinsi eksen” olarak adlandırılan Fransa, Almanya, Belçika ve Lüksemburg’un, Birliğe “aktif savunma boyutu katmak amacıyla”, 29 Nisan’da Brüksel’de gerçekleştirdikleri mini zirve oluşturdu. Aslında bu inisiyatif Irak savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler ışığında Avrupa Birliği ülkelerinin bir kısmının artık Avrupa’nın güvenliğini ABD olmaksızın sağlamaya soyunduklarının göstergesi olarak algılanabilir. Ancak bu son adımın gerçekçiliği son derece tartışmalıdır. Savunma alanında teknik birtakım detaylara girmeden önce bu adımın ardında yatan itici güçlere bir göz atmakta fayda olacaktır. Lüksemburg’u hesaba katmazsak bu mini zirve, geriye kalan üç ülke liderlerinin siyasi hesaplarının ürünüdür. Şöyle ki: - Bu dörtlü toplantının fikir babası aslında Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt’tır. Savaş öncesinde, Fransa’nın da yönlendirmesiyle, kendisinden hiç de beklenmeyen, cesur adımlar atarak iç kamuoyuna “Savaşa karşıyım. Bakın gerekirse bu uğurda Washington’a bile kafa tutarım” mesajını veren ve bunun işlediğini gören Verhofstadt’ın asıl amacı hükümet olarak yakaladığı bu popülariteyi yeni bir adımla 18 Mayıs’ta gerçekleştirilecek genel seçimlerde kullanabilmektir. - Irak savaşı konusunda evdeki hesabı çarşıya pek uymayan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac açısından ise bu zirve De Gaulle tarafından ortaya atılan “rüyaların” tamamlanmasına katkıda bulunmak açısından büyük önem taşımaktadır. - Birlik içinde “motor rolünü” Fransa’ya kaptırma korkusu yaşayan Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in bu zirveden ve çıkan sonuçlardan beklentisi ise Almanya’nın gerek global anlamda gerekse Avrupa Birliği içerisindeki rolünün güçlenmesi yönündedir. “Eğer ABD sadece askeri güce saygı duyuyorsa biz de askeri anlamda güçlü oluruz” mantığıyla hareket eden bu dört ülke aslında porselen dükkanına giren fil misali bir durum yaratıyorlar. Bu adımın ilk bakışta üç önemli zararı olduğu söylenebilir: - Irak nedeniyle tarihte görülmemiş düzeyde ağır yara alan transatlantik ilişkileri bu zirveyle bir hançer daha yemiştir. Her ne kadar Washington yönetimi bu adımı “önemsiz ve çapsız” olarak algıladıysa da, dörtlü inisiyatif anti Amerikan ve anti NATO etiketli görülmüştür. Ortaya çıkan bu imajın da ABD – Avrupa ilişkilerine yarar sağlamayacağı bir gerçektir. Bir başka unsur ise mini zirvenin bu dört ülkenin sürekli yaka silktikleri ABD’li şahinlerin ekmeğine yağ sürmüş olmasıdır. - "Dörtler” üye oldukları Avrupa Birliği’ni de alay edilecek bir duruma sokmuşlardır. Düşünün, yıllardır üzerinde çalıştığı Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nı sonunda emekleme aşamasına getirebilen bir Avrupa Birliği ve bünyesinden çıkıp “Savunmanın çekirdeği biziz. İsterseniz bize katılın” diyen dört üye ülke... Bu zirve parçaları zar zor bir araya getirilen Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın kredibilitesini sıfıra indirmiştir. - Brüksel toplantısı belli bir süredir dışlandığı duygusuna kapılan İngiltere’nin bu duygularını pekiştirmiş ve adayı Avrupa Birliği’nin “en azından belli kısımlarından” biraz daha uzaklaştırmıştır. Euro referandumu, Schengen sistemine geçiş gibi konuları İngiliz halkına anlatmak Başbakan Tony Blair için bundan sonra biraz daha zor olacaktır. Toplantı, bu dörtlüye yönelik olarak bundan sonra İngiltere’nin daha agresif ve “sabır göstermeyen” bir tavır içine girmesi sonucunu doğurma riski de taşımaktadır. Savunma boyutuna gelecek olursak...Savunma ciddi bir iştir ve “Biz yaptık oldu” benzeri yaklaşımları kaldırmaz. Vizyon gerektirir, planlama gerektirir, yetenek gerektirir. Fransa, Almanya, Belçika ve Lüksemburg tarafından atılan bu adıma İspanya Dışişleri Bakanı Ana Palacio’nun da deyimiyle “Avrupa inisiyatifi etiketi yapıştırılması olanaksızdır”. Avrupa’da şu ana kadar, NATO’yu bir kenara bırakarak, savunma alanında atılan adımlara bir göz atarsak bu dört ülkenin başarısızlığa neredeyse mahkum oldukları ortaya çıkacaktır. Birliğin savunma macerası 1948’lere dayanır. Bu tarihlerde Fransa, İngiltere ve Benelüks ülkeleri “ortak savunma” antlaşması imzalarlar. Hedef Sovyetler Birliği’dir. 1950’ye gelindiğinde Rene Pleven yönetimindeki Fransız hükümeti Avrupa Savunma Topluluğu projesini ortaya atar. Ancak aynı projenin onayı Charles De Gaulle yönetimi sırasında, 1954’te, reddedilir. Bu aşamadan sonra yaklaşık 40 yıl boyunca Avrupa’da savunma alanında yaprak kıpırdamaz ve sırtlar ABD’ye dayanır. 1992’ye gelindiğinde ise Maastricht Antlaşması, Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası’nın temelini atar. Bu antlaşmada daha sonra ortak savunmayı beraberinde getirebilecek ortak savunma politikası tanımlamasından bahsedilir. 1997’de ise Amsterdam Antlaşması’nda Avrupa Birliği’nin savunma alanındaki miyonları sıralanır. Petersberg Görevleri olarak adalandırlan bu misyonlar insani yardım ve kurtarma, barışı koruma, kriz yönetimi, barışı inşa olarak özetlenebilir. 1998, elli yıl öncesi bir girişimin benzerine sahne olur. Fransa ve İngiltere, Saint Malo’da bir araya gelerek Savunma Avrupası inisiyatifini hayata geçirirler. Bunun amacı Birliğin gerektiğinde kullanılmak üzere kredibilitesi yüksek askeri güçlere dayanan otonom bir eylem kapasitesine sahip kılınmasıdır. Bu zirvenin hemen ardından 1999’da düzenlenen Helsinki Zirvesi’nde 2003’te faaliyete geçmek üzere 60 bin askerden oluşacak bir acil müdahale gücü oluşturulması kararlaştırılır. 2000’deki Nice Zirvesi, karar mekanizmalarını oluşturur. 2001 Laeken Zirvesi’nde kağıt üzerinde de olsa Avrupa savunma politikasının operasyonel olduğu ilan edilir. Mart 2003’te NATO ile AB arasında, Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla teknik anlaşma sağlanır ve ancak bundan sonra yine aynı ay içinde Avrupa Birliği ilk askeri görevini Makedonya’da üstlenir. Süreçten de anlaşılabileceği gibi Avrupa Birliği, savunma alanında yaşadığı uzun sürece paralel bir gelişme kaydedememiştir. Sağlanan gelişmeler ise çoğu zaman kağıt üzerinde kalmanın ötesine geçememiştir. Aslında mini zirveyi düzenleyen bu dört ülkenin yıllarca izledikleri politikalarla Avrupa Birliği’nin savunma alanında pasif kalmasının baş mimarları arasında yer aldıklarını söylemek abartı olmaz. Gelelim can alıcı noktaya. Avrupa, kalıcı ve yetenekli bir barışı koruma gücüyle, yüksek hazırlık düzeyine sahip savaş güçlerini belirgin bir mali kaynak artışına gitmeksizin oluşturabilir mi? Yanıtı son derece basit: Hayır. Zaten veriler de bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Fransa ve Almanya’nın bir ortak tugayı, 200 Belçika komandosu ve Lüksemburg’un keşif birimleriyle bu hedefe ulaşılabilir mi? İmkansız Military Balance 2001 – 2002 verilerine bakalım. Öncelikle bu dört ülkenin savunma bütçelerini ele alalım. Fransa’nın bu döneme ilişkin savunma bütçesi yıllık 24.2 milyar dolar olarak göze çarparken Almanya 20.1 milyar dolar, Belçika 2.1 milyar dolar Lüksemburg ise sadece 90 milyon dolarlık bir savunma bütçesine sahipler. Hepsinin toplamı 47.3 milyar dolara ulaşıyor. Avrupa Birliği’nin savunmaya ayırdığı miktar ise 15’li düzeyde 140 milyar dolar civarında. ABD’nin savunma bütçesi ise 390 milyar dolar tutarında. Konuya başka bir açıdan yaklaşacak olursak... Bir askere yıllık olarak yapılan harcama tutarı orta seviyede bir AB ülkesinde 80 bin dolar düzeyindedir. Aynı harcama İngiltere’de 150 bin ABD’de 200 bin dolar tutarındadır. Bu verilerden hareketle Avrupa Birliği’nin kurmayı düşündüğü 60 bin kişilik gücün, Birlik içindeki en iyi ordu olarak gösterilen İngiliz güçlerinin standardına yükseltilmesi ve bu seviyede tutulmasının AB’ye maliyeti yıllık 4.5 milyar dolar civarında olacaktır. Sayılardan da anlaşılacağı gibi global nitelikli, koordinasyon içinde çalışan, yüksek teknolojiye dayalı bir askeri güce sahip olmak isteyen Avrupa ülkelerinin yapacakları ilk iş askeri harcama paylarını yükseltmek olacaktır. AB genelinde bu eğilimden bahsetmek çok zor. Dörtler arasında ise Fransa dışında savunma harcamalarını yükselten ülke yok. Ancak şu da bir gerçek Avrupa’nın mini zirvede kararlaştırıldığı gibi yeni karargahlara değil yeni kapasitelere ve askeri yeteneklere ihtiyacı var. İngiltere’nin dışlandığı, izole nitelikli, “Bir başlayalım gerisi gelir” mantığıyla ya da “NATO’nun müdahil olmak istemediği veya AB’nin NATO’suz müdahale etmek istediği durumlarda biz devreye gireceğiz” yaklaşımıyla atılan bu mini zirve türü adımlar Avrupa Birliği’ne yarardan çok zarar verecktir, vermektedir de. Avrupa savunma alanında eğer daha az ABD görmek istiyorsa öncelikle siyasi ve mali birikimlerini savunma alanına yatırmayı ve bunları kullanmayı öğrenmelidir. |