AB Yine Boyun Eğdi

Güven Özalp, Brüksel

Diplomasiden ekonomiye, ticaretten savunmaya kadar "lider" olma iddiasında olan ve bu çerçevede, özellikle de son dönemde, sürekli ABD'yle burun buruna gelen Avrupa Birliği bu mücadelesinden genellikle yenilgiyle ayrılıyor. ABD'yle AB'yi karşı karşıya getiren ve Birliğin, en azından başlangıçta, "ciddi direnme" sinyalleri verdiği konulardan biri de Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM). AB, bir kez daha içindeki bölünmüşlükleri aşamadığı için bu konuda da Washington karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Brüksel'de bir araya gelen AB dışişleri bakanları ABD'nin UCM konusunda istediği tavizlere, bazı şartlara bağlı olmak kaydıyla, yeşil ışık yaktılar.

Dünyanın her bölgesindeki olayları kapsayabilecek; soykırım, insanlığa karşı işlenmiş suçlar ve savaş suçları gibi durumlarda ulusal mahkemelerin sonuca varamadıkları ya da devreye girmedikleri durumlarda devreye girecek; sadece yürürlüğe girdiği 1 Temmuz 2002'den sonraki olayları kapsayacak biçimde görev yapması planlanan mahkemenin temelini oluşturuan 1998 tarihli Roma Antlaşması, şu ana kadar 139 ülke tarafından imzalanırken onay verenlerin sayısı 81'de kaldı. Antlaşmayı imzalamayan ülkeler arasında Çin, Hindistan, Pakistan, Endonezya, Irak gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye de bulunuyor. Mahkemeye ilişkin sürece baktığımızda yaşanan en önemli sorunun ise, antlaşmaya Bill Clinton döneminde imza atan ancak mahkemenin siyasi yönlendirmelerle hareket ederek vatandaşlarını yargılaması olasılığından çekinen George W. Bush döneminde imzasını geri çeken ABD'nin, tüm vatandaşlarını kapsayacak biçimde düzenlenmesini istediği ve dokunulmazlık temeline dayanan taviz talepleri olduğunu görüyoruz.

Taleplerine karşılık bulamayan Washington yönetimi "O zaman bundan sonra beni hiçbir uluslararası barışı koruma misyonunda göremezsiniz" tehdidini savurunca mahkemeyi fikir aşamasından bu yana büyük bir coşkuyla savunan Avrupalı "dostlarına" kolları sıvamak kaldı. ABD'nin katılımı olmayan bir UCM'nin kredibilitesinin de tartışmalara yol açacağının farkında olan AB, hukuk birimlerini harekete geçirerek Washington'un isteklerinin ne kadarının karşılanabilir olduğunu incelemeye aldı. 4 Eylül'de sonuçlandırılan çalışma bu isteklerin yüzde yüz karşılanmasının imkansız olduğunu ortaya koydu. AB üst düzey yöneticilerinin "son derece hassas" bir konu olarak değerlendirdikleri bu dosyada AB adına, şimdilik de olsa, son nokta hafta başında Brüksel'de konuldu.

AB dışişleri bakanları, üye devletlerin UCM konusunda ABD'yle ikili anlaşmalar yapmalarına yeşilik ışık yaktı. AB Genel İşler Konseyi'nden çıkan karara göre dokunulmazlık veren bu anlaşmalar sadece "dış göreve gönderilen" Amerikan subay ve yetkilileri için geçerli olacak, tüm ABD vatandaşlarına uygulanması ise söz konusu olmayacak; soykırım, savaş suçu ya da insanlığa karşı suç çerçevesinde UCM'ye çağrılan Amerikan vatandaşları bir Amerikan mahkemesi tarafından yargılanacak, bu kişilere yönelik olarak tanınacak herhangi bir dokunulmazlık AB tarafından tanınmayacak; ikili anlaşmalar karşılıklılık ilkesine tabi olmayacak başka bir deyişle ABD'yle ikili anlaşmaya varan AB ülkeleri Washington yönetimine verdikleri ayrıcalıkları kendi vatandaşları için isteyemeyecekler.

İnsan hakları konusunda uzmanlaşmış Amnesty International ya da Human Rights Watch gibi kurumlar 15 AB'li bakanın buluştukları ortak noktayı "havlu atmak" olarak tanımlıyorlar. AB Dönem Başkanlığı'nı yürüten Danimarka'nın Dışişleri Bakanı Per Stig Moller ise aynı fikirde değil. Moller, varılan uzlaşının kesinlikle taviz anlamı taşımadığı görüşünde. Ancak bunun sadece resmi söylemde kalan ifadeler olduğunu anlamak için AB Konseyi kulislerinde kısa bir gezinti yetiyor da artıyor. AB'nin UCM konusundaki asıl zorluğunu üyelerinden bazılarının her ne olursa olsun ABD'yle ikili anlaşma yapma eğilimlerini net bir şekilde ortaya koymaları oluşturdu. Bu ülkelerin başını, ABD'nin kaygılarını meşru bulan İngiltere, İtalya ve İspanya çekti. Aslında başka çıkış yolları kalmayan 15'lerin son toplantıda aldıkları karar "farklı sesleri bir kurallar dizisinde buluşturarak" ortak tutum olarak sunmanın ötesine geçmedi. Fransa Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin'in "Birlik için asıl zorluk üye ülkelerin Amerikan baskıları karşısında dağınık biçimde yer almasını engellemekti" yönündeki ifadeleri de bu durumun kanıtı olarak algılanabilir. Dikkat çeken bir başka unsuru ise özellikle 22 Eylül'de düzenlenen seçimler öncesinde,  ilişkileri germeyi göze alarak, sert çıkışlarıyla dikkat çeken Almanya'nın tutumu oluşturdu. Almanya UCM konusunda da ABD'ye karşı oldukça sert bir tavır takındı. Ancak o da "Birlik ruhuyla" hareket ederek "ortama uymak" zorunda kaldı.

AB'nin benimsediği kurallar dizisi bir yandan Washington'un gündeme getirdiği askerlerini Balkanlar'dan çekme, bundan sonra barışı koruma operasyonlarına katılmama gibi  tehditlerin hayata geçirilmesini önleme çabası olarak diğer yandan da 15'lerin ABD'yi bu konuda doğrudan karşılarına almaktan çekinmelerinin sonucu olarak görülebilir. Ancak çıkarılabilecek bir başka sonuç da AB'nin henüz uluslararası alanda gerektiği ölçüde kararlı ve tutarlı bir politika izleme ehliyetinden yoksun olduğu olabilir. AB'nin ortaya koyduğu yaklaşımın kabul edilip edilmeyeceğini önümüzdeki günler gösterecek. Bu konuda son sözü, yine, ABD'nin söyleyecek olması Brüksel'in işinin hiç de kolay olmayacağıını gösteriyor.