Kıbrıs Türkiye’nin yükünü hafifletti

Güven Özalp

Avrupa Birliği – Türkiye ilişkilerinde tarafların birbirlerini daha iyi anlamasının ve bununla bağlantılı olarak karşılıklı tatmin edici adımların atılmasının yarattığı olumlu hava giderek yerleşiyor. Aralık ayında AB liderlerinin yapacakları değerlendirme ve müzakerelere başlama konusunda takınacakları tavıra ilişkin ilk sinyaller daha şimdiden “net” olarak nitelendirilebilecek düzeyde hissediliyor. Bu sinyallerin olumsuzdan çok olumlu olduğu yorumu da gayet rahatlıkla yapılabilir. Türkiye artık son kavşağa girmiş durumda. Ortaya çıkan resme baktığımızda ise AB’ye tam üyelik müzakerelerine başlamayı sağlayacak yolda alınan mesafeyi “Çoğu gitti azı kaldı” ifadeleriyle yorumlayabiliriz. Gelinen aşamada, tüm göstergeler olumlu yöndeyken ve Türkiye’yi AB’ye doğru “iten” güçlü bir rüzgar yakalanmışken Türkiye’nin atması gereken en önemli adımı “kendine özgü” stratejik, taktik ve zamanlamaya ilişkin hataları engellemek oluşturmaktadır. Halk deyimiyle “Türkiye artık kendi kendini ayağından vurmamak için” varını yoğunu ortaya koymak durumundadır.

Dönüp bundan bir kaç ay öncesine baktığımızda Türkiye’nin önüne engel olarak çıkabilecek ya da çıkarılabilecek en önemli unsurun Kıbrıs olduğunu görmemek için kelimenin tam anlamıyla kör olmak gerekiyordu. Zaten AB de konuyla en ilgisiz olanların dahi bunu kavrayabilmeleri için elinden geleni yaptı. Gerek AB Komisyonu gerekse Avrupa Parlamentosu, verdikleri sinyallerde “Kıbrıs’ta çözümszülük müzakere yolunuz kapar” mesajını açıkça ve her defasında dozu biraz daha artan bir şekilde verdi. Tabii mesajlar verilirken AB’nin tüm hesapları çözümsüzlüğün Türkiye’den, KKTC’den ve özellikle de KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tan kaynaklanacağı üzerine yapılmıştı.

Bu mesajlara yönelik olarak Türkiye’deki bazı kesimlerin yorumları “gerçeğin yanından geçer” nitelikte oldu. “Kıbrıs şart değil” söylemi sıkça duyuldu ancak AB, Türkiye’nin Brüksel’in bu konuda beklediği adımları atmaması halinde bunun bir şart olup olmadığını göstermeye hazırdı!

AB, tıkanıklık yaşandığı anda Türkiye’nin üzerine çullanmaya hazır bir şekilde köşesinde beklerken hesaplar Türkiye’nin Avrupa açısından “alışılagelmiş sertlikten” uzaklaşan, “müzakereye açık”, “gerektiğinde taviz vermeye hazır olduğunu da hissettiren”, “masadan kalkan taraf olmamakta kararlı” tutumu nedeniyle alt üst oldu. Atılan adımlar AB’yi tamamen ters köşede bıraktı ve Ankara’dan gelen bu yeni yaklaşımı göğüsleyecek yeni bir politika üretmekte zorlandı. Zaten AB konusunu yakından takip edenler bilir, Birlik, ileriye dönük strateji belirlemede ve sağlam öngörülerde bulunmakta son derece yeteneksizdir. En iyi kullandığı yöntem ise bir konuda kriz çıktıktan sonra devreye girerek o krizin, nasıl kontrol altına alınacağı son derece açık olan, alevlerini söndürmektir. Nitekim Kıbrıs konusunda da durum aynen bu şekilde gelişmiştir.

Şu noktada Ankara ve Lefkoşa’nın son dönemde attığı adımlardan sonra artık hiç kimse kalkıp da Kıbrıs’taki mevcut durumun sorumluluğunu Türkiye’nin üzerine atamaz. AB’nin bu konuda keseceği net bir hesap da kalmamıştır. Tabii bu tablodan hemen “Biz artık üzerimize düşeni en iyi şekilde yaptık. Bundan sonra koltuğuma rahatça oturup diğerlerinin pirincin taşlarını nasıl ayıkladığını seyredebilirim” rehavetine kapılma sonucu çıkarılmamalıdır. Bu tür bir yaklaşım içine girmek uluslararası ilişkiler bağlamında tam bir acemilik olur.

Müzakere başlangıcına ilişkin karar anına yaklaşıldıkça AB’nin bazı ipleri “ger-bırak” taktiğiyle çekiştirmeye başlayacağından kimsenin şüphesi olmasın. Kıbrıs bağlamında bu taktiğin en belirgin anlamda hissedileceği iki alan var: Ada’daki Türk askeri varlığı ve Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanıma sorunu.

Yaşanan gelişmelere baktığımızda Ankara’nın üstesinden daha ivedi bir biçimde ve görece bir kolaylılıkla gelebileceği sorun KKTC’deki Türk askerlerinin durumudur. AB, özellikle de Komisyon’un genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen, her ne kadar bu konuda Rumlar’ı kızdıracak, Ankara’yı ise rahatlatacak bir söylem içine girdiyse de unutulmaması gereken nokta “Ada’daki Türk askerinin her zaman için AB’nin bilinçaltında ‘işgalci’ damgasıyla anılacağıdır”. Türkiye’nin başarılı ancak bir o kadar da riskli manevralarıyla kendi lehine çevirdiği soruna ilişkin bahar havası geçtikten sonra bu konu “AB’nin mutfağında” tekrar pişirilmeye başlanacaktır. Komisyon’un sonbaharda hazırlayacağı ve müzakerelerin başlayıp başlayamayacağı konusunda görüş bildireceği raporun yazım aşamasında sona yaklaşıldığında Brüksel, “Asker çekin” talebiyle Türkiye’nin karşısına dikilecektir.

Her ne kadar Dışişleri Bakanı Abdullah Gül son günlerde “Asker çekmemiz söz konusu değil” dese de AKP hükümeti “gerekmesi halinde ve zamanı geldiğinde” AB nezdinde kendi hanesine “bir olumlu puan daha” yazılmasını sağlayacak bu adımı atacaktır. Hükümette Annan Planı’na “evet” diyen bir yaklaşım bulunduğuna ve bu planın içindeki en önemli unsurlardan birinin de Ada’daki Türk askeri sayısının radikal biçimde düşürülmesi olduğu da hatırlanacak olursa “etli butlu düzeyde sembolik bir asker çekme” hükümet açısından fazla zor olmayacaktır. AB perspektifiyle bakıldığında bu girişimin Türkiye’ye getirisinin götürüsünden daha fazla olacağı da gayet açıktır.

AB’nin diğer beklentisi ise Türkiye’nin Rum Kesimi’ni tanıması alanında kendisini gösterecektir. Bu konunun çözümü asker konusundan daha karmaşık ve zor olsa da AB’nin önceliklerinde daha üst sıralarda yer alması beklenebilir. 1 Mayıs’ta üye olan bir ülkenin bir aday ülke tarafından tanınmaması ve tanımadığı o ülkenin kendi hakkında yaşamsal öneme sahip bir kararda söz sahibi olacak olması Türkiye’yi bu alanda birtakım açılımlara zorlayabilir.

Türkiye’nin AB yolunda yükünü hafifleten Kıbrıs konusunda değinilmesi gereken bir kaç nokta var. Bunlardan biri AB’nin Kıbrıs görüşmelerinde kalıcı derogasyonlara karşı çıkarak uzun vadede Türkiye’ye iyilik yapmış olmasıdır. Artık AB, Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda benzer bir yaklaşımı bazı ülkelerin aleyhte kampanyalarına karşın Ankara için de benimsemek zorunda kalacak ve “Türkiye aleyhinde kalıcı derogasyonlara kapıları kapatmak zorunda kalacaktır”. İkinci unsur ise Kıbrıs’ta ortaya çıkan manzara bağlamında AB’nin “hak ve hukuk” arasında sıkışıp kalması oluşturmaktadır. Son unsur ise AB’nin şu ana kadar izlediği Kıbrıs politikasının iflas ettiğini resmen kabul etmiş olmasıdır ki Türkiye bu üç unsuru akıllıca kullanarak birtakım kazanımlar elde edebilir. Kıbrıs konusunda olduğu gibi reformlar ve uygulamaları konusunda da zamanlaması ve yaklaşımı doğru belirlenmiş açılımlar Türkiye’yi aralıktan itibaren AB limanına sokacaktır.