İtalya’nın katkısı

Güven Özalp, 4 Temmuz 2003

Avrupa Birliği belki de en “renkli” dönemlerinden birine girdi. Türkiye’den bakıldığında önemli bir destek unsuru, Brüksel ve diğer Avrupa Birliği başkentlerinden bakıldığında ise “Birlik açısından önemli bir tehlike” ya da “dönem başkanlığının ağırılığını kaldıramayacak bir amatör” olarak görülen İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, bu “renkliliğin” odağındaki isim. Daha İtalya’nın dönem başkanlığını üstlendiği ikinci gün Avrupa Birliği içinde şok dalgası yaratan, Almanya’yla İtalya’yı diplomatik krize sürükleyen ve Avrupa Parlamentosu’nu ikiye bölen Berlusconi, Türkiye açısından son derece kritik bir dönemeçte Avrupa Birliği’nin dümenine geçti. Önümüzdeki altı ay Türkiye’nin hedefleri açısından hayati öneme sahip. Bu altı ay Ankara’ya yeni perspektifler sağlayabileceği gibi mevcut perspektifleri ortadan kaldırma riski de taşıyor.

Daha önce özellikle Öcalan nedeniyle ciddi bir kriz yaşadığımız İtalya, Berlusconi döneminde Ankara’yla ilişkilerinde tamamen farklı bir çizgi benimsemiş durumda. Gerek Avrupa Birliği bağlamında gerekse ikili ilişkiler çerçevesinde Roma’dan sürekli olumlu mesajlar geliyor. İtalya, dönem başkanlığına ilişkin olarak hazırladığı oldukça kapsamlı ancak Berlusconi’nin çıkışları nedeniyle gölgede kalan programda da Türkiye’ye diğer Avrupa Birliği ülkelerinden farklı yaklaştığını hissettiren bir uslup içerisinde olduğunu ortaya koyuyor.

Bu farklılık her şeyden önce bundan önceki ülkelerin dönem başkanlığı programlarında kullanılan dilin benimsenmemiş olmasından başlıyor. Genelde dönem başkanlığı programlarının bir kaç cümleyle ve pek de anlam ifade etmeyen, daha doğrusu ümit vermekten kaçınan bir yaklaşımla yazılmış metinlerinde araya sıkıştırışlan Türkiye’ye İtalyan programında dört farklı başlık altında atıf var. Benimsenen söylem de oldukça ılımlı ve perspektif veren bir içeriğe sahip. Roma’dan gelen mesajın özü “Gelecek yıl yapılacak değerlendirmenin müzakerelerin başlamasını sağlayacağını umuyoruz, bunun gerçekleşmesini kolaylaştırmak için sizinle yakın işbirliği içinde çalışacağız” şeklinde yorumlanabilir. Genel hatlarıyla benimsenen politikayı ise “cesaret verici” ve “aktif destek odaklı” olarak tanımlayabiliriz.

İkinci önemli nokta ise Berlusconi’nin Türkiye konusunda “müzakereye başlamış”, “müzakereye başlamamış” aday ayrımına gitmemesi. Türkiye’nin Bulgaristan ve Romanya ile birlikte anılması önemli bir diplomatik detay. Gerek programda gerekse yapılan konuşmalarda bu detayın gözden kaçmayacak şekilde vurgulanması da İtalya’nın samimiyetini ortaya koyuyor.

Tabii bu olumlu havaya karşın Türkiye açısından her şeyin toz pembe olacağı sonucuna varamayız. Bunun da bir kaç nedeni var:

  • Her ne kadar dönem başkanlığı Avrupa Birliği’nin işleyişinde önemli bir yere sahipse de dönem başkanının tek başına istediği çizgiyi oturtması için gerçekten çok ağırlıklı bir ülke olması gerekiyor. Almanya örneğinde olduğu gibi. Ancak İtalya bu ağırlığa sahip değil. Bu nedenle Türkiye konusunda ortaklarını ikna etmede zorlanacaktır. Bunun örneğini Kopenhag Zirvesi’nde de net bir şekilde gördük. İtalya, bazı ülkelerle birlikte Türkiye’ye destek veren bir yaklaşım benimsediyse de sonuçta Alman – Fransız ekseninde bir sonuçla karşılaşıldı.
  • Türkiye konusunda İtalya’nın yaşayacağı bir başka sorunu ise Berlusconi hükümetinin yapısı oluşturacak. Koalisyonda yer alan partiler içinde Türkiye’ye hiç de sıcak bakmayan bir kesimin varlığı biliniyor. Nitekim bunu İtalya’nın dönem başkanlığını almasının hemen öncesinde yapılan açıklamalarda gördük. Koalisyonun en küçük ortağı Hıristiyan Demokratlar Birliği'nin lideri, AB ve Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı Rocco Buttiglione, “Türkiye AB’ye katılmaya hazır değil, çünkü Türkiye’de demokrasi yok” dedi. Hükümet ortaklarından Kuzey Birliği Partisi’nin Meclis Grup Başkanı Alessandro Ce de İtalyan basınına, “Türkiye'nin AB’ye girmesi, Avrupa’nın kültür modeli üzerinde olumsuz bir sonuç yaratabilir” yorumunda bulundu. Ancak bu tür çıkışları kontrol etmede Berlusconi’nin, Birlik ortaklarını iknadan daha az zorlanacağını söyleyebiliriz.
  • Berlusconi’nin kişiliğinin Avrupa Birliği’nin diğer ülkelerinde yarattığı olumsuz havanın savunduğu dosyalar açısından da ters etki yaratma riski oldukça yüksek. Daha şimdiden oldukça gerilimli bir hava hakim bu gerginliğin önümüzdeki günlerde yeni çıkışlarla pekişmesine ise herkes kesin gözüyle bakıyor. Dolayısıyla Türkiye açısından Kopenhag Zirvesi’nde yaşanan “Amerikan etkisinin” bir benzeriyle karşılaşabiliriz.
  • İtalya’nın programına yansıttığı dosyalar oldukça zorlu. Bunların sonuca bağlanması çalışmaları sırasında, nihai kararın alınmasına daha bir yıl olduğundan da yola çıkarak, Türkiye dosyası ikinci plana düşebilir.

Bu altı ay Türkiye açısından, yukarıda sıralanan risklere karşın,  diğer dönemlere oranla daha rahat geçebilir. Bu “rahatlıktan” da faydalanarak altı aylık süre içinde tüm hazırlıklar en ince detayına kadar yapılmalı ve güçlü bir iletişim atağı başlatılmalı çünkü 2004 Türkiye için çok zorlu geçecek. Avrupa’da herkes Türkiye’yle yatıp Türkiye’yle kalkacak, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ana tema Türkiye olacak, Ankara’yı provoke etmek için akla hayale gelmeyecek adımlar ve söylemler gündeme gelecek, “Türkiye’ye hayır” kampanyaları başlatılacak...

Berlusconi’nin sözünün arkasında durması halinde Türkiye’nin bu altı aylık dönemi müzakereler açısından belli bir mesafe alma, Brüksel’in anormal bulduğu bazı unsurları normale çevirme ve hedefe bir adım daha yakınlaşmayla sonuçlandırma şansı oldukça yüksek. Tabii bunu sadece Berlusconi ve İtalya’nın desteğine bel bağlayarak gerçekleştirmek neredeyse imkansız. Türkiye’nin de Avrupa Birliği konusunda yakaladığı olumlu konjonktürü iyi değerlendirerek hatasız bir biçimde yoluna devam etmesi gerekiyor.