|
Avrupa Parlamentosu, Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinde
en sorunlu kurum olma özelliğini taşıyor. Kopenhag Zirvesi’ne günler
kala Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye yönelik yaklaşımı
nedir?
Kasım ayında, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Strasbourg’da, Avrupa
Parlamentosu’nda yaptığı temasların hemen bir gün öncesinde
bir oylama yaptık. Bu oylamayı Türkiye – Avrupa Birliği
ilişkileri açısından açık, temkinli ve şartlı
olarak tanımlayabilirim. Parlamento’nun önüne Türkiye
– AB ilişkisinin özel bir ortaklık eksenine oturmasını
isteyen başka bir deyişle Helsinki mantığına uymayan bir
değişiklik önergesi geldi. Yapılan oylamada 156 kişi bu
fikirden yana oy kullanırken 378 parlamenter buna karşı oy kullandı
ve 18 üye de çekimser kaldı. Parlamento, bölünmüş
olduğu bir konuda, ki bu durumu saklamaya gerek yok, büyük
bir çoğunlukla Helsinki sürecini sürdürme
kararı aldı. Türkiye’de sadece geçtiğimiz yıl, daha
önceki on yıllar boyunca gerçekleştirilemeyen gelişmeler
kaydedildi. Bu gelişmeler oylama sırasında memnuniyetle karşılandı
ve cesaretlendirildi. Yeni hükümetin daha fazla değişiklik
taahüdünde bulunması iyi haber. Değişikliği kanun
düzeyinde olduğu kadar uygulama alanında da görmek
istiyoruz. Göstergeler son derece cesaretlendirici. Bu
yol derinleştirmemiz gereken bir yol. Oylamanın açık,
temkinli ve şartlı olduğunu söylemiştim. Bu kombinasyon,
kurumumuz açısından “en iyi ve en yeni” yaklaşımı temsil
ediyor.
Parlamento’nun güçlü bir konuma sahip
olduğu düşünülürse, bu üç ayak
üzerine oturttuğunuz yaklaşım Kopenhag’da Türkiye’nin
beklentileri açısından yardımcı olabilir mi?
Kopenhag’da, zirve sırasında yapacağım konuşmada liderlere
size verdiğim mesajın aynısını vereceğim. Parlamento bölünmüş
bir görüşe sahip ancak buna karşın net bir çoğunlukla
alternatif bir statü yerine Helsinki’de belirlenen statüyü
korumayı tercih etti. Sanırım bu liderlere iletilmesi gereken
güçlü bir mesaj. Sonuç olarak Avrupa
Birliği’nin Türkiye’yle ilişkilerinin bir sonraki adımını
belirleyecek kararın niteliği liderlerin siyasi değerlendirme
ve sorumluluklarına bağlı. Ancak benim kişisel inancım Erdoğan’ın
gerçekleştirdiği başkentler turu ve gösterdiği kararlılık
çerçevesinde ileri bir adım atılabileceği yönünde.
Türkiye’de eski hükümetle yenisini karşılaştırdığımızda
yeni iktidarın Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerini ilgilendiren
konularda daha esnek bir görüntü verdiğini söyleyebiliriz.
Bu durum ilişkilerin geleceği açısından nasıl bir etki
yapar?
Değerlendirmeler için erken bir dönemdeyiz. Her
iki taraf da birbirini tanıma aşamasında, gerek sözler
gerekse eylemler açısından birbirini tanımaya çalışıyorlar,
bu her iki taraf açısından da önemli. Uzun bir aradan
sonra ilk kez TBMM içinde tek partili bir hükümet
aracılığıyla net bir siyasi ehliyete sahip olundu. Bu Ankara’daki
siyasi koşulların değişmesi anlamını da taşıyor çünkü
çok partili bir koalisyonda herkesi bir arada ve aynı
çizgide tutmak her zaman zor olmuştur. Partiler arasındaki
pazarlıklar, müzakereler çoğu zaman gelişmelerin
son derece yavaş bir süreçte işlemesine neden olur
ve olmuştur. Dolayısıyla bir değişiklik var. Ve tek parti hükümeti
gerçek kapasiteyle iş yapabilme olanağına sahip.
Son günlerde herkes Türkiye konusunda iki
formülden bahsediyor. Bunlardan ilki “tarih için
tarih” ikincisi ise “şartlı tarih” şeklinde belirginleşiyor.
Yanlış hatırlamıyorsam sizin bu konudaki yaklaşımınız “Güçlü
bir mesaj” şeklindeydi. Bu “güçlü mesaj”ın
hangi formüle daha yakın olduğunu söyleyebilir misiniz?
Kopenhag için spesifik bir formül tanımlamasına
girme konusunda ihtiyatlı davranıyorum. İhtiyatlıyım çünkü
bu Avrupa Parlamentosu’nun görevi değil. Liderlere ancak
Avrupa Parlamentosu’nun Helsinki süreci lehine net bir
mesaj verdiklerini aktarabilirim. Ancak mevcut koşullara baktığımda
olumlu bir sinyalin garanti olduğunu söyleyebilirim. Avrupa
Parlamento’sunun bazı detaylı formüller konusunda tercihlerini
belirtmesi doğru olmaz. Kişisel olarak ise Türkiye’nin
beklentileri konusunda gerçekçi oluması gerektiği
görüşündeyim. Gerçekçi derken her
türlü sonuca hazırlıklı olunmasını kastediyorum. Tabii
bunun olumlu bir sonuç olmasını umuyorum.
Oldukça politik bir cevap oldu... Gerçekçi
yaklaşımdan hareketle en azından Kopenhag’da doğrudan tarih
konusuna sıcak bakmadığınız sonucunu çıkarabiliriz herhalde?
Kopenhag’da müzakerelerin hemen başlaması için
belirgin bir tarih verilmesinin biraz uzak bir ihtimal olduğunu
düşünüyorum. Çeşitli opsiyonlar içinden
bu opsiyonun Kopenhag Zirvesi’nin sonucu olarak gündeme
geleceğini düşünmüyorum. Ancak bu sadece benim
görüşüm. Nihai karar ise devlet ve hükümet
başkanlarına ait olacak.
Görüşmelere başlanması için bir tarih konulmasından
anlaşılması gereken Avrupa Birliği’nin bir aday ülkeyle
olan ilişkisinin bir süreç olduğudur. Burada asıl
önemli nokta belirli bir yolda gidilip gidilmediği. Helsinki
bu soruyu gündeme getirdi ve belli bir sonuca vardı. Sürecin
belli bir momentumu var mı yoksa olduğu yerde sayıp duruyor
mu? Önemli olan bu. Kopenhag’da devlet ve hükümet
başkanlarının Türkiye konusunda süreçte olumlu
nitelikte bir adım attıklarını gösteren bir açıklama
yapmaları beni memnun edecek. Her iki taraf açısından
da saygın ve olumlu bir karar, sürece yardımcı olacaktır.
Bu son derece karmaşık ve sürece dayalı bir sorun ancak
can alıcı noktası olumluluk ve onaylamaya dayalı adım mı geriye
dönük adım mı atıldığı. Önemli olan, ifade şekli
ne olursa olsun sürecin olumlu gelişimini sağlayacak bir
adım atılması.
Biraz Kıbrıs’tan bahsedecek olursak... Annan Planı’nın
kapsamlı ve kalıcı bir çözüm açısından
temel oluşturacağı görüşünü paylaşıyor musunuz?
Annan Planı, kapsamlı bir çözüm bulunması
için “bir nesilde bir kez gündeme gelen” bir fırsat.
İleriye doğru adım atabilmek için en iyi şans. Benim
tüm taraflara çağrım bu fırsatı iyi kullanmaları,
olumlu ve yaratıcı bir yaklaşımı bunun üzerine inşa etmeleri.
Kapsamlı bir çözüme ulaşmış bir Kıbrıs’ın Avrupa
Birliği üyeliğinin harika olacağını düşünüyorum.
Bu Kıbrıs’ın kendisi için de harika olur. Bunun yanı
sıra Türkiye’nin bölgesindeki ilişkiler açısından
da son derece olumlu katkısı olur. Türkiye – Avrupa Birliği
ilişkileri açısından ise tatlı bir müzik etkisi
yaratır. Kıbrıs konusunu bu çerçevede paralel
bir sorun olarak görüyorum. Paralellik de son derece
olumlu enerjiler yaratabilir. Örneğin Birleşmiş bir Kıbrıs,
Avupa Parlamentosu’nda altı sandalyeye sahip olacak. Bunlar
arasında bazı üyeler Kıbrıs’taki Türk toplumu tarafından
belirlenecek, çözüm halinde Türkçe
Avrupa Birliği’nin resmi dillerinden biri haline gelecek...
Bu saydıklarım sadece Kıbrıs açısından gündeme gelecek
sonuçlardan bazıları. Daha geniş bir pencereden
bakacak olursak sorunun çözüme kavuşturulması
Avrupa Birliği – Türkiye arasındaki diğer ilişkiler açısından
da köprü rolü oynar. Denktaş ve Klerides’e baktığımda
ikisinin de belli bir yaşa ulaştıklarını görüyorum.
İkisi de tüm hayatlarını kendi toplumlarının hizmetine
adamış kişiler. İki uzun ve seçkin siyasi kariyerin sonunda
en önemli katkıları, kabul edilebilir ve kapsamlı bir niteliğe
sahip, ileriye gitmeye olanak tanıyacak bir çözümü
sağlamak olur. Bu son derece özel bir dönem ve hepimizin
özel sorumluluğu bu fırsatı kullanmak olacaktır.
Ada’daki her iki tarafın da plan konusunda ciddi çekinceleri
olduğu düşünülürse Kopenhag’a kadar çözüm
zor gibi gözüküyor. Bu durumda bölünmüşlüğün
devam ettiği bir Kıbrıs’ın üyeliği ne kadar mantıklı? Bu
bazı sorunları da beraberinde getirmez mi?
Helsinki’de herkese açık bir mesaj verildi. “Çözüm
olmazsa sorun, günün şartlarına göre değerlendirilecek”
denildi. Kıbrıs’taki hükümeti cezalandıramayız. Her
şeyi yapmışlarsa ve diğer şartlar yerine gelmemişse “Gerçekleştirdiğiniz
tüm çalışmalar için teşekkür ederiz.
Katılıma hazır hale geldiğinz için de teşekkür ederiz.
Ama hayır teşekkürler” diyemezsiniz. Kıbrıs’ı kendi başarıları
çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Hayal edilebilecek
en iyi opsiyon sorunun giderildiği bir Kıbrıs. Çözümü,
mümkünse Kopenhag’a kadar bulmalıyız, ki bu Kofi Annan’ın
hayali, ama o zamana dek çözüm olmazsa ilkelerin
net bir şekilde kabulüne uğraşmalıyız. 2004’te Avrupa Parlamentosu’nun
seçimleri olacak. Ben o zamana dek iyi bir sonuca varılabileceğini
umuyorum.
Son olarak... Yaptığınız iki temas çerçevesinde
Erdoğan hakkındaki izleniminiz nedir?
Erdoğan’la yaptığım temaslar bana 1980’lerde Thatcher ile
Gorbaçov’un buluşmasını hatırlattı. O buluşmada Thatcher,
“Bu adam birlikte iş yapılabilecek birisi” demişti. Ben de Erdoğan
için aynen bu izlenimi edindim.
|