"Önemli Olan Tarih Değil Süreç"
Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox'la söyleşi

Güven Özalp, Brüksel, 04.12.2002


Avrupa Parlamentosu, Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinde en sorunlu kurum olma özelliğini taşıyor. Kopenhag Zirvesi’ne günler kala Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye yönelik yaklaşımı nedir?

Kasım ayında, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Strasbourg’da, Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı temasların hemen bir gün öncesinde bir oylama yaptık. Bu oylamayı Türkiye – Avrupa Birliği ilişkileri açısından açık, temkinli ve şartlı olarak tanımlayabilirim. Parlamento’nun önüne Türkiye – AB ilişkisinin özel bir ortaklık eksenine oturmasını isteyen  başka bir deyişle Helsinki mantığına uymayan bir değişiklik önergesi geldi. Yapılan oylamada 156 kişi bu fikirden yana oy kullanırken 378 parlamenter buna karşı oy kullandı ve 18 üye de çekimser kaldı. Parlamento, bölünmüş olduğu bir konuda, ki bu durumu saklamaya gerek yok, büyük bir çoğunlukla Helsinki sürecini sürdürme kararı aldı. Türkiye’de sadece geçtiğimiz yıl, daha önceki on yıllar boyunca gerçekleştirilemeyen gelişmeler kaydedildi. Bu gelişmeler oylama sırasında memnuniyetle karşılandı ve cesaretlendirildi. Yeni hükümetin daha fazla değişiklik taahüdünde bulunması iyi haber. Değişikliği kanun düzeyinde olduğu kadar uygulama alanında da görmek istiyoruz. Göstergeler son derece cesaretlendirici. Bu yol derinleştirmemiz gereken bir yol. Oylamanın açık, temkinli ve şartlı olduğunu söylemiştim. Bu kombinasyon, kurumumuz açısından “en iyi ve en yeni” yaklaşımı temsil ediyor.

Parlamento’nun güçlü bir konuma sahip olduğu düşünülürse, bu üç ayak üzerine oturttuğunuz yaklaşım Kopenhag’da Türkiye’nin beklentileri açısından yardımcı olabilir mi?

Kopenhag’da, zirve sırasında yapacağım konuşmada liderlere size verdiğim mesajın aynısını vereceğim. Parlamento bölünmüş bir görüşe sahip ancak buna karşın net bir çoğunlukla alternatif bir statü yerine Helsinki’de belirlenen statüyü korumayı tercih etti. Sanırım bu liderlere iletilmesi gereken güçlü bir mesaj. Sonuç olarak Avrupa Birliği’nin Türkiye’yle ilişkilerinin bir sonraki adımını belirleyecek kararın niteliği liderlerin siyasi değerlendirme ve sorumluluklarına bağlı. Ancak benim kişisel inancım Erdoğan’ın gerçekleştirdiği başkentler turu ve gösterdiği kararlılık çerçevesinde ileri bir adım atılabileceği yönünde.

Türkiye’de eski hükümetle yenisini karşılaştırdığımızda yeni iktidarın Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerini ilgilendiren konularda daha esnek bir görüntü verdiğini söyleyebiliriz. Bu durum ilişkilerin geleceği açısından nasıl bir etki yapar?

Değerlendirmeler için erken bir dönemdeyiz. Her iki taraf da birbirini tanıma aşamasında, gerek sözler gerekse eylemler açısından birbirini tanımaya çalışıyorlar, bu her iki taraf açısından da önemli. Uzun bir aradan sonra ilk kez TBMM içinde tek partili bir hükümet aracılığıyla net bir siyasi ehliyete sahip olundu. Bu Ankara’daki siyasi koşulların değişmesi anlamını da taşıyor çünkü çok partili bir koalisyonda herkesi bir arada ve aynı çizgide tutmak her zaman zor olmuştur. Partiler arasındaki pazarlıklar, müzakereler çoğu zaman gelişmelerin son derece yavaş bir süreçte işlemesine neden olur ve olmuştur. Dolayısıyla bir değişiklik var. Ve tek parti hükümeti gerçek kapasiteyle iş yapabilme olanağına sahip.

Son günlerde herkes Türkiye konusunda iki formülden bahsediyor. Bunlardan ilki “tarih için tarih” ikincisi ise “şartlı tarih” şeklinde belirginleşiyor. Yanlış hatırlamıyorsam sizin bu konudaki yaklaşımınız “Güçlü bir mesaj” şeklindeydi. Bu “güçlü mesaj”ın hangi formüle daha yakın olduğunu söyleyebilir misiniz?

Kopenhag için spesifik bir formül tanımlamasına girme konusunda ihtiyatlı davranıyorum. İhtiyatlıyım çünkü bu Avrupa Parlamentosu’nun görevi değil. Liderlere ancak Avrupa Parlamentosu’nun Helsinki süreci lehine net bir mesaj verdiklerini aktarabilirim. Ancak mevcut koşullara baktığımda olumlu bir sinyalin garanti olduğunu söyleyebilirim. Avrupa Parlamento’sunun bazı detaylı formüller konusunda tercihlerini belirtmesi doğru olmaz. Kişisel olarak ise Türkiye’nin beklentileri konusunda gerçekçi oluması gerektiği görüşündeyim. Gerçekçi derken her türlü sonuca hazırlıklı olunmasını kastediyorum. Tabii bunun olumlu bir sonuç olmasını umuyorum.

Oldukça politik bir cevap oldu... Gerçekçi yaklaşımdan hareketle en azından Kopenhag’da doğrudan tarih konusuna sıcak bakmadığınız sonucunu çıkarabiliriz herhalde?

Kopenhag’da müzakerelerin hemen başlaması için belirgin bir tarih verilmesinin biraz uzak bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Çeşitli opsiyonlar içinden bu opsiyonun Kopenhag Zirvesi’nin sonucu olarak gündeme geleceğini düşünmüyorum. Ancak bu sadece benim görüşüm. Nihai karar ise devlet ve hükümet başkanlarına ait olacak.

Görüşmelere başlanması için bir tarih konulmasından anlaşılması gereken Avrupa Birliği’nin bir aday ülkeyle olan ilişkisinin bir süreç olduğudur. Burada asıl önemli nokta belirli bir yolda gidilip gidilmediği. Helsinki bu soruyu gündeme getirdi ve belli bir sonuca vardı. Sürecin belli bir momentumu var mı yoksa olduğu yerde sayıp duruyor mu? Önemli olan bu. Kopenhag’da devlet ve hükümet başkanlarının Türkiye konusunda süreçte olumlu nitelikte bir adım attıklarını gösteren bir açıklama yapmaları beni memnun edecek. Her iki taraf açısından da saygın ve olumlu bir karar, sürece yardımcı olacaktır. Bu son derece karmaşık ve sürece dayalı bir sorun ancak can alıcı noktası olumluluk ve onaylamaya dayalı adım mı geriye dönük adım mı atıldığı. Önemli olan, ifade şekli ne olursa olsun sürecin olumlu gelişimini sağlayacak bir adım atılması.

Biraz Kıbrıs’tan bahsedecek olursak... Annan Planı’nın kapsamlı ve kalıcı bir çözüm açısından temel oluşturacağı görüşünü paylaşıyor musunuz?

Annan Planı, kapsamlı bir çözüm bulunması için “bir nesilde bir kez gündeme gelen” bir fırsat. İleriye doğru adım atabilmek için en iyi şans. Benim tüm taraflara çağrım bu fırsatı iyi kullanmaları, olumlu ve yaratıcı bir yaklaşımı bunun üzerine inşa etmeleri. Kapsamlı bir çözüme ulaşmış bir Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğinin harika olacağını düşünüyorum. Bu Kıbrıs’ın kendisi için de harika olur. Bunun yanı sıra Türkiye’nin bölgesindeki ilişkiler açısından da son derece olumlu katkısı olur. Türkiye – Avrupa Birliği ilişkileri açısından ise tatlı bir müzik etkisi yaratır. Kıbrıs konusunu bu çerçevede paralel bir sorun olarak görüyorum. Paralellik de son derece olumlu enerjiler yaratabilir. Örneğin Birleşmiş bir Kıbrıs, Avupa Parlamentosu’nda altı sandalyeye sahip olacak. Bunlar arasında bazı üyeler Kıbrıs’taki Türk toplumu tarafından belirlenecek, çözüm halinde Türkçe Avrupa Birliği’nin resmi dillerinden biri haline gelecek... Bu saydıklarım sadece Kıbrıs açısından gündeme gelecek  sonuçlardan bazıları. Daha geniş bir pencereden bakacak olursak sorunun çözüme kavuşturulması Avrupa Birliği – Türkiye arasındaki diğer ilişkiler açısından da köprü rolü oynar. Denktaş ve Klerides’e baktığımda ikisinin de belli bir yaşa ulaştıklarını görüyorum. İkisi de tüm hayatlarını kendi toplumlarının hizmetine adamış kişiler. İki uzun ve seçkin siyasi kariyerin sonunda en önemli katkıları, kabul edilebilir ve kapsamlı bir niteliğe sahip, ileriye gitmeye olanak tanıyacak bir çözümü sağlamak olur. Bu son derece özel bir dönem ve hepimizin özel sorumluluğu bu fırsatı kullanmak olacaktır.

Ada’daki her iki tarafın da plan konusunda ciddi çekinceleri olduğu düşünülürse Kopenhag’a kadar çözüm zor gibi gözüküyor. Bu durumda bölünmüşlüğün devam ettiği bir Kıbrıs’ın üyeliği ne kadar mantıklı? Bu bazı sorunları da beraberinde getirmez mi?

Helsinki’de herkese açık bir mesaj verildi. “Çözüm olmazsa sorun, günün şartlarına göre değerlendirilecek” denildi. Kıbrıs’taki hükümeti cezalandıramayız. Her şeyi yapmışlarsa ve diğer şartlar yerine gelmemişse “Gerçekleştirdiğiniz tüm çalışmalar için teşekkür ederiz. Katılıma hazır hale geldiğinz için de teşekkür ederiz. Ama hayır teşekkürler” diyemezsiniz. Kıbrıs’ı kendi başarıları çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Hayal edilebilecek en iyi opsiyon sorunun giderildiği bir Kıbrıs. Çözümü, mümkünse Kopenhag’a kadar bulmalıyız, ki bu Kofi Annan’ın hayali, ama o zamana dek çözüm olmazsa ilkelerin net bir şekilde kabulüne uğraşmalıyız. 2004’te Avrupa Parlamentosu’nun seçimleri olacak. Ben o zamana dek iyi bir sonuca varılabileceğini umuyorum.

Son olarak... Yaptığınız iki temas çerçevesinde Erdoğan hakkındaki izleniminiz nedir?

Erdoğan’la yaptığım temaslar bana 1980’lerde Thatcher ile Gorbaçov’un buluşmasını hatırlattı. O buluşmada Thatcher, “Bu adam birlikte iş yapılabilecek birisi” demişti. Ben de Erdoğan için aynen bu izlenimi edindim.

TÜM RÖPORTAJLAR