Kıbrıs ve AB

Güven Özalp, Brüksel, 05.03.2003

“Verip kurtulalım”, “Bir santimetrekaresini bile vermeyiz”; “Bu haliyle Avrupa Birliği’ne üye olamaz”, “Öyle ya da böyle Avrupa Birliği’ne üye olacak”; “Federasyon”, “Konfederasyon”; “Kurucu devlet”, “Ortak devlet”... Bu tür binlerce kelime ve cümle etrafında dönen ve 29 yıldır çözüm çabalarının çözümsüzlük çabalarının ağırlığı altında ezildiği Kıbrıs sorununda artık taraflar “son” tangoya hazırlanıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın taraflara verdiği son sürenin dolmasına günler kaldı. 10 Mart’ta Lahey’de gerçekleştirilecek görüşmeler olumlu ya da olumsuz her iki anlamda da Kıbrıs’ın geleceğine yönelik yeni bir sayfa açacak. Geçmişe baktığımızda Kıbrıs konusunda şu ana kadar gerek Türkiye’nin gerek Yunanistan’ın gerekse adadaki her iki tarafın inandıkları tezleri net bir şekilde ortaya koyduklarını ve gerektiğinde bir tek kelime için bile kelimenin tam anlamıyla “diplomatik savaş” yaşandığını görüyoruz. Savunulanlar doğru muydu? Başka türlü yaklaşılsa sorun aşılabilir miydi?  

Bu tür sorular bir kenara bırakılıp soruna objektif bir gözle bakıldığında Kıbrıs sorununun özellikle son yıllarda geçirdiği evrimin, kazandığı yeni boyutların en önemli sorumlularından birinin, bir yandan “Bu sürece biz tam anlamıyla müdahil değiliz. Birleşmiş Milletler’in çabalarına destek vermekle yetiniyoruz. Amacımız birleşmiş bir Kıbrıs” mesajları veren ancak diğer yandan sorunu içten içe kaşıyan, sonuçlarını bile bile ve kasıtlı bir şekilde taraf tutan ve şimdi yine yanlış bir açıyla tam anlamıyla müdahil olma sinyalleri veren, Avrupa Birliği olduğunu görüyoruz.  

Avrupa Birliği, başından bu yana sorunun kaynağında Türkiye’nin olmadığını görmek istememenin yarattığı bir dizi yanlış politika uygulamasıyla dikkat çekiyor. Devreye giriş zamanlamasından izlenen yöntemlere, taraflara verilen yanlış mesajlardan, Türkiye’nin çözümsüzlüğün tek sorumlusu gibi gösterilmesine kadar uzanan ve son derece geniş bir yelpazeye yayılan bir dizi yanlış politika...  

Brüksel, Türkiye’nin başlangıçta “Rum Kesimi’ni adanın tümünü temsilen aday olarak kabul etmeniz uluslararası hukuka uymaz” şeklinde başlayan ancak daha sonra yaşanan gelişmeler çerçevesinde “Aday yaptınız bari çiçek atmayı bırakın. Bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor ve soruna bir çözüm bulunmasını zorlaştırıyor” halini alan uyarılarını dikkate almaktan özenle kaçındı. Helsinki Zirvesi’nde başlayan “Bizim tercihimiz birleşmiş bir Kıbrıs’ın üyeliğinden yana” şeklindeki kozmetik yaklaşımın ne kadar içten olduğu daha aynı zirvede verilen ve metinlere geçen “Adadaki soruna siyasi çözüm bulunması üyelik için ön şart değildir” mesajıyla anlaşıldı.  

Geçtiğimiz yıl aralık ayında düzenlenen Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrıs’a sadece 15 dakika ayrıldığı herhalde çoğu kişinin bilmediği bir detay. Sadece 15 dakika... Bu Birliğin, süren görüşmelere karşın Kıbrıs sorununu kendi kafasında çözmüş olmasından kayanaklanan rahatlıktan başka bir şey değil. Brüksel’in kamuoyuna “Kıbrıslı Türkler’in geleceği olmayan bir ülkede yaşamalarını engellemek için elimizden gelenei yapacağız” söylemiyle yansıtmaya çalıştığı politikayı, kısaca “Kıbrıs bu haliyle de üye yapılacak. Bunu ilan ederiz. Son aşamaya gelindiğinde ekonomik boyutu ön plana çıkararak Kıbrıs’taki Türk toplumunu yanımıza çekeriz. Son bir adım olarak ise Türkiye üzerindeki baskıyı en üst düzeye çıkarır hatta Kıbrıs’ın siyasi soruna çözüm bulunmadan üye olmasıyla Türkiye’nin müzakerelere başlama beklentisini aynı kefeye koyar ve biri olmazsa diğerinin olmayacağını net ve sert bir şekilde dile getiririz” cümleleriyle özetleyebiliriz.  

Ve Avrupa Birliği kendince doğru ve haysiyetli olan bu politikayı adım adım uygulamaya soktu. Önce Kopenhag’da Kıbrıs’ın üyeliği tüm dünyaya ilan edildi. Ardından Kıbrıslı Türkler’e yönelik olarak mali paketler açıklandı ve bu, uluslararası bir mali destek konferansı açıklamasıyla süslendi. Dün Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen’in açıklamaları son aşamanın da devereye girdiğini gösterir nitelikteydi. Verheugen, Güney Kıbrıs’a net bir şekilde “Çözüm bulunmasa da AB’ye üye olacaksınız” mesajını yinelerken aynı konuda Türkiye’ye tam ters yönde bir mesaj vererek, Kıbrıs sorununun çözülmemesi halinde Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerinin başlamasının tehlikeye gireceğini söyledi.

Bu açıklamanın Birliğin şu ana kadar uyguladığı yanlış politikaların çözüme katkı anlamında sonuç vermemesinin yarattığı suçluluk duygusu ve panik havasını yansıttığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra Komisyon’un yaklaşımındaki değişiklik ve sertleşmenin zamanlaması da oldukça dikkat çekici. 29 yıllık sorunun bir kaç ay içinde çözülme çabalarında sona yaklaşılırken atılan bu adım Türkiye’nin, dolayısıyla yıllardır karşılaşmadığı derece yoğun bir baskıyla karşı karşıya olan KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denkatş’ın elini kolunu bağlamayı amaçlıyor. Birliğin attığı adımla verilen “1 Mayıs 2004 tarihinden sonra Türkiye, AB’nin tam üyesi bir ülkeyi tanımıyor durumuna düşebilir. Bu koşullarda da, Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerine nasıl başlayabileceğini bilemiyoruz”, “Türkiye, AB topraklarını işgal etmiş konuma düşer”, “Oluşan durum kabul edilemez ve sürrealist nitelikte olur” şeklindeki mesajlar da bu yaklaşımın tamamen baskıya yönelik olduğunu ortaya koyar nitelikte.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın “Verdiğimiz tarih suni değil gerçek” sözleriyle açıkladığı 10 Mart tarihinde tarafların benimseyeceği tavır öncesinde olasılıklar ve bunların olası sonuçlarına değinmekte fayda olacaktır.  

Her iki tarafın siyasi liderliği aradan çekip konuyu Annan’ın istediği gibi halka götürdüğünü düşünelim. Bu durumda süreç açısından rahatlama yaşanacaktır. Ancak rahatlamanın suni olma riski oldukça yüksek çünkü bu yöntemin sonucunu şimdiden kestirmek oldukça zor. KKTC’de sokakalar sürekli olarak plandan yana tavır koysa da “hayır” diyebileceklerin de güçlü bir potansiyel olduğu unutulmamalı. Buna ek olarak şu ana kadar Güney Kıbrıs’tan gelen sinyaller planın pek de hoş karşılanmadığı yönünde.  

İki tarafın da referanduma gitme fikrini kabul ettiğini ve 30 Mart’ta referandumun gerçekleştiğini düşünelim. Bundan olumlu sonuç çıkarsa her iki tarafta da planın gerektirdiği pratik uygulamalar hayata geçirilmeye başlanır. 16 Nisan’da Atina’da imzalanacak Katılım Antlaşmaları’na Kıbrıs birleşmiş yeni yapısıyla imza atar. Avrupa Birliği müktesebatı her iki taraf için de geçerli sayılır. Birlik Kuzey’le Güney arasındaki ekonomik farkın kapatılması için mali kaynaklarını devreye sokar. Türkiye üzerinde kurulan “çözüm – üyelik müzakereleri denklemi”nde olumlu esneme yaşanır baskı başka alanlara kayar.  

Referanduma gidip de taraflardan birinin hayır dediğini düşünelim. Hayır diyen taraf KKTC olursa yoğun baskı altında kalır ve köprüler atılma noktasına gelir. Bu baskıdan Türkiye de nasibini fazlasıyla alır. Şu an Verheugen’in baskı unsuru olarak kullandığı “çözüm – üyelik müzakereleri denklemi” sadece baskı unsuru olmaktan çıkar uygulamaya konur. Her platformda Türkiye’nin önüne engel olarak çıkar. Rum Kesimi öngörüldüğü gibi tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne üye olur. Birlik müktesebatı sadece Güney’e uygulanır. Rumlar’ın eli çok güçlenir, Birlik içinde 25’li yapıda Türkiye’ye yönelik veto hakkını kullanma konusunda “cömert” davranır.  

Referandumda hayır yanıtı veren Rumlar olursa ortalık kelimenin tam anlamıyla karışır. Yunanistan ve Rum Kesimi üzerinde yoğun bir baskı uygulanır. Ancak çözümün, üyeliğin ön şartı olmadığı daha önce Brüksel tarafından ilan edildiği için Güney’in üyeliği bu sonuçtan etkilenmez. KKTC’yi sürece dahil etmek için yeni formül arayışları başlar. Türkiye’nin eli güçlenir.  

Referanduma her iki taraf da hayır derse gerek planın hazırlayıcısı Birleşmiş Milletler gerekse perde arkası oyuncusu Avrupa Birliği son derece önemli bir kredibilite sorunuyla karşı karşıya kalır. Güney yine öngörüldüğü gibi üye olur. Ancak gerek AB gerekse BM ya yeni bir formül üretme durumunda kalır ve yeni bir görüşme süreci başlar ya da bölünmüşlüğün resmen tanınması ve orta vadede KKTC’nin resmen tanınması gündeme gelebilir.  

Bu olasılıklar dizisi uzatıldıkça uzatılabilir. Bu kısa süreçte Türkiye’nin tüm denklemleri tüm boyutlarıyla analiz edip son derece dikkatli adımlar atması gerekmektedir. Çözüm aslında herkes için gerekli bir hal almış durumda ancak 10 Mart’a beş gün kala, başta Avrupa Birliği olmak üzere bir çok uluslararası aktörün Türkiye’nin  bu süreçten tam anlamıyla kazanan olarak çıkmasına izin vermeyeceğinin bilincinde bir politika izlenerek, bu “son virajdan” yolun dışına fazla savrulmadan çıkmanın bilinmesi gerekiyor.