|
Pandora'nın Kutusundan Çıkan Güven Özalp, Brüksel Türkiye'ye yönelik olarak takındığı tavır nedeniyle çoğu zaman eleştiri oklarının hedefi olmaktan kurtulamayan Avrupa Birliği'nin 3 Kasım genel seçimleri sonrasında benimsediği yaklaşım Brüksel - Ankara hattındaki gelişmeleri çok yakından izlemeyen herkesi şaşırtabilecek düzeyde ılımlı oldu. Hele aynı Avrupa Briliği'nin Erbakan - Çiller hükümetinin kuruluş ve işleyiş aşamasında verdiği tepkiler düşünülürse Birliğin resmi sözcülerinin üye ülkelerin basın mensuplarının "provokatif" soruları karşısında adeta Türkiye'yi ve İslam'ı savunur duruma düşmeleri gerçekten görülmeye değerdi. Avrupa Birliği'nin, seçimlere ilişkin olarak verdiği mesajı, en basit anlatımıyla, "Söylemlere değil uygulamaya bakarız ancak şu aşamada herhangi bir ön yargımız yok" şeklinde özetlememiz mümkün. Bunda yadırganacak bir durum yok açıkçası çünkü Avrupa Birliği yetkilileri aday ülkelerde gerçekleştirilen seçimlerin ardından benzer nitelikte açıklamaları yapıyorlar. Avrupa'da "İslamcı" etiketiyle tanınan ve yapılan tüm ılımlı açıklamalara karşın bu etiketten kurtulamayan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) bu özelliğine ilişkin olarak Birlik tarafından benimsenen yaklaşım uluslararası ilişkilerde yeni dengelerin oturmaya başladığını gösterir nitelikte. Hafta başında günlük olağan Avrupa Birliği Komisyonu toplantısı sırasında sözcüler Jonathan Faull ve Jean Christophe Filori, yaklaşık yirmi dakika boyunca Avrupa basınının "acımasız" sorularına karşı Türkiye'yi ve AKP'yi savunmak zorunda kaldılar. Türkiye - Avrupa Birliği ilişkileri ekseninde İslam konusunda herhangi bir endişeleri bulunmadığını hatta "zamanın endişe değil umut zamanı olduğunu" söyleyen sözcülerin, Türkiye'nin adaylığının bir sonraki aşamasının "dini çizgiler" taşıyan bir hükümetin iktidarda bulunması nedeniyle olumsuz etkilenmeyeceğini "Britanya'da Kraliçe aynı zamanda dini liderdir ancak bu pratik hayatı etkilemez. Bir çok üye ülkede de kilise ve din çok etkili ancak bu onların üyeliklerine engel olmadı" şeklindeki açıklamlarla anlatmaya çalışmaları oldukça dikkat çekiciydi. AKP'nin ikinci adamlarından ve başbakan adaylarından Abdullah Gül'ün geçtiğimiz ay Brüksel'deki en saygın düşünce kuruluşlarından biri olan CEPS'te (Center For European Studies) yaptığı "Avrupa'da Hıristiyan Demokratlar neyse biz de Türkiye'de oyuz. Bizi de Müslüman Demokrat olarak tanımlayabilirsiniz" şeklindeki yaklaşımı benimsenmiş olacak ki Avrupa Birliği Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen'de Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı bir konuşmada AKP'ye atıfta bulunarak Türkiye'deki yeni oluşumun Avrupa'da Hıristiyan Demokratlar'ın oynadığı rolü Müslüman bir ülkede "Müslüman demokratların" oynayıp oynamayacaklarını göstermesi açısından bir test niteliği taşıdığını söyledi. Avrupa Birliği içinde de din temelli partiler olduğunu hatırlatan Verheugen, "Bu partilerin demokratik olmadıklarını söyleyemeyeceğim. Neden olmasınlar?" diye de bir ekleme yaptı. Ankara - Brüksel hattının en zorlu kurumu olma ünvanını taşıyan Avrupa Parlamentosu'ndan gelen ilk tepki de oldukça "rahatlatıcı"ydı. Başkan Pat Cox tarafından yapılan açıklama "İslamcı etiketi" minimize etme çabasındaydı. Cox, "seçmenin sadece bu boyutu için değil, ekonomik ve siyasi reformları yapabileceğine inandığı için bu partiye oy verdiğini düşündüğünü" dile getirdi. Birliğin siyasi liderlerinin, İspanya'dan Fransa'ya, Britanya'dan Almanya'ya kadar, verdikleri mesaj da hemen hemen yukarıda açmaya çalıştığım yaklaşıma paralel nitelikteydi. Peki bu yaklaşımın ardında yatan asıl neden neydi? Bugün Avrupa'da AKP'ye yönelik olarak belirgin bir şaşkınlık ve, her ne kadar yukarıdaki açıklamalar tersini gösterir gibi görünse de, "hangi kefeye konacağının bilinmemesi" sorunu yaşanıyor. Sokaktaki Avrupa vatandaşı açısından bu partinin İslamcı etiketi ağır basarken Avrupalı siyasiler düzeyinde, ne tür bir politika izleyeceğinin tam olarak çözülememesinden kaynaklanan bir sıkıntı yaşanıyor. Yapılan açıklamaların en önemli sorumlusu ise 11 Eylül sonrası oluşan ortam. Artık Birlik içinde hiç kimse kalkıp da, zamanın Almanya Başbakanı Helmut Kohl'ün dile getirdiği "Avrupa Birliği Hıristiyan kulübüdür" cümlesini kurma cesaretini gösterecek durumda değil. 11 Eylül sonrasında İslam'ı ya da Müslümanlar'ı "düşman" olarak görmediğini anlatabilmek için her fırsatı kullanan Avrupa Birliği'nin aday olarak kabul ettiği bir ülkedeki iktidarı İslami çizgiler taşıdığı için "hor görmesinin" Brüksel açısından yaratacağı sonuçları düşünebiliyor musunuz? Kapalı kapılar arkasında Türkiye'yi Birlik içinde görmek istemeyen ve bir şekilde dışarıda tutmaya çalışan kesimlerin varlığı azımsanacak düzeyde değil ancak pragmatizm bazı duyguları bastırmada oldukça etkili oluyor. Geçenlerde Türkiye'nin Avrupa Birliği nezdindeki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Demiralp'le sohbet ediyorduk. Demiralp, birkaç somut ve küçük adımın atılması halinde Avrupa Birliği'nin elinde Türkiye'yi frenleyecek herhangi bir argüman kalmayacağını ve bu aşamadan sonrasının "kötü niyete" gireceğini ifade etti. Son derece yerinde ve gerçekleri yansıtan bir tespit olduğunu düşünüyorum. Bu aşamada müstakbel AKP hükümetine düşecek en önemli görev de Avrupa Birliği'nin eline koz vermemek olacak. AKP, lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın seçim kampanyası boyunca, seçim akşamında ve seçim sonrasında yaptığı açıklamaları, özellikle de Avrupa Birliği'ne ilişkin olanları, söylem olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürebilirse hem kendisi hem de Türkiye artı puan kazanacaktır. Söylemler uygulamaya gerektiği gibi yansıtılabilirse Türkiye, Avrupa Birliği'nin üçüncü ülkelere "model" olarak gösterebileceği bir konuma da gelebilir. Bu da Avrupa'dan Ortadoğu'ya kadar uzanan bir eksende önemli sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olur. AKP, seçimden çıkan sonuçlara bakılacak olursa, Türk halkının önemli bir kesimini ikna etmiş durumda. Şimdi sırada Avrupa Birliği ve diğer uluslararası aktörler var. Önümüzdeki günler gerek Ankara gerekse Brüksel açısından gerçek bir test niteliğinde olacak. |