|
Eteklerdeki taşlar dökülüyor... Güven Özalp, Brüksel, 14.03.2003 Kıbrıs’ta gelenek yine galip geldi ve çözümsüzlük yine çözümün önünü tıkadı. Ancak bu tıkama gerek zamanlama gerekse kısa ve orta hatta uzun vadeli sonuçlarıyla 29 yıldır görmeye alışık olduğumuz tıkamalardan farklı bir niteliğe sahip. Bu öyle bir tıkama ki yıllardır perde arkasında sahnelenen oyunların perdenin önüne geçmesini, yıllardır eteklerde biriktirilen taşların dökülmesini sağladı. Yine Türkiye suçlandı, yine bitmeyen Avrupa rüyasının kabusa dönüşeceğinin sinyalleri verildi ve diplomasinin sınırları aşılarak Ankara’nın anlının ortasına “işgalci” etiketi yapıştırıldı. Olası sonuçları açısından gerçek bir kabus olan bu oyunun senaristi de, yapımcısı da, yönetmeni de, başrol oyuncusu da aynı: Avrupa Birliği. Göstere göstere gelen sonuçları görmezden gelen ya da görüp de kendi kafasında belirlediği politikanın sonuçlarının, kısa dönemde etkilerini hep birlikte görmeye başlayacağımız sürecin yaratacağı sonuçları ezeceğine inanan Türkiye ve KKTC aslında Rum Kesimi’nin ve beraberinde Avrupa Birliği’nin ekmeğine yağ sürdü. Doğrusunu söylemek gerekirse Brüksel başından bu yana filmin böyle biteceğini tahmin ediyor ve tüm stratejisini buna göre hazırlıyordu. Hatta “B planı” hazırlama ihtiyacı bile duymadı. Yunanistan’ın “Kıbrıs’ı şu anki bölünmüş haliyle de olsa üye yapmazsanız genişlemeyi veto ederim” şeklindeki baskısının da etkisiyle Avrupa Birliği’nin başından bu yana tek yanlı bir politika izlediğini ve kelimenin tam anlamıyla bir “çapsızlık” sorunu yaşadığını söyleyebiliriz. Ancak Brüksel’de on milyonlarca Avrupa Birliği vatandaşının hayatlarını değiştiren kararlara imza atan “20 kişi”, daha bir kaç gün önce, bu kez Brüksel yerine Strasbourg’da gerçekleştirdikleri toplantıda Kıbrıs konusunda aslında ne kadar iyi bir politika izlediklerinden ve adada bir çözüm için ellerinden gelen tüm çabayı gösterdiklerinden bahsediyorlardı. Pekiyi neydi onları bu şekilde düşünmeye iten unsurlar? 1- Onlara göre Avrupa Birliği, Kıbrıs konusunda doğru politika izlemişti çünkü katılım müzakereleri başlatılmış ve bu, onların bakışıyla yıllardır başlatılamayan doğrudan görüşmelerin katalizörü olmuştu. 2- Avrupa Birliği Komisyonu sürekli ve düzenli bir şekilde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto’ya telkinlerde bulunmuş ve hatta De Soto’nun isteği üzerine görüşmelerin son aşaması olan Lahey’e kendi temsilcisini göndermişti. 3- Kararlı bir şekilde ve en üst düzeyde Birliğin bir çözüm bulunması konusunda istek ve esnekliğe sahip olduğu dile getirilmişti. 4- Çözüm için devrede olan kesimlerle tutumların koordinasyonu ve ilerleme sağlanmasını cesaretlendirmek amacıyla sürekli dirsek temasında bulunulmuştu. 5- Kıbrıs’taki iki toplumun ortaklaşa düzenlediği projeler sürekli desteklenmiş, mali yardımda bulunulmuş, seminerler düzenlenmişti. 6- Çözüm olması halinde Avrupa Birliği Komisyonu’nun Kuzey’e yönelik olarak uluslararası bir yardım konferansı düzenleme niyetinde olduğu açıklanmıştı. Yukarıda sıraladığım altı unsurun Kıbrıs sorununu çözme konusundaki, bence sıfıra yakın olan, katkısının yorumunu sizlere bırakıyorum. İzlenen politikayı son derece doğru bulan bu “20 kişi”nin bir de önümüzdeki dönemde ne gibi bir yaklaşım izleneceği konusundaki görüşlerine bakalım. 1- Her şeyden önce AB, 16 Nisan’da Atina’da imzalanacak olan ve Güney Kıbrıs’ın tüm ada adına Birliğe katılımını sağlayacak olan Katılım Antlaşması’na bir protokol ekleyecek. Bu protokol ışığında Kıbrıs coğrafi bir bütünlük içerisinde Avrupa Birliği üyesi sayılsa da Birlik kuralları kuzey için geçerli olmayacak, kuzey “AB’nin nimetlerinden” yararlanamayacak. Başka bir deyişle AB müktesebatı adanın kuzeyi için askıya alınacak. Bu protokol geçtiğimiz hafta bir ihtiyati planlama önlemi olarak Daimi Temsilciler Komitesi COREPER tarafından hazırlandı. AB, müktesebatın, Kuzey için askıya alınmasına gerekçe olarak, Brüksel tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınan Güney Kıbrıs’ın adanın kuzeyinde etki ve yetki uygulayamaması gösteriliyor. Olası bir çözüm halinde bu askıya alma işlemi ortadan kaldırılacak. 2- Katılım Antlaşması’nın imzalanmasından sonra 1 Mayıs 2004’e kadar olan sürede AB’nin girişimleri KKTC üzerinde giderek artan bir şekilde yoğunlaşacak. Bu çerçevede öncelikle KKTC yetkilieri baskı altında tutularak “Çözüme katkınız her zamankinden daha fazla gerekli” mesajı sürekli bir biçimde verilecek. 3- KKTC vatandaşları da Birliğin hedefleri arasında. Birliğin, “kuzeydekilerin güneydekilerle birlikte AB’ye girmelerinin sağlanması” olarak özetlediği yaklaşım çerçevesinde KKTC vatandaşları üzerinde “özendirme”, “KKTC yönetimi açısından baskı unsuru olmalarının sağlanması” gibi yöntemler kullanılacak. Bu politika bağlamında KKTC’deki “AB yanlısı” ve “Denktaş karşıtı” kesimler gerek mali gerekse siyasi açıdan desteklenecek. Bu “tam destek” seçimler için de geçerli olacak. 4- Ve tabii tahmin edebileceğimiz gibi Türkiye dozu artan bir şekilde baskı altında tutulacak. AB, Türkiye’yi sürekli baskı altında tutmaya devam ederken bir yandan Katılım Antlaşması çerçevesinde “aşırı bir tepki” vermesini engellemek için baskı dozunu Ankara’dan gelecek sinyaller doğrultusunda artırma yoluna gidecek. Kıbrıs konusunda aday ülkelerin de tepki vermesi sağlanacak, uluslararası platformlarda konu gündemde tutularak Türkiye’ye yönelik baskının “çeşitlenmesi” sağlanacak. Avrupa Birliği üst düzey makamının gerçekleştirdiği bu toplantının üzerinden iki gün geçtikten sonra Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından yapılan açıklamalar da Kıbrıs konusunda devreye sokulan ya da sokulmakta olan planların daha net bir şekilde anlaşılmasını sağlayacak nitelikte. Kıbrıs Rum Kesimi dört koldan diplomatik atak hazırlığında. Bunun yanı sıra daha önce de gündeme gelen ancak resmen açıklanmalarına Avrupa Birliği tarafından izin verilmeyen “önlemler” hayata geçirilmeye hazırlanılıyor. Kıbrıs Rum Yönetimi Sözcüsü Kipros Hrisostomidis, Rum Ulusal Konseyi ve Bakanlar Kurulu’nun gelecek hafta Kıbrıslı Türkleri ilgilendiren konular hakkında bir toplantı yapacağını dün duyurdu. Bu toplantıda gündeme gelecek önlemleri şu şekilde sıralayabiliriz: 1- Kıbrıslı Türkler’e pasaport verilmesi. 2- KKTC'den, “Kıbrıs Cumhuriyeti”
mühürüyle ve Güney Kıbrıs 4- KKTC kurumları tanınmadan KKTC’deki eğitim kurumlarından diploma alan gençlere yönelik kararlar alınması. 5- 1963 - 1974 dönemindeki
Kıbrıslı Türk kayıpların yakınlarına Avrupa Birliği’nin izlemeyi düşündüğü stratejiyle, Rum Kesimi’nin önlemlerini üst üste koyduğumuzda birbirleriyle ne kadar büyük bir paralellik içerdiklerini görmeden geçmek çok zor. Yunanistan’dan gelen sinyaller de hiç iç açıcı değil. Türkiye’nin etrafındaki çember yine daralmaya başladı. Bundan sonra Kıbrıs, Avrupa Birliği tarafından hazırlanıp Ankara’ya iletilen “engeller listesi”nin en üst sırasından inmeyecek. Avrupa Birliği, Kopenhag kriterleri konusunda Türkiye’nin istediğinde ne kadar hızlı ve etkili hareket edebildiğini gördü. Ancak Kıbrıs konusunda aynı şekilde davranamayacağını ya da davranmayacağını bildiği için süreci frenlemek için Kıbrıs’ı kullanıyor. Her ne kadar Kıbrıs’ta çözüm zamanının gelip de geçtiğine inanan ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme isteğine tam destek veren birisi olsam da buradan baktığımda Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinde önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeler bana tipik bir Brüksel havasını hatırlatıyor: Çok bulutlu ve şiddetli yağmur bekleniyor... |