Yeşil Kaplan'ın Pençesi AB'nin Boğazında

Güven Özalp, Brüksel

Avrupa Birliği'nin gelecekte alacağı yapının temel çizgilerinin çizildiği Nice Antlaşması'nın hazırlanma aşamasında, siyasi alanda 15'ler arasında saatlerce hatta günlerce yaşanan pazarlıklar sırasında herhalde kimsenin aklından Birliğin sessiz sedasız ülkelerinden İrlanda'nın gün gelip de genişleme sürecinin kaderine ilişkin nihai kararı vereceği geçmiyordu . Avrupa Birliği'nin göğsünü gere gere anlattığı, Birlik tarihinin en önemli projelerinden biri olarak gösterilen genişleme sürecinin kaderi 2001'deki referandumun ardından tekrar İrlanda'nın elinde. Brüksel'de herkes diken üstünde 19 Ekim'de yapılacak ikinci referandumu bekliyor.

Avrupa Birliği genişlemeyi anlatırken demokrasi ve ekonomik refahın eski komünist blok ülkelerine yayılacağını, yeni üyelerin katılımının son derece verimli bir pazar oluşmasını sağlayacağını, istihdam ve kazanç olanaklarının artacağını, koskoca bir kıtada ekonomik ve siyasi istikrar sağlanacağının altını kalın çizgilerle çiziyor. Nice Antlaşması da Birlik tarafından ifade edilen bu unsurlara kapıyı açacak antlaşma olarak gösteriliyor. Bu antlaşma son olarak kısa bir süre önce Belçika tarafından da onaylandı. Dolayısıyla tüm bu anlatılanlara Birliğin 15 ülkesinden 14'ü, siyasiler aracılığıyla onay vermiş durumda. Halkın fikrinin doğrudan sorulduğu İrlanda ise 2001 yılından bu yana "direniyor". 2001 yılında gerçekleştirilen ilk referandumda yüzde 34.8 oranında bir katılımın yaşandığı bir ortamda Nice Antlaşması'na "hayır" diyen İrlandalılar'ın oranı yüzde 53.9'du. Gerek Avrupa Birliği gerekse İrlanda hükümeti yaşadığı şoktan çıkış formülünü ikinci bir referandum olarak belirledi.

Bir kez hayır demelerine karşın, Nice Antlaşması'nda değişikliğe gitmektense bir üye ülkenin, sayıları az da olsa, egemen halkına "Kararınız yanlış" dercesine bir kez daha "Ne diyorsunuz?" diye sormanın Avrupa Birliği tarafından sonuna kadar savunulan demokratik yaklaşımlarla ne kadar bağdaştığı oldukça tarıtşmalı bir konu. Aslında İrlanda'da yaşananlar bir bakıma Birliğin vatandaşa inmesinin, biz Türkler'in deyimiyle, "sokaktaki adamı" görmeye başlamasının zamanının geldiğini hatta geçmekte olduğunu göstermesi açısından oldukça önemli.

İralndalılar'ın ilk "hayırlarında" Dublin hükümetinin hatası gözardı edilemeyecek kadar büyük oldu. İlk referandum öncesi bilgilendirme faaliyeti yürütmeyen Dublin hükümeti Nice Antlaşması'nı vatandaşına anlatamadı. Şimdi ise durum biraz daha farklı. "Evetçiler" ilk referanduma göre daha bilinçli durumda. İlkine göre çok daha iyi organize olmuş, çok daha fazla mali kaynak kullanan, son derece disiplinli bir "evet" kampının varlığını gözlemlemek mümkün. "2. Nice Referandumu"nu bir genel seçim gibi gören ve ona göre davranan İrlanda Başbakanı Bertie Ahern, muhalefetin bir kısmının da desteğini almış durumda, tabii "ulusal çıkarlar gereği". Fianna Fail, Fine Gael, İşçi Partisi ve çok sayıda sivil toplum örgütünü çatısı altında toplaya Irish Alliance For Europe gibi kurumlar Nice Antlaşması'na "evet" çıkması için çabalarken Sinn Fein, Yeşiller ve Sosyalistler'in rengi hayırdan yana. Yapılan son kamuoyu yoklamaları ise "evetin" önde olduğunu gösteriyor. Son kamuoyu yoklamalarında  evet diyenlerin oranını yüzde 41'e ulaşırken hayır diyenlerin oranı yüzde 27'de kalıyor. Bu tablonun da gösterdiği gibi her şeyi kararsızların oyu ve genel katılım oranı belirleyecek. "Evetçiler" açısından en önemli olumsuzluğu İrlanda halkının bu yıl içinde, kürtaj referandumu ve genel seçimlerin ardından, üçüncü kez sandık başına gidecek olması ve katılımı düşürecek olması nedeniyle önemli bir etken olarak görülen, mevsimin sonbahar oluşu oluşturuyor.

İlk oylamada İrlanda'nın neye hayır dediğine baktığımızda karşımıza çıkan ilk unsurun "tarafsızlık" olduğunu görüyoruz. Tarafsızlığını koruyan İrlanda, Avrupa Birliği'nin hayata geçirmeye çalıştığı savunma boyutu nedeniyle oldukça rahatsız. Birliğin savunma boyutuna yeşil ışık yakan Nice Antlaşması'nda yer alan yaklaşıma yönelik olarak Sevilla Zirvesi'nde İrlanda'nın bu oluşuma katılmaya zorlanmayacağı konusunda liderlerden garanti aldığını hatırlatmakta fayda olacaktır sanırım. Dolayısıyla İrlanda halkının gözündeki en önemli sorunlardan biri giderilmiş durumda. Aslında Avrupa Birliği'nin global anlamda üstlendiği ya da üstlenmeye çalıştığı rollere baktığımızda tarafsızlık olgusunun "Birlik sözlüğünde" İrlandalılar'ın anladıkları şekliyle yer almadığını net bir şekilde görebiliyoruz.

İrlandalılar'ı "korkutan" diğer unsurları ise yabancı akını, kazandıkları refah seviyesini kaybetme, Avrupa Birliği pastasından düşen payın azalacak olması ve İrlanda'nın karar mekanizmasında alt sıralara düşerek etkinliğini yitirecek olması oluşturuyor. Ancak aynı endişeleri diğer devletlerin de taşıdıkları düşünülürse bu korkuların da bir şekilde giderileceğini söylemek yanlış olmaz herhalde.

Gelelim referandumun olası sonuçlarının yaratacağı sonuçlara. Öncelikle "hayır"ı ele alalım. En basit anlatımıyla, İrlanda referandumundan çıkacak bir hayır yanıtı, Nice Antlaşması'nın "öldüğü" anlamını taşır ki  bunun doğal sonucu genişleme sürecinde yaşanacak bir gecikme ve bunun yaratacağı zincirleme etkiler olarak özetlenebilir. Avrupa Birliği  Dönem Başkanlığı'nı yürüten Danimarka'nın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, bu olasılığı "Eşi benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıya kalırız" sözleriyle özetliyor. Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox'un "Genişlemeye sıfırdan başlamak gerekir" sözleri da yaşanacakların habercisi olarak algılanabilir. Benzer bir değerlendirme de Avrupa Birliği Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen tarafından yapılıyor: "Eğer İrlandalılar hayır derlerse genişlemeye nasıl devam ederiz bilmiyorum, hatta devam edebilir miyiz onu da bilmiyorum."

Avrupa Birliği yetkilileri olası bir hayır karşısında uygulayacakları bir "B planı" bulunmadığını söyleseler de teknik açıdan, biraz sıkıntılı olsa da,  bir çıkış yolu bulma olasılığı var. Her şeyden önce Avrupa'nın geleceğinin tartışıldığı Avrupa Konvansiyonu çalışmaları hızlandırılır. Konvansiyon, çalışmalarını en geç Mart 2003'te tamamlar,

Hükümetlerarası Konferans (IGC) tarihi biraz öne çekilerek 2003 sonunda toplanır. İki yıllık onay süreci yerine hükümetler altı ayda onaylarını verirler. Böylelikle 2004 ortalarında yeni adayların girmeleri mümkün olabilir. Eğer bu hızlandırılmış süreç uygulanmaz da normal süreç uygulanırsa aday ülkeler en az 2006'ya kadar beklemek durumunda kalır. İkinci bir yol ise adayların katılım anlaşmalarında birtakım oynamalar yapılması ve temel değişikliklerin IGC'ye bırakılması olur ki bu da tarihlerin 2007'ye atılması anlamına gelir. "Hayır" oyunun Avrupa Birliği açısından belki de en utanç verici sonucu ise global rollere soyunmaya kalkan "dev bir bloğun" kendi sorunlarını dahi halledemeyen bir pozisyona düşecek olması olarak belirginleşecektir.

"Evet" denmesi halinde ortalığın "güllük gülistanlık" olacağını düşünmek de yanlış olacaktır. Gerçi büyük bir rahatlama yaşanacaktır ancak konuya genişleme perspektifiyle baktığımızda İrlanda "evet" dese de Birlik bütçe, Kaliningrad, Kıbrıs ve Türkiye gibi sorunlarla karşı karşıya kalmaktan kurtulamayacak.

Gelinen aşamada Birlik içinde, olası bir "ikinci hayır" durumunda İrlanda'yı "günah keçisi" olarak göstermeye hazır olan oldukça geniş bir ülkeler topluluğunun varlığından kimsenin şüphe etmemesi gerekir. Bu kesim genellikle genişleme konusunda evde yaptıkları hesabın çarşıya uymamasından kaynaklanan sıkıntıyı kendileri açısından fazla risk üstlenmeden atlatmak isteyen ülkelerden oluşuyor. Aralarında "büyükler"in de bulunduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bu grup, bir köşeye çekilmiş ellerini ovuşturarak "Keşke yine hayır deseler" diye bekliyor. Ancak son kararı yine İrlanda halkı verecek. Belki de evdeki hesapları çarşıya uymayanların hesapları bir kez daha bozulacak.