Birliğin Efendileri

Güven Özalp Brüksel, 21.01.2003

“Avrupa Birliği bir motorsa bu motorun yakıtı Alman – Fransız ortaklığıdır”… Fransa’nın Avrupa işlerinden sorumlu bakanı Noelle Lenoir’a ait bu sözler aslında iki devlet arasında yüzyıllar boyu nefret ve tutku üzerine kurulmuş bir ilişkinin günümüzde vardığı aşamayı  ve geleceğe yönelik vizyonunu yansıtır nitelikte. Paris ve Berlin arasında yıllarca anlayışsızlık ve şiddetin hüküm sürdüğü ilişki artık karşımıza pragmatizm ve taktik yaklaşımların giderek öne çıktığı bir açıyla çıkıyor. İlişkinin ortak paydası ise Avrupa Birliği.

Aylardır Paris – Berlin arasında Avrupa Birliği’ne yönelik hareketlilik gözden kaçmayacak boyutlarda. Son dönemde en zorlu dosyalarda bu iki ülke birbirlerine verdikleri karşılıklı tavizlerle oluşturdukları ortak çizgiyi Avrupa Birliği’nin diğer 13 üyesine de kabul ettirmeyi çok iyi becerdiler. Genişlemenin en zorlu konularından birini oluşturan tarım dosyasından tutun da Türkiye dosyasına kadar her konuda Alman – Fransız damgası vardı.

Gerek Almanya Başbakanı Gerhard Schröder gerekse Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, ülkelerinin öncelikli ulusal çıkarlarının komünoter Avrupa’nın gelişmesinde yattığının bilincindeler. Buna bir de Avrupa Birliği’nin 2004 Mayıs ayından itibaren 15’li formattan 25’li formata geçecek olması eklenince ortaya “kendi içişlerine dalınca rölantide giden ancak konu Avrupa Birliği olunca gaza basan” bir yaklaşım çıkıyor. Bu yaklaşımın son ürünü olan ve Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısına yönelik radikal değişiklikler öneren paket yine Brüksel’in altını üstüne getiren bir niteliğe sahip.

Almanya ve Fransa’nın ortaklaşa hazırladıkları öneriler paketine baltığımızda göze çarpan ilk unsuru “ikili bir başkanlık sistemi” oluşturuyor. Bu öneri şu an mevcut yapıda en önemli makamlardan biri olan Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı’nın yanına bir de Avrupa Birliği Konseyi Başkanı yerleştirilmesine dayanıyor. Detaylarına az sonra değineceğim bu sistemin Almanya’nın entegrasyonist görüşleriyle “uluslar Avrupası” yaklaşımını destekleyen Fransa’nın görüşleri arasında köprü oluşturmayı amaçladığını söylemekte yarar var.

Öneriye göre “yeni başkan” Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından seçiliyor. Bu başkana biçilen görevin içeriği ise Birlik için stratejik yön belirleme, devamlılık ve koordinasyon sağlama olarak öne çıkıyor. Bir başka önemli görev ise Avrupa Birliği’nin dünyadaki “yüzü” olmak olarak belirlenmiş. Almanya’dan çok Fransa’nın öne çıkardığı bu fikir şu an geçerli olan dönem başkanlığı sistemini de ortadan kaldırıyor.

Kıyametin koptuğu noktalardan birini de bu oluşturuyor. Altı aylığına da olsa dönem başkanlığı sırasında kendilerini gösterebilme olanağı bulan “küçük” ülkeler bu fikre sert bir şekilde karşı çıkıyorlar. Bunu dün Brüksel’de başlayan ve bugün sona eren Avrupa Konvansiyonu toplantısında da net bir şekilde hissettik. Hollanda, Belçika ve Lüksemburg altı ayda bir değişen dönem başkanlığı sisteminin korunmasını istediler. Bu ülkelere Finlandiya ve Portekiz de destek veriyor. İspanya ve Britanya ise Fransız – Alman planına destek veriyorlar. Bunun ardında yatan görüş ise bu iki ülkenin, dönem başkanlığı sisteminin güçlü bir liderliği engellediğini ve izlenen politikalar açısından devamlılık ilkesini baltaladığı görüşünde olmaları yatıyor. 25’li fortmatta altı aylık bir dönem başkanlığının ancak 12.5 yılda bir aynı ülkeye gelecek olması da bu ikilinin tezini güçlendirir niteliğe sahip. Bu konuda belki de en ilginç ve arabulucu öneri ise Danimarka’dan geldi. Danimarka’nın yaklaşımı  başkanlık sistemine geçilmesi ancak başkanlık görevinin küçük, orta ve büyük ölçekli ülkelere sırayla verilmesi şeklinde belirginleşiyor.

Başkan’ın hangi ülkeden seçileceği de daha şimdiden tartışma konusu. Ancak mantıklı bir yaklaşım çerçevesinde eğer Konsey Başkanı büyük ülkelerden birinden seçiliyorsa Komisyon Başkanı’nın küçük ülkelerden seçilmesi oldukça normal olacaktır. Şu ana kadar bu makam için özellikle Avrupa basınında üç isim dolaşıyor: Britanya Başbakanı Tony Blair, İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar ve Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen.

“Başkan” fikrine getirilen en önemli eleştirilerden birini de iki başlılığın görev ve yetki karmaşası yaratma olasılığının yüksek olması oluşturuyor. Bu tez de özellikle Avrupa Birliği Komisyonu tarafından oldukça hararetli bir şekilde savunuluyor. Alman – Fransız önerisinin hedeflerinden biri de Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı. İkili bu makamın şu an olduğu gibi devlet ve hükümet başkanları tarafından seçilmesi yerine Avrupa Parlamentosu’nun üçte iki çoğunluğuyla seçilmesini istiyor. Bu isteğin arkasında bu makamın ve kurumun daha demokratik bir yapıya kavuşmasını talep eden Almanya yer alıyor. Bu yöntemin kurumun meşruiyetini ve politik gücünü de artıracağı savunuluyor. Komisyon Başkanı’nın “atanmış” olmaktansa “seçilmiş” olması yönündeki öneriye ciddi anlamda bir itiraz yok hatta bu önerinin Avrupa Parlamentosu’nun çok hoşuna gittiğini ve bu çerçevede 320 Avrupa Parlamentosu üyesinin Avrupa Konvansiyonu Başkanı Valery Giscard d’Estaing’e bu yöntemin benimsenmesini isteyen bir dilekçe verdiğini de burada ifade edelim.

Çalışmalarını bu yıl ortasında tamamlaması öngörülen ve 105 kişiden oluşan Konvansiyon’da, Alman – Fransız paketinin olumlu karşılanan bir başka boyutunu ise  “Avrupa Birliği Dışişleri Bakanı” fikri oluşturdu. Bu öneriye hemen hemen herkesin sıcak baktığı söylenebilir. Bu öneri aslında şu an Avrupa Birliği Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi sıfatıyla Javier Solana’nın sahip olduğu yetkilerle Avrupa Birliği Komisyonu’nun dışilişkilerden sorumlu üyesi olan Chris Patten’in yetkilerinin aynı koltukta toplanması anlamı taşıyor.

Alman – Fransız ikilisinin ağırlığı her zaman sorunların aşılmasında yeterli olmuyor ancak şu ana kadar yaşanan tecrübelerin Paris ve Berlin’in onay vermediği hiçbir projenin hayata geçirilemediğini gösterdiği de bir gerçek. İki ülke yetkilileri Avrupa Birliği’nin ulaştığı noktanın, karşı karşıya kaldığı güçlüklerin ve aşmak zorunda kalacağı potansiyel sorunların bu ikilinin dostluğunun sürmesi ve hatta daha da güçlenmesi gerekliliğini doğurduğunu düşünüyorlar.

22 Ocak 1963’te yüzyıllık rekabete nokta koyarak cesur ve vizyon sahibi bir adıma imza atan Charles de Gaulle ile Konrad Adenauer’in Elysee’de başlattıkları, Francois Mitterand ile Helmut Kohl’ün 80’li yıllarda geliştirdikleri sıkı ilişki yumağının genişlemiş Avrupa Birliği’nde nereye kadar “ihanetsiz” sürdürülebileceğini zaman gösterecek. Eldeki veriler Avrupa Birliği motorunun kısa vadede bu “yakıta” muhtaç olduğunu gösteriyor ancak unutulmaması gereken en önemli noktalardan biri de dışlanma hissi giderek kabaran ve gerek Paris gerekse Berlin açısından “aldatma partneri” olarak görülen Londra’nın “AB motorunun yakıtsız kalması halinde yeni karışımlarla” devereye girmekten çekinmeyeceğidir.