|
Türkiye'nin kader yılı Güven Özalp, 22 Aralık 2003 Yaklaşık 40 yıldır çıkışlardan çok inişlerle
hatırlanan, sorunların çözümler önünde sürekli ağır bastığı Türkiye – Avrupa
Birliği ilişkilerinde son dönemece girildi. Gerek Ankara gerekse Brüksel açısından
iyi değerlendirilmesi, sonuçları sadece kısa vadeyi değil orta ve uzun vadeyi
de şekillendirecek olan stratejik kararların alınması gereken yaklaşık bir
yıllık yaşamsal öneme sahip bir süreçle karşı karşıyayız. Türkiye, bu süreçte
Avrupa Konseyi denetim sürecinden AB liderlerinin verecekleri karara kadar
uzanan çeşitli virajları, yoldan savrulmadan, almak zorunda. Yükseliş trendine girmiş bir ekonomi, Irak’taki
gelişmeler ve İstanbul’daki terör saldırılarıyla önemi bir kat daha pekişen
startejik konum, içeride AB motivasyonuyla gerçekleştirilen reformlar son
dönemde Ankara’nın elini Brüksel önünde güçlendirilen ve Birlik içindeki
Türkiye karşıtlarını köşeye sıkıştıran unsurların başını çekiyor. Ancak Türkiye
– AB ilişkileri basit bir denklem olmadığından AB Konseyi’nin 2004 sonunda
vereceği kararda tüm bu unsurların yanı sıra değerlendirmeye alınacak başka
boyutlar da mevcut. Kritik rapor Türkiye ilk ciddi sınavını 2004 ilkbaharında
verecek. Avrupa Konseyi’nin üyesi olan Türkiye, halen bu kurumun denetim
sürecinde. Bunun açılımı ise, bu kurumun Türkiye’yi henüz Avrupa standartlarına
ulaşmış bir insan hakları sistemine sahip olmayan, demokrasisi Batı’daki
örneklerine göre eksiklikler içeren bir ülke olarak gördüğü şeklinde
okunabilir. Başka bir deyişle Avrupa Konseyi’nin denetim sürecinde olan bir
Türkiye, Kopenhag kriterlerini tamamlamamış sayılıyor. Konuyla yakından
ilgilenmeyenlerin aklına “Avrupa Konseyi’yle AB’nin ne alakası var?” şeklinde
bir soru gelebilir. Alakası çok. AB, insan hakları konusunda özel birimlere
sahip değil dolayısıyla Türkiye’nin en önemli sorunlarından olarak görülen bu
alanda AB’yi Avrupa Konseyi’nin uzman birimleri tarafından hazırlanan raporlar
yönlendiriyor. Bir bakıma bu kurum AB adayları açısından müzakere kapısının
anahtarını elinde tutuyor. Avrupa Konseyi’nin 2004 ilkbaharında Türkiye
konusunda bir rapor hazırlaması ve bu raporda Türkiye’nin denetim sürecinden
çıkıp çıkmayacağına karar vermesi bekleniyor. Bu raporda dile getirilecek
önerinin olumsuz olması durumunda 2004 sonbaharında Türkiye konusunda kritik
öneme sahip olan İlerleme Raporu’nu hazırlayacak olan AB Komisyonu’nun başka
“bahaneye” ihtiyacı kalmayacak. Çünkü denetim sürecinde olan bir ülke AB
müzakerelerine başlayamıyor. Bunu 1 Mayıs 2004’ta AB üyesi olmaları kesinleşen
10 ülkenin durumlarında da gördük. Daha önce hepsi bu denetim sürecinde olan bu
on ülkenin tamamı öncelikle bu süreçten çıktılar. Raporun olumlu olması ise Türkiye’nin müzakerelere
ilişkin beklentileri açısından şimdikinden kat kat daha güçlü bir etki
yaratacak. Bu süreçten çıkması halinde Türkiye bir bakıma Kopenhag kriterlerini
tamamlamış ya da tamamlama aşamasına gelmiş sayılacak. Brüksel de bunu
görmezden gelemeyecek. Türkiye’nin Loizidu Davası’na yönelik olarak
yaptığı ve zaman kazanmaya yönelik son manevranın ardında yatan en önemli itici
güçlerden birini de denetim süreci oluşturuyordu. Ankara, bu manevrayla bu
süreçten çıkmasını engelleyecek en ciddi engellerden birini ortadan kaldırmış
oldu. Gelinen aşamada Avrupa Konseyi kulislerinde yapılan yorumlar Türkiye’nin
denetim sürecinden “şartlı” çıkarılacağı yönünde. Başka bir deyişle Türkiye’ye
“Denetim sürecinden çıkmana yeşil ışık yakıyoruz ancak bunu yaklaşık altı ay
test edeceğiz. Seni yakından takip edeceğiz” mesajı verilmesi olasılığı giderek
güçleniyor. Kıbrıs’ta çözüm şart Türkiye’nin 2004 içindeki ikinci sınavını Kıbrıs
konusu oluşturacak. Kıbrıs’ta neredeyse Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri
kadar uzun süredir devam eden çözümsüzlük durumu artık müzakere süreci
açısından “de jure” olmasa bile “de facto” bir şart haline gelmiştir. AB de bu
denklemi “Kriter değil ama siyasi bir gerçek” olarak formüle ediyor. Çözülmemiş
bir Kıbrıs sorunu Ankara’nın Aralık 2004’te hüsrana uğramasına neden olacak en
önemli unsurlardan birini oluşturuyor. Brüksel’in bu konuda esneklik göstermesi
ise beklenmiyor. Bu noktada daha önceki yazılarımızdan birinde dile
getirdiğimiz Türkiye’nin AB beklentileri çerçevesinde Kıbrıs’la ilgili birtakım
gerçeklere de değinmek gerekir: -Türkiye ne isterse yapsın engelleyemeyeceği en
önemli “gerçek” Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’nin 25 üyesinden biri
olacağıdır. Bu saatten sonra Türkiye’nin bunu engelleyecek gücü maalesef
yoktur. -Türkiye, bu sorunu çözmeden mucizevi bir şekilde, müzakere tarihi alması halinde süreç içerisinde henüz tanımadığı bu devletle içli dışlı olmak zorunda kalacaktır. Hatta belli aşamalarda Kıbrıs’ın kendisine yeşil ışık yakması için çaba sarfetmek durumunda kalacaktır. -AB’nin Rum Yönetimi’ni masaya çekmek için baskı
yapacağını beklemek yanlış olur. Bu saatten sonra üyeliği garanti olan Rum
yönetimini masaya çekmek hiç kolay değildir. Zaten işleyiş mekanizmaları gereği
Brüksel’in bu tür girişimde bulunma olasılığı sıfıra yakın düzeydedir. -Kıbrıs’ta çözümsüzlük, AB içinde bazı çevrelerin
Türkiye’yi dışlamak en azından tam
anlamıyla bünyeye dahil etmemek için kullandıkları ve ileride de kullanmaktan
çekinmeyecekleri bir unsurdur. -Kıbrıs konusu artık Türkiye’nin Birlik
beklentileriyle açık bir şekilde ilişkilendirilmiş durumda. Bu çerçevede Avrupa
Birliği’ne girmeyi kendisi açısından en önemli hedef olarak belirlemiş bir
Türkiye’nin gücü yüzde yüz kendine uygun çözüm politikasını dayatmaya yetmez.
Türkiye bu konuda bazı esneklikler göstermeye zorlanacaktır. Ankara çözümün gerekliliğini algılamış durumda bu
paralelde de adımlar atması bekleniyor. Bu adımlar sonucu alınacak olumlu bir
sonuç Türkiye’ye kapıların açılmasında büyük etki yaratabilir. Seçim malzemesi Genişlemenin ardından Türkiye, kendisini doğrudan
ilgilendirmese de Avrupa Parlamentosu seçimlerinin en önemli “malzemelerinden
biri” olacak. Haziran 2004’te gerçekleştirilecek bu seçimlere katılacak olan
siyasi grupların kampanya çalışmalarında Türkiye en önemli gündem maddelerinden
birini oluşturyor. Hatta bazı çevrelerde “Türkiye’ye hayır” pankartları dahi
hazırlanmış durumda. Özellikle, Türkiye’yi Birlik üyesi olarak görmektense özel
bir ilişki kurulmasından yana tavır alan Hıristiyan Demokratlar’ın sert
mesajlar vermesi ve bu yolla oy aramaları bekleniyor. Bu eğilimin sinyalleri
daha şimdiden geliyor. Avrupa Parlamentosu seçimleri son gelişmeler
ışığında Türkiye’ye sıcak bakan bazı AB hükümetlerinin “ılımlı” açıklamalar
yapmasını engelliyor. Hatta bazı ülkeler Türkiye’nin attığı adımların hakkını
verseler de Ankara’ya “çiçek atar” konumda gözükmemek için özel bir çaba
harcıyorlar. Bunun son örneğine geçtiğimiz hafta Brüksel’de yapılan zirvenin
sonuç bildirisine ilişkin çalışmalarda şahit olduk. Dolayısıyla “Avrupa’nın vicdanı” olarak
adlandırılan Avrupa Parlamentosu’nda seçimler sonrasında ortaya çıkacak tablo
Türkiye’ye yönelik “netlik ayarının” da yapılmasını sağlayacak. Haziran
seçimleri sonrasında AB ülkelerinin olumlu ya da olumsuz ancak daha net tavır
koymalarına kesin gözüyle bakılabilir. Komisyon’un tavrı Türkiye’nin attığı adımların teknik analizlerini
yapan AB Komisyonu’nun 2004 sonbaharında açıklayacağı ve son olmasını umduğumuz
İlerleme Raporu bir bakıma düğümü çözecek niteliğe sahip olacak. Kültürel
haklardan insan haklarına, yargının bağımsızlığından sivil-asker ilişkilerine
kadar incelemedik konu bırakmayacak olan Komisyon, Türkiye’nin bu alanlarda son
bir yılda gerçekleştirdiği uygulamaları ele alarak bir görüş hazırlayacak. Bu
görüşün şekillenmesinde Türkiye’nin geçtiğimiz yılla birlikte başlayan süreçte
hayat verdiği reformların uygulanma düzeyi belirleyici olacak. Yapacağı
inceleme sonucunda Komisyon, raporun sonuç bölümüne “Türkiye, Kopenhag
kriterlerinin büyük bölümünü (ya da tamamını) yerine getirmiştir. Bu çerçevede
Komisyon, tam üyelik müzakerelerine başlanması açısından bir sakınca
görmemektedir” şeklinde ya da bunun tam tersi bir ifade yerleştirecek. Ancak
Türkiye konusunun Birlik açısından son derece siyasi ve önemli bir dosya olduğu
gözönüne alınırsa Komisyon’un kendisini herhangi bir sorumluluk altına
sokmayacak, yuvarlak ve istenilen tarafa çekilebilecek ifadelerle, topu
doğrudan AB liderlerine atması da ihtimal dışı olarak görünmüyor. Son söz liderlerin İlerleme Raporu sonrasında Türkiye açısından
“kader” niteliği taşıyacak olan karar, AB liderlerinin Hollanda Dönem
Başkanlığı sırasında gerçekleştirecekleri aralık zirvesinde benimseyecekleri
tavırla şekillenecek. Liderler alacakları kararda İlerleme Raporu’ndaki
tavsiyeyi dikkate alacaklar. Ancak ne pratikte ne de teoride liderlerin
Komisyon’un görüşünü benimsemesi diye bir kural yok. AB liderleri, Komisyon’un
vereceği olumlu görüşe uymayabileceği gibi olumsuz görüşü de
benimsemeyebilir. Türkiye’nin İlerleme
Raporu’yla Brüksel Zirvesi arasındaki sürede AB siyasi liderlerine yönelik
olarak gerçekleştireceği “markaj” ve “ikna” çalışmalarının kararın
şekillenmesinde büyük önem taşıyacak olmasının arkasında yatan en önemli neden
de liderlerin sahip oldukları bu “otonomi”. Görüldüğü üzere 2004, belki de normal bir süreçte
birkaç yılda yaşanacabilecek gelişmelerin ardıardına yaşanacağı, Ankara’nın
performasının yıllık bazda değil aylık hatta günlük bazda önem taşıyacağı bir
yıl olacak. Bu süreçte en önemli unsur Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün
deyimiyle “Türkiye’nin üzerine düşeni ve kendinden bekleneni herhangi bir telaşa
ve provokasyona kapılmaksızın layıkıyla yerine getirmesi” olarak
belirginleşiyor. Gerçekten iyi performans gösteren bir Türkiye karşısında
AB’nin de “stratejik düşünmesi” beklenebilir. Zaten bunu yapamazsa Ankara’nın
da artık “kendi yol haritasını” çizmesinin zamanı gelmiş demektir. |