İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir bütünün ayrılmaz iki parçası olarak
tanımlanabilecek bir yapıya sahip olan ABD – Avrupa ilişkilerinin üzerinde kara
bulutlar dolaşıyor. ABD ile Avrupa arasında bundan önce de sorunlar yaşandı
ancak Eylül 2002 – Mart 2003 arasında yaşananlar hiç kuşkusuz son yılların en
ciddi krizi. Karşılıklı olarak atılan “sakinleştirici” adımlara rağmen yaşanan
gerilimin verdiği zararın sürekli olup olmayacağını kestirmek için oldukça
erken.
Atlantik’in iki yakasında uçurum düzeyinde bir ayrılık yaşanmasının ardında
Irak kriziyle başlayan ve önüne geçilemeyen ya da geçilmek istenmeyen
gerginliklerin yattığını söylemek konuyu biraz basite indirgemiş bir şekilde
analiz etmenin ötesine geçemeyecektir. Irak konusu ilişkilerin bozulmasının
başlangıcını değil doruk noktasını oluşturmaktadır.
Aslında ilişkilerin gerilme eksenine girişinin George W. Bush’un göreve
gelmesiyle başladığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Biraz geriye dönüp
baktığımızda ilk sürtüşmelerin ABD’nin savunma konsepti çerçevesinde uygulamaya
sokmak istediği füze savunma sistemine ilişkin olarak 2001 yaz aylarında
yaşandığını görüyoruz. Daha o zaman, bugün Washington tarafından “dörtler
çetesi” olarak adlandırılan Almanya, Fransa, Belçika ve Lüksemburg muhalefet
bayrağını açmaya başlamışlardı. 2001’in bir başka tartışmalı konusunu ise Kyoto
Antlaşması’nın onay süreci oluşturdu. Bu kez AB’den açılan muhalefet bayrağı
15’lere yayılmıştı. 2002’de de gerginlik eksik olmadı. Washington ile Brüksel
bu kez de çelik tarifeleri nedeniyle kapıştı. 11 Eylül’ün etkisiyle Afganistan
operasyonunda eski dostlar aynı çizgide buluştularsa da Irak Savaşı ilişkilerde
fırtına yaşanmasına neden oldu.
Irak krizi sürecinde gündeme gelen sorunları ve ilişkileri bu aşamaya
getiren unsurları bir kaç temel noktada toplayabiliriz. Gerek ABD’den gerekse
Avrupa Birliği’nden yapılan açıklamaların ortak özelliklerinden birini “aynı
değerleri ve aynı ilkeleri payalşıyoruz” mesajını içermeleri oluşturur. Irak
savaşının ABD – Avrupa Birliği ilişkilerinde yarattığı zarar da bir bakıma bu
değer ve ilkeleri farklı yorumlamaktan ya da yorumlama sırasında seçilen
açılardan kaynaklandı.
Bu savaşın tek amacı, çoğu Avrupalı’nın benimsediği söylem olan “petrol
savaşı” değildi. “Baba Bush”un başlattığını bitirmek için girişilen bir savaş
da değildi. Söz konusu olan ABD’nin güvenliği, Washington’un Ortadoğu’daki
taşları oynatma isteğiydi. Avrupa Birliği’nin önemli bir bölümünün ABD’ye karşı
çıkışında da her ne kadar Irak’la yapılan kazancı bol kontratların da etkisi
azımsanmayacak ölçüde olsa da tartışmanın odak noktasında “düşünce ve ilkeler”
vardı. İlkeler ve düşüncelerin etrafında dönen kavganın yarattığı bölünmüşlüğü
ortadan kaldırmayı zorlaştıran iki unsur vardı. Bunlardan ilki tarafların
ahlaki açıdan kendi yaklaşımlarının doğru olduğunu savunmaları ve bu konuda
esneklik göstermemeleriydi. ABD, benimsediği yeni strateji çerçevesinde Irak’ı
“şeytan” sınıfına sokup yönetimin devrilmesinin “farz” olduğunu düşünürken
Fransa’nın başını çektiği grup bu yaklaşımın uluslararası hukuk sistemiyle
bağdaşmadığı tezine odaklandı. İkinci unsuru ise tarafların özellikle Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi oturumları sırasında karşılıklı olarak verdikleri
mesajları doğru algılayamamaları, belki de algılamak istedikleri gibi
algılamaları oluşturdu.
Şu an ABD ile Avrupa Birliği arasında yaşananlar on yıllara dayanan belli
bir birikimin yarattığı sorunların dışa vurum yoluyla rahatlatılma gereğinin
sonucu olarak algılanabilir. Diplomasinin iki tarafça farklı uygulanması da
önemli bir etkendir. ABD’ye baktığımızda, askeri gücünün bilinci ve
rahatlığıyla hareket ettiğini ve ülkeleri “iyi – kötü”, “dost –düşman” olarak
sınıflandırmaktan çekinmediğini ve diplomasi konusunda daha sabırsız olduğunu
görüyoruz. Bu sabırsızlığın sonucu ise kendisini genellikle askeri müdahale
olarak gösteriyor. Avrupa Birliği ise sorunlara daha karmaşık bir şekilde
yaklaşan, başarısızlığa hoşgörüyle bakabilen ve diplomasi konusunda maksimum
düzeyde sabır gösterebilen, belki olanaksızlıktan belki de siyasi irade
eksikliğinden askeri opsiyon yerine barışçıl çözümleri tercih eden bir çizgi
benimsiyor.
Diplomasinin uygulanmasındaki bu farklılıklar algılamada da yaklaşımların
çeşitlenmesi sonucunu doğuruyor. Geçtiğimiz ay Rodos ve Meis adalarında
düzenlenen Avrupa Birliği dışişleri bakanlarını bir araya getiren gayrı resmi
nitelikli GYMNICH toplantısına sunulan ve Prof. Anand Menon ve Dr. Jonathan
Lipkin tarafından hazırlanan analitik çalışma da bunu doğrular nitelikte.
Çalışmaya göz attığımızda ABD’yle AB’nin konuların niteliğine göre zaman zaman
aynı noktada zorlanmadan buluşabildiklerini görüyoruz.
Örneğin uluslararası kuruluşların güçlendirilmesi konusu bunlardan birini
oluşturuyor. Birleşmiş Milletler’in güçlendirilmesini savunanların oranı ABD’de
%77, AB’de %75; NATO’nun güçlendirilmesini isteyenlerin oranı ABD’de %61, AB’de
%63, DTÖ’nün güçlendirilmesini isteyenlerin oranı ABD’de %63, AB’de %59. Bir
başka örnek uluslararası hukuka uygun güç kullanımı. ABD’lilerin %76’sı buna onay
verirken AB’deki
oran da %80 olarak belirginleşiyor. Bu örnekler arttırılabilir.
Ancak aynı konuda yaklaşımların çok farklı olduğu durumlar da var. Yine güç
kullanımını ele alalım. Petrol rezervlerinin korunması için güç kullanımına
ABD’den %65 destek çıkarken AB’de bu oran %49’da kalıyor. Bir başka çarpıcı
örnek ise bir iç savaşı önelmede iki tarafın sergilediği yaklaşım. ABD’de bu
konuda bir güç kullanımına destek %48’de kalırken AB’de %72’ye ulaşıyor.
Tehdit algılamaları da Atlantik’in iki yakasında oldukça farklı düzeyde.
Uluslararası terörden duyulan endişe ABD’de %91’e ulaşırken AB’de bu oranın
%64’te kaldığını görüyoruz. İslami köktendincilik Amerikalılar’ın %61’ini
endişeye sevk ederken AB vatandaşları için bu endişe %47’de kalıyor. Çin’in dünya
gücü olmasından rahatsız olacaklar ABD’de %56 olurken AB’de bu oran %18’de
kalıyor.
Son olaylar AB içinde ABD’nin inanılırlığı ve güvenilirliği üzerinde
onarılması gerçekten zor zarara yol açtı. Bugün bile “ABD olmasaydı birleşmiş
Avupa olmazdı”, “Amerikan ve Avrupa demokrasileri paylaştıkları değerlerle bir
bütündür”, “AB, ABD’ye rakip olarak değil ortak olarak oluşturuldu” gibi
söylemlere rastlasak da, ki bunun son örneğini bu ay içinde aralarında Avrupa
Konvasiyonu Başkanı Valery Giscard d’Estaing, Almanya eski Başbakanı Helmut
Kohl, İspanya eski Başbakanı Felipe Gonzalez, İtalya eski Başbakanı Giuliano
Amato gibi isimlerin imzaladıkları bir deklarasyonda gördük, 2002’de yapılan
kamuoyu araştırmaları 2003’te yapılanlarla karşılaştırıldığında ABD’ye olumlu
bakan AB vatandaşlarının (ve müstakbel AB vatandaşlarının) oranının yokuş aşağı
ve frensiz bir şekilde gittiğini ortaya koyuyor. Bu durum, Irak krizi ve savaşı
sırasında kendilerini AB üyesi veya adayı kimliğinden sıyırarak ABD’nin yanında
yer alan ülkeler için bile geçerli. Ancak burada gözden kaçırılmaması önemli
bir noktayı ABD ve Bush ayrımına gidilmesi oluşturuyor. Çoğu kişinin “21.
yüzyıl imparatorluğu” olarak gördüğü ABD’nin sicili hiçbir zaman mükemmel
olmadı. Olamaz da. Ancak Washington’a olumsuz bakışta “Bush faktörü” son derece
önemli bir rol oynamaktadır. Son dönemde ABD’ye yönelik sert muhalefetiyle öne
çıkan Fransa’da bile transatlantik ilişkilerinin bozulmasından ABD değil Bush
yönetimi sorumlu tutulmaktadır.
Uluslararası ilişkilerde birbirine bağımlılığın doruk noktasına çıktığı,
ilişkilerdeki en ufak bir kopmanın zincirleme nitelikli global sonuçlar
doğurduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yıllardır sorunlara karşın bir arada kalmayı
becermiş, önemli kararlara imza atmış ve bir bakıma dünyayı yönlendirmiş ABD ve
AB’nin çıkarları birlikte hareket etmelerini gerektirmektedir. Bunu yaparken de
rekabet mantığı içinde değil ortaklık mantığı içinde hareket etmenin sayısız
faydası olduğunu hep birlikte görüyoruz ve görmeye de devam edeceğiz. Bu noktada
ABD’nin “Teksas mantığını” bir kenara bırakıp, çıkarlarının bölünmüş bir
AB’dense birleşmiş bir AB’den yana olduğunu görmesi gerekmektedir. AB’nin de
kendi evini düzenleyerek ayrılıkları aşmış bir şekilde ABD’nin karşısına
çıkmasının zamanı geldi de geçiyor. Yıllardır devam eden ekonomik ve diplomatik
tecrübenin oluşturduğu ilişkiler ağı şu an göründüğünden çok daha sağlam bir
yapıya sahip, açılan yaraları tedavi etmeye yönelik karşılıklı adımlar da iki
tarafın gerekli siyasi iradeyi kullanmaya hazır olduğunun sinyalleri olarak
algılanabilir.
|