Birlik, birlik olmaktan çıkınca...

Güven Özalp, Brüksel, 26.02.2003

Avrupa Birliği kuruluşundan bu yana en sıkıntılı aylarını yaşıyor. Eşine ender rastlanan fikir ayrılıkları, giderek diplomasi sınırlarını zorlayan söylemler, üye ülkelerden bazılarının tüm Birlik adına konuşma hevesleri 15 üyeli örgütü uluslararası toplumun gözü önünde prestij erozyonuna uğratmakla kalmıyor aynı zamanda genişlemenin eşiğinde kendi içinde fırtınalar esmesine neden oluyor. Tüm dünyanın diken üstünde, sonuçlanmasını beklediği Irak krizi konusunda Brüksel’in frenleri tutmuyor ve direksiyon kilitlenmiş durumda. Kısacası Avrupa Birliği binmiş bir alamete gidiyor kıyamete.

Bu tespitin doğruluğunu kanıtlayan en önemli gelişme 17 Şubat’ta yaşandı. Tamamen farklı bir gündemle dönem başkanlığı görevini üstelenen ancak Irak’ın yarattığı “iç kanama” nedeniyle şu ana kadar elle tutulur hiç bir karara imza atamayan Yunanistan’ın girişimiyle gerçekleştirilen devlet ve hükümet başkanları düzeyinde toplanan  Avrupa Birliği zirvesinde alınan karar “günah savma”nın ötesine geçemedi. Hem Amerikan çizgisini benimseyenlerin hem de bu çizgiyi tamamen reddedenlerin tavrını yansıtmaya çalışan bu karar durumu idare etmenin ötesine geçemediği gibi son derece yüzeysel kaldı. Başka bir deyişle Birlik açısından “makyaj” unsuru olmaktan başka bir işe yaramadı.

Kuruluş ve işleyiş önceliklerinden biri de ortak dış politika olan bir örgütün üyelerinin tüm liderlerinin ortak çizgide buluşamamaları gerçekten son derece düşündürücü. Zirve, Birlik içindeki kamplaşmanın artık yadsınamayacak boyutta olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. Bir yanda ABD’nin çizgisine destek veren Britanya, İspanya, İtalya, Danimarka, Portekiz, Hollanda ve İrlanda diğer yanda ise “daha sabırlı olunmalı” diyen Fransa, Almanya, Belçika, Yunanistan, Finlandiya, İsveç ve Avusturya’yı görüyoruz. Henüz kararını veremeyen tek üye ise Lüksemburg olarak göze çarpıyor.

Zirvede yapılan “makyaja” karşın Avrupa Birliği, Irak konusunda hâlâ yalpalıyor. Bu hafta başında Brüksel’de toplanan Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi, Irak konusunu resmi gündemine almaya cesaret edemedi. Bunun yerine Irak’a yönelik tartışmalar “çalışma yemeğinde” yapıldı. 24 Şubat’ta gerçekleştirilen bu toplantı sonrası Dönem Başkanı Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu’nun kullandığı ifadeler oldukça dikkat çekiciydi. Papandreu aynen şu ifadeleri kullandı: “Mümkünse barışçıl çözüm istiyoruz”. Bu ifadeler Avrupa Birliği’nin ne yapacağını bilememenin daha doğrusu Birlik içinde neler yaşanacağını kestirememesinin en önemli belirtileri.

Irak konusunda yönünü belirleyemeyen Avrupa Birliği, troyka düzeyinde yarın Washington’da “huzura çıkıyor”. Bu konuyu hafta başında Papandreu’nun düzenlediği basın toplantısında gündeme getirdik. Brüksel’de Avrupa Birliği’ni izleyen gazetecilerin ortak sorusu şuydu: “Aranızda uzlaşı yok ki. ABD’ye ne anlatacaksınız?”. Buna Papandreu’nun verdiği cevap ise “Açık ve dürüst konuşacağız. Endişelerimizi aktaracağız. Aramızda görüş ayrılığı olduğunu da söyleriz” oldu. Bu cevap paralelinde izlenecek bir Irak politikasının  uluslararası arenada sadece ekonomik boyutuyla değil, aynı zamanda siyasi hatta askeri bir güç olarak da yer alma iddiasında bulunan bir örgütü nereye taşıyacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Avrupa Birliği’nin Irak konusunda izlediği politika şu anda “ne kadar zaman verilmesi” konusuna olduğu kadar gündeme getirilen argümanların “ABD’nin tutumuna yönelik olarak benimsenmesi gereken yaklaşımlar” üzerine odaklanmış durumda. Konunun özünü oluşturan Irak ve kitle imha silahları ise gölgede kalıyor. Başka bir deyişle Birlik içerikten çok biçimle uğraşır bir havada.

Bu havanın yaratılmasında Avrupa Birliği liderleri arasında bir isim oldukça dikkat çekiyor: Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac.

Chirac, Ekim 2002’den bu yana dosttan fazla düşmanı olan bir lider haline geldi. Ekim ayında düzenlenen Brüksel Zirvesi’nde Britanya Başbakanı Tony Blair’e, Kopenhag Zirvesi’nde Başbakan Abdullah Gül ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a son olarak da 17 Şubat’ta düzenlenen Brüksel Zirvesi’nde Irak konusunda ABD’ye destek veren aday ülkelere yönelik olarak yaptığı çıkışlar diplomatik açıdan yenilir yutulur cinsten değildi. Bu çıkışlar Chirac’ın son aylarda izlediği Avrupa Birliği politikasının yansımaları şeklinde belirginleşiyor.

Chirac’ın politikasının esin kaynağını, Elysee Sarayı’ndaki çalışma masasının üzerinden eksik etmediği fotoğrafta yer alan kişinin politikaları oluşturuyor: Charles de Gaulle. De Gaulle’ün, zamanında Birlik toplantılarını boykot ederek “Birlik Fransa olmaksızın yürümez” mesajı verdiği ve Fransa’yı Avrupa Birliği’nin önder ülkesi haline getirme çabaları hatırlandığında Chirac’ın denklemini çözmek de kolay bir hal alıyor.

Her ne kadar Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilse de Chirac’ın “tüm çabası”nın barışı kurtarmak olduğunu söylemek kendi deyimiyle “çocukça bir yaklaşım” olur herhalde. Fransa’nın öteden beri ABD karşıtı bir yaklaşım içinde bulunduğu bilinen bir gerçek ancak Irak krizinde bunun dozu biraz kaçtı. Doz kaçtıkça da Fransa halkının liderlerine verdiği destek oranı yüzde 83’ü buldu. Bu politikanın en önemli hedeflerinden biriydi. İkinci ayağı ise Almanya’yı da yanına alarak “Avrupa Birliği’nin patronu biziz” demek oluşturdu. Bunda da kısmi bir başarı yakalandığı söylenebilir. Irak’ta Birleşmiş Milletler ambargosu altında faaliyet gösteren ve “pastanın” büyük dilimini tüketen şirketlerin bahçelerindeki bayaraklara bakıldığında da Chirac’ın olası bir operasyona bu denli hararetli bir muhalefette bulunmasının ardında sadece barış havariliğinin yatmadığı anlaşılıyor.

Tabii Chirac’ın yaptığı çıkışların ve izlediği politikaların transatlantik ittifakına vereceği zararlar ve Avrupa Birliği içinde orta ve uzun vadede yaratacağı sorunlar düşünüldüğünde, kendini dev aynasında görme yaklaşımının yarattığı kısa vadeli tatminin ne kadar gerçekçi ve kalıcı olduğu tartışılır. Chirac’ın 2004’te Avrupa Birliği’ne katılacak yeni üyeler arasında çok düşman kazanmış olması ve bu ülkelerin söylenenleri unutma niyetinde olmadıklarını net bir şekilde ortaya koymaları Brüksel üzerindeki kara bulutların daha uzun süre dağılmayacağının göstergesi olarak algılanıyor.

Chirac’ın son dönemdeki kadim dostu Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in politikası aslında başlı başına bir yazı konusu ancak burada bir paragrafla da olsa değinmekte fayda olacaktır. Fransa, Irak krizinin başından bu yana ABD karşıtı bir politika izliyor bunun geleneksel bir boyutu olduğuna da değinmiştik. Ancak dikkat edilmesi gereken bir konuyu da şu ana kadar Fransa’nın güç kullanımına ya da olası bir operasyona katılıma kapıyı kapatmamış olmasıdır. Fransa’nın “dolduruşunun” etkilerini derinden hisseden Almanya ise bu konularda kapıyı kapattığını ilan ederek kendini ciddi bir şekilde bağlamış durumda. ABD’nin en güçlü müttefiklerinden biri olan Almanya belki de gerçek anlamda Washington yönetimiyle ilk kez karşı karşıya gelmiş durumda. Ancak NATO’da yaşanan krize baktığımızda Fransa’yla hareket eden Almanya’nın, Paris’in dışlandığı bir formülde yelkenleri beklenenden çok daha çabuk bir şekilde suya indirmesi izlenen politikanın tutarlılığını da tartışma konusu yapıyor. Gerek kısa gerekse orta vadede Fransa – Almanya dayanışmasının “kazananı” Paris olacaktır. Şu anda Fransa’nın izlediği politikaların aslında en önemli hedeflerinden birini de Almanya oluşturmaktadır.

Geriye dönüp Körfez Savaşı’ndan bu yana geçen 12 yıllık sürece  baktığımızda, şu an yaşananları Havana purolarının dumanı arkasında keyifle izleyen Saddam Hüseyin’i yaratanların bugün birbirlerine düştüklerini görüyoruz. 12 yıl boyunca uygulanan ambargonun sonucu ortadan kalkmayan kimyasaI ve biyolojik silahlar, menzilleri izin verilenin üzerinde olduğu belirlenen füzeler ve 360 bin ölü çocuk... Uygulanan politikalar Irak rejimini değil Irak halkını vurmuş durumda. Ve aynı halk şimdi de uluslarrası meşruiyeti tartışmalı bir operasyonun soluğunu ensesinde hissediyor. Irak sorunu tüm uluslararası toplum, özellikle de Avrupa Birliği açısından sınav niteliğindedir. 15’ler olarak bu sınavı bir bütün olarak aşamayan bir Avrupa Birliği’nin 25’li düzeyde vay haline...