|
Geçtiğimiz hafta AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’la Strasbourg’da
bir araya geldiniz. Öncelikle Erdoğan’ın performanısnı ve konulara
yaklaşımını değerlendirmenizi isteyeceğim...
Görüşme çok ilginç oldu. Erdoğan,
partisinin ve yeni hükümetin kendine güveni tam
ve konulara hakim bir temsilcisi. Yaptığı sunum son derece iyiydi.
Üç soru sordum kendisine. Bunlardan ilki Kıbrıs
konusundaki tutumuydu. İkincisi anayasal reformlarla ve özellikle
de Kürtçe’nin öğretilmesine ilişkindi. Kürt
kökenli nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerde
genel bir uygulamaya gidip gitmeyeceklerini sordum. Üçüncü
soru ise genişlemeye ilişkindi. Daha sonra kendisine özel
olarak ocak ayında düzenleyeceğimiz “Hıristiyanlık’ta ve
İslam’da Liberalizm” adlı konferansa katılıp katılamayacağını
sordum. O gün dolu sanırım ancak bir temsilcisini gönderecek.
Erdoğan AKP’yi modern, üyelerinin bireysel inançlarına
karışmayan ancak parti olarak din ve devlet işlerini ayrı tutan
Batılı bir parti yapmaya çalışıyor. Bunu da Türkiye’nin
Avrupa Birliği’yle ilişkilerinin gelişmesi açısından
çok yardımcı görüyorum. Enteresan olarak bu
buradaki Hıristiytan Demokratlar için sorun yaratıyor.
Çoğu hiçbir zaman devletle kilisenin ayrıldığını
net bir şekilde kabul etmediler ve Türkiye’nin olası üyeliği
onları rahatsız ediyor. Liberaller olarak bu bizim için
herhangi bir sorun teşkil etmiyor.
Seçimlerin hemen sonrasında başlayan ve halen
devam eden bir başkentler turu var. Erdoğan’ın temaslarının
Türkiye’nin Kopenhag’a yönelik beklentileri açısından
katkısını nasıl yorumluyorsunuz?
Erdoğan, Türkiye’nin Kopenhag’daki davasına kesinlikle
yardımcı oldu. Avrupa Birliği başkentlerine tur düzenleyip
yetkililerle görüşmesi, Avrupa Parlamentosu’na gelip
konuşması bir kaç puan kazandırdı. Özellikle Atina’yı
ilk başlarda ziyaret etmesi ve Başbakan Simitis’le detaylı görüşmelerde
bulunması son derece yardımcı oldu. Benim görüşüm
bir ülkeye kriterleri tamamlayana dek müzakere tarihi
verilmemesinden yana. Bu şu an müzakere sürecinde
olan adaylar için de böyle oldu. Türkiye için
de aynısı olmalı. Türkiye net bir şekilde bu kriterleri
tamamlama yolunda. Kopenhag’da devlet ve hükümet başkanlarının
en azından tarih için tarih verilmesi konusunda hazır
olmalarını umuyorum . Böylelikle Türkiye’deki köklü
değişiklikler tanınmış olur ve Yunan dönem başkanlığı sonunda
Türkiye’ye müzakere tarihi verilebilir diye umuyorum.
Bunun Türk kamuoyunu tatmin edebileceğini ve Birlik içinde
yararlı olacağını düşünüyorum.
Müzakere tarihi verilmesine tam destek vermediğinizi
anlıyorum. Bunu biraz açabilir misiniz?
Türkiye için istisna yaratamayız. Bunu yapmamız
halinde yakın zamanda Beyaz Rusya ya da Ukrayna gibi ülkelerden
üyelik istemi gelmesi halinde bu ülkelerin standartlara
uymasını istemek çok daha zor olur.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin attığı adımlar
konusunda verdiği mesajlara bakacak olursak Birliğin bu adımlara
hazırlıksız yakalandığı izlenimi ediniyoruz. Bu görüşü
paylaşıyor musunuz?
Sanırım bu görüş kısmen doğru. İnsanlar son derece
ilgilendiler ve yapılan reformların hızından şaşkınlığa düştüler.
Burada herhangi bir değişikliğe gitmeden en azından seçim
kampanyaları sonuçlanana dek bekleneceği yönünde
bir beklenti vardı. Ancak burada bir başka sorun var. Bu da
nesil farkı. Avrupa Birliği politikacıları arasında, Valery
Giscard d’Estaing gibi, daha yaşlı politikacıların nesli var
ve bunlar Türkiye’ye yeni nesil Avrupalı politikacılardan
daha farklı bakıyorlar. Yeni nesil Avrupa Birliği’nin coğrafi
sınırları konusunda daha rahat ve daha çok demokrasi,
hukuk devleti ev insan hakları gibi konuların mümkün
olan en geniş alanda uygulanması gibi konulara yoğun bir şekilde
konsantre olmuş durumdalar.
Hazır söz Giscard d’Estaing’den açılmışken...
Son günlerde gündeme gelen özel ilişki yaklaşımı
ve Giscard d’Estaing’in açıklamaları konusundaki görüşünüzü
alabilir miyim?
Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin içinde değil de
yanında yer alması görüşünü hiçbir
şekilde paylaşmıyorum. Valery Giscard d’Estaing’in görevi
Avrupa Konvansiyonu Başkanlığı. Avrupa Birliği sözcüsü
gibi görülmemeli. Konvansiyon’un genişleme konusunda
söz söyleme yetkisi yok. Bunların kendi görüşü
olmadığını düşünmem için herhangi bir neden
de yok. Her zaman için ilginç bir kişiliğe sahip
oldu. Bu, onun karakterinde var.
Türkiye’ye yönelik bi ikiyüzlülükten
bahsetmek mümkün mü?
Bu kadar güçlü bir kelime kullanmak yanlış
olur sanırım. Ancak geriye dönüp 1999’da verilen adaylık
statüsünü tartışmaya açmak isteyenler
var. Bu geçen hafta Parlamento’da da net bir şekilde
ortaya çıktı. Hıristiyan Demokratlar’ın lideri Hans Gert
Pottering bunu net bir şekilde dile getirdi. Türkiye’yle
özel bir ilişki istediklerini Erdoğan’a da net bir şekilde
anlattı. Ancak bence özel ilişki doğru yol değil. Avrupa
laik bir yapıda olmalı. Biz bir Hıristiyan Kulübü
değiliz. Türkiye’nin kriterleri tamamlaması halinde iyi
niyetle hareket etmeliyiz. Ancak 1999’da verilen taahhütten
sapmak isteyenlerin varolduğu bir gerçek.
Son günlerde siyasi liderlerin verdikleri mesajlarda
daha çok Kıbrıs ile Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nu
ön plana çıkardıklarını görüyoruz. Bunu
siyasi kriterler konusunda bir esneklik sinyali olarak yorumlayabilir
miyiz? Ve bununla bağlantılı olarak siyasi kirterlerle ilgili
olarak olmazsa olmaz olarak gördüğünüz bir
alan var mı?
Siyasi kriterler konusunda herhangi bir esneklik gösteremeyiz.
Kıbrıs konusu ise siyasi bir konu. Birleşmiş bir Kıbrıs’ın üyeliğinden
yanayız. Eğer adanın yarısını alırsak sorunları da içimize
almış oluruz. En öncelikli tercihimiz birleşmiş Kıbrıs’tan
yana. Kopenhag Zirvesi’ne kadar net birtakım gelişmeler olmasını
diliyorum. Kopenhag’dan önce bir çözüm
şu aşamada mümkün görülmüyor. Ancak
en azından bir anlaşmanın ilk işaretleri gelebilir. Birlik bu
konuda esnek olmalı ve esnek bir formül bulmalı. En azından
2004’te adanın tümünün üye olmasını sağlayabilmeli.
Ancak Türkiye’nin üyeliği Kıbrıs’ta çözümle
ilişkilendirilemez.
Kıbrıs konusunda herhangi bir erteleme gündeme
gelebilir mi?
Kopenhag’da Kıbrıs konusunda bir şekilde anlaşmaya varmak
istiyorlar. Adanın tümü ya da bir bölümü
konusunda. Adanın yarısını almak potansiyel açıdan büyük
zarar verebilecek bir yaklaşım. Sorun Avrupa Birliği içinde
bir sorun olacak olmasından değil yeni sorunları da beraberinde
getircek olmasından kaynaklanıyor. Zaten çok zor bir
sorun ancak henüz kurumsal değil. Adanın yarısını almak
Yeşil Hat’ı güçlendirmekle eş anlamlı olur.
Anayasal reformlara değinecek olursak... Uygulamalar
gerçekten yetersiz mi?
Örnek olarak Kürtçe’nin öğretilmesini
vereyim. Kürtçe’nin özel derslerle öğretilmesi
öngörülüyor. Ancak biz bunun kamu okullarına
da yayıldığını görmek isteriz. En azından Kürt kökenli
nüfusun yoğun olduğu bölgelerde... Bunun Avrupa’da
da örnekleri var. İskoçya’da, Belçika’da
bunun örneklerine rastlayabilrisiniz. Bunun son derece
zor bir alan olduğunu kabul ediyorum. Erdoğan, Kürtçe
yayının yaygınlaştırılmasından yana olduğunu söyledi. Bu
da önemli bir adım olacaktır. Azınlıklar konusu zor konu
ve 2004’te üye olacak adaylardan bazıları açısından
da en zor konu durumundaydı. Özellikle Çek Cumhuriyeti’ndeki
Romanlar’ın durumu diğer her konudan daha fazla sorun yarattı.
Türkiye tarafından son dönemde verilen tarihleri
uygulanabilir olarak mı yoksa retorik olarak mı görüyorsunuz?
Verilen taahhütlerin yerine getirilebilir olup olmadığına
Türkiye karar verecek. Bunların yerine getirilebilir olduğunu
umuyorum. Tek partili hükümetin faydalarından yararlanacaklar
ve Erdoğan’a Türk toplumundaki bazı muhafazakar güçlerin
üstesinden gelmesi konusunda başarılar diliyorum.
Biraz hipotetik bir soru olacak ama Kopenhag için
öngörünüz nedir?
Kopenhag’da 10 yeni ülkeye üyelik verilecek. Kıbrıs
için durumun ne olacağını söylemek ise zor. Ancak
bir şekilde bir sonuç bulunacaktır. Bulgaristan ve Romanya
için bir yol haritası verilecek. Ve umarım hatta ummanın
ötesinde, müzakerelere başlama konusunda tarih verilmesinin
gerisinde kalsa bile Türkiye konusunda Birliğin açık
bir şekilde iyi niyetle hareket ettiğini gösterecek bir
taahhütte bulunacağını öngörüyorum.
|