|
Türkiye'nin Irak İkilemi ABD Politikaları Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, 14 Nisan 2002, Önder Dergisi (10 Ocak 2002) Geçen hafta içerisinde Ankara'yı ziyaret eden Amerikalı Senatör Joseph Lieberman başkanlığındaki "Irak'a savaş ilan etme lobisi", Ankara'dan aradığı desteği bulamadan Orta Asya ülkelerine doğru yoluna devam etti. Lieberman, geçen yıl yapılan seçimlerde başkan adayı Al Gor'un başkan yardımcısı adayı idi ve halen ABD kongresinde en etkili isimlerden biridir. Sadece Yahudi kökenli olması değil, ama gerçekten Türkiye'ye olan sempatisi yüzünden ABD yönetimi bunu bilerek Ankara'ya gönderdi. Bu satırların yazarı şubat 2001'de Joseph Lieberman ile Münih'te her yıl yapılan Wehrkunde isimli konferansta bir akşam yemeğinde 2 saat Türkiye, Ortadoğu ve dünya sorunları üzerinde konuşma fırsatı bulmuş ve özellikle Türkiye ile ilgili fikirlerini öğrenme şansı bulmuştur. Aslında ABD'nin ulusal çıkarlarının Cumhuriyetçi veya Demokrat fark etmeksizin aynı şekilde davrandıklarını ortaya koymaktadır. Başkan Bush'un Başbakan Ecevit'in 15 şubatta Washington'a yapacağı resmi ziyaret öncesi böyle bir "nabız yoklama" isteminin ardında yatan temel düşünce, Ecevit'e Beyaz Saray'da ne kadar baskı yapabileceğinin "ön hesabını" çıkarmak olarak değerlendirilebilir. Nitekim ABD yönetiminin son dönemlerde dünya kamuoyunda Irak'a yönelik bir askeri harekatın destek bulamayacağı artık kesinlik kazandıktan sonradır ki, hafta sonu Saddam'a muhalif güçlere yapılan maddi desteğin kesildiği yönündeki açılaması ABD yönetiminin müdahale düşüncesini en azından kısa sürede aklından çıkardığını ortaya koymaktadır. ABD Savunma Bakanlığı ile Dışişleri arasındaki görüş farklılığı öteden beri bilinmektedir Buna rağmen Savunma Bakanlığındaki şahinler, başta bakan Donald Rumsfeld ve müsteşar Paul Wolfwitz olmak üzere, Afganistan'Dan sonra sıranın Irak'a geleceği yönünde öylesine yoğun bir politik ve askeri baskı oluşturmaya çalıştılar ki bunun geri tepeceği beklenir olmuştu. Nitekim, AB üyesi ülkelerin nerede ise tamamı ABD'nin böyle bir politikasını onaylamayacaklarını her defasında ifade ettiler. Irak'a yapılacak müdahalenin sonucu Saddam Hüseyin'in devrilmesi ve Irak'ın sınırsal bütünlüğünün ortadan kalkması şüphesiz Orta Doğu'daki dengeleri de yıkacak bir sürü gelişmeyi beraberinde getirecektir. Bunun anlamı başta Körfez ülkeleri olmak üzere, Irak ile ticari ilişkilerini yürüten AB ülkelerinin Irak sonrası yeni politikalar üretmesi gerekecektir. Oysa AB ülkeleri 1990'lı yıllardan beri Irak'a yönelik olarak "eleştirel diyalog politikası", yani Irak rejimi ile ilişkilerini temkinli bir şekilde yürütmeyi, takip etmişlerdi. ABD'nin Irak'a yönelik politikaları ise bir prstij ve namus politikasına dönüşmüş ve bunun sonucu olarak da ABD'nin gerçekçi olmayan bu politikası AB ülkeleri tarafından tasvip edilmemişti. Her defasında Bağdat'ın bombalanmasına onay veren ve birlikte hareket eden ıngiltere bile son dönemlerde bu konuda onay vermemektedir. Kısacası ABD bu defa Irak konusunda "yalnızları" oynamaktadır ve bu durum ABD yönetimin daha da saldırgan bir psikolojiya sokmaktadır. Son bir aydır başta başbakan Bülent Ecevit olmak üzere, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun ve Dışişleri Baknı ısmail Cem'in ABD'nin Irak'a yönelik olası bir müdahalesinde Türkiye'nin "otomatikman" bu harekatı desteklemeyeceği yönündeki açıklamaları ABD yöntimi tarafından dikkatle takip edildiği içindir ki, Senatör Lieberman ve diğerlerini Ankara'ya "ikna turu" için göndermiştir.Aslında ABD'nin Irak'ın kimyasal ve biyolojik silahlara sahip lduğu ve Saddam Hüseyin'in nükleer silah programı geliştirme çabası içinde olduğu yönündeki argümanları doğrudur. Zaten kimsede Saddam Hüseyin'in "sütten çıkma ak kaşık" olduğunu iddia etmiyor. Burada söz konusu olan "zamanlama" hatasıdır. 1991 yılında Irak'ın Kuveyt'ten çıkarıldığı ve General Schwarzkopf yönetimindeki ABD birliklerinin Bağdat'a girmesini engelleyecek bir Irak askeri gücünün söz konusu olmadığı bir dönemde dönemin ABD Başkanı baba George Bush'un dur emri vermesi ABD literatüründe de en büyük yanlış olarak değerlendirlmektedir. Irak'ın elindeki tüm silahlar o zamanda vardı. Burada ABD'nin bugün için en büyük sorunu "inandırıcılıktan" yoksun olmasıdır. Zaten bütün sorun burada düğümlenmektedir. Türkiye şüphesiz Irak'a yönelik olası bir operasyonda en önemli ülkeler arasında birinci sıradadır. Türkiye'nin ikna edilmesi olmazsa olmaz bir koşuldur. Ama Türkiye'nin ikna edilmesi nasıl sağlanır? Bundan bir süre önce William Safire'nin International Herald Tribune'de yayınlanan ve Türkiye'de de belli çevrelerde büyük yankı uyandıran makalesinde, Türkiye'ye Irak'a yapılacak müdahale sonunda ortaya çıkacak yeni durumda Musul ve Kerkük'ün tekrar Türkiye'ye verilmesinin mümkün olacağı yönünde öneriler sunuluyordu. Bilindiği üzere Türkiye bu bölgeleri 1920'li yılların ortalarıda terketmek zorunda kalmıştı. Fakat böyle bir önerinin yapılması bile olayın ilginçliği açısından kayda değerdir. Çünkü Türkiye, hep muhakkak bir takım kazanımlar elde edeceği varsayımları ile yakın tarihinde bir takım maceracı politikalar takip etmesi beklenilen bir ülke olmuştur. Fakat, Türkiye açısından bakıldığında, Irak ve özellikle Kuzey Irak'taki gelişmeler bir çok ek sorunu da beraberinde getirmeye adaydır. Hiç kimse bir bölgeyi öyle "altın bir tepsi içinde" bedava sunmaz, bunun bir bedeli olmalıdır. Nitekim, Türkiye Körfez Savaşının maddi açıdan "yegane mağlubu" olarak durmakta ve 40 milyar doları aşan zararıne ABD ne de bir başka ülke tarafından karşılanmaktadır. O nedenle William Safire'nin önerisi ciddi bir öneri olmatan çk uzaktır. Ama şu da bir gerçektir ki, Türkiye'de bu konu ile ilgili bir çok televizyon programı bile yapılmıştır. Çarpıcı bir örnek teşkil etmesi açısınan Kanal D Televizyonunda Fatih Altaylı tarafından sunulan ve siyasetçi,diplomat, akademisyenden oluşan 10 kişilik bir grup, taraf ve karşı olanlar olarak ikiye ayrılmış bir şekilde, Teke Tk Programının konusu "Musul ve Kerkük'ü alalım mı" idi! Sanki veren varmış gibi! Türkiye'de bazı çevreler bu gibi konularda hemen ahkamkesmeye başladılar. Doğal olarak Türkiye'nin bir komşusu olarak Irak'taki her gelişme Türkiye'yi etkilemektdir. Saddam Hüseyin'in Türkiye'ye yönelik tehditkar tutumu 1990'da Bağdat'ı ziyaret eden dönemin başbakanı Yıldırım Akbulut'a yapılmıştır. Körfez savaşında ABD ile birlikt hareket eden Turgut Özal'ın anti-Saddam tutumunun ardında yatan önemli bir neden de Saddam'ın bu tavrıdır. ABD Türkiye'nin haklı endişeleri olduğunu bu çerçevede anlamak durumundadır. Tabii ki ABD askeri yetenek açısından her an Irak'a bir müdahale etme şansı olan bir ülkedir. Böyle bir müdahale durumunda Türkiye'nin nasıl bir tavır takınacağı ise her şeye rağmen belirsizdir. Fakat ABD'nin büyük bir koalisyon desteği alamayacağı da bilinmektedir.Türkiye için öncelikli hedef Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulmasını engellemektir. Bugüne değin bu başarıldı. Bu nedenle Bağdat Yönetimi ile Barzani ve Talabani yönetimindeki Kürt grupların nasıl bir politika takip edecekleri de ayrı bir sorundur. Türkiye için PKK'nın önlenmesi ve yenilmesi öncelikli hedefti ve buna ulaşıldı. Bağdat Yöntiminin bu konuda Türkiye ile birlikt hareket ettiği de bilinen bir gerçektir. Fakat Türkiye'nin AB'nin PKK'yı ve DH-KPC'yi terör listesine almamış olması Türkiye için önemli bir sorundur ve PKK ile mücadele bu anlamda devam edecektir. Kuzey Irak'taki olası bir Kürt devletinin kurulması ise bilindiği üzere sürekli ertelenmektedir. Fakat herkesin bildiği bir şey, Kuzey Irak'da "de facto" böyle bir devletin varlığıdır. Zaten Türkiye ile Irak'ı ortak hareket etmeye zorlayan nedenlerden biri de bu gerçektir. Türkiye'nin gelişmlere kayıtsız kalması söz konusu olmamakla birlikte, ABD'nin tavrı bölgenin geleceği için büyük önem taşımaktadır. ABD ile AB arasındaki farklı terör tanımlamaları Türkiye'nin de işini zorlaştırmaktadır. Fakat gelinen noktada Saddam'ın ABD'ye karşı "Türkiye kartını" (PKK ile ilişkileri anlamında) elinde tuttuğu da bilinmektedir. Önümüzdeki gülerde ABD'nin Irak'a müdahalesi pek lası gözükmüyor. Fakat ABD yönetimi Irak'a müdahale hakını "saklı" tutuyor. ABD'nin Türkiye ve ısrail ile birlikte hareket etme politikaları halen devam etmektedir. Fakat başbakan Bülent Ecevit'in Washington ziyareti sonucunda müdahale konusunda bazı sinyaller almak mümkün olacak. Türkiye, özellikle 11 Eylül sonrası ortaya çıkan gelişmelerin ışığında, ne ABD karşıtı ve ne de Irak karşıtı politikalar gütme lüksüne sahip gözüküyor. Zaten Türkiye'nin "ikilemi de" burada yatmıyor mu? |