Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden İlker Aytürk ile Türkiye-İsrail İlişkilerinin son durumu ve ilişkilerin geleceğine dair röportaj

İlker Aytürk, 2010

İlker Aytürk

İsrail ve Türkiye arasında çıkan son kriz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Krizin bu hale gelmiş olması çok üzüntü verici. Türkiye-İsrail ilişkileri, bundan iki yıl öncesine baktığımızda, çok daha iyi görünen ilişkilerdi. Bugün ise, hepimiz; bu alanda uzmanlaşanlar, gazeteciler, akademisyenler, Dışişleri yetkilileri, ilişkilerin geldiği boyuta inanmakta zorluk çekiyoruz. Kimse ilişkilerin bu hale gelmesini beklemiyordu, bu kadar kısa bir süre içinde. İlişkiler 2009'da İsrail'in Dökme Kurşun operasyonuyla birlikte bir anda dibe vurmaya başladı ve kriz ardına kriz yaşanmaya başlandı.

Şöyle şaşırtıcı bir durum var: bazı yetkililer, gazeteciler ve akademisyenler bunu AKP'nin bir ideolojik bakışı olarak görüyorlar. Ben öyle görmüyorum, zira AKP'den önceki hükümetler de İsrail'i eleştirmekten çekinmemişlerdi.  Bülent Ecevit'in İsrail'e "soykırım yapıyorsunuz", demesi halen aklımızda.

Türkiye ile İsrail'in ilişkilerinin belirleyici unsuru İsrail ve Filistinliler arasındaki ilişkilerin gidişatıdır. Bu ilişkiler iyi gittiği sürece Türkiye de İsrail'e yakınlaşmakta tereddüt göstermiyor ki 1993 yılında, Oslo Barışının imzalanmasından 2000 yılında patlak veren İkinci İntifada'ya kadar, ilişkiler çok iyi bir seyir izledi. Ancak, 2000 yılından beri bir takım stres noktaları görüldü ilişkilerde. Fakat, bunlar 2009'a kadar hep İsrail tarafından idare edildi. İsrail' ile ikili ilişkilerde, İsrail daha edilgen bir yapıya sahip. İsrail'in Türkiye'ye daha çok ihtiyacı var, zira Türkiye, İsrail'in bölgedeki tek dostu. Dolayısıyla İsrail, yıllar boyunca, Türkiye'nin gönlünü hoş tutmayı benimsemişti. Bülent Ecevit "siz soykırım yaptınız" diyordu, ancak İsrail'den yüksek sesli itiraz duymuyorduk. 2005 yılında Başbakan Erdoğan'ın yine böyle büyük bir çıkışı olmuştu İsrail'e karşı. Bunlara her defasında İsrailli yetkililerden şöyle bir cevap gelirdi: "Dostlar arasında anlaşmazlıklar olur ama ilişkiler uzun vadede kalıcıdır ve çok sağlam temellere sahiptir."  İsrail'den bu tür açıklamalar duyardık. 

İlişkiler, 2009'un başından itibaren çok başka bir seyir izlemeye başladı. Bugüne kadar ilişkileri alttan alan, Türkiye'yi idare eden, İsrail'in o pozisyondan çıkmaya başladığını görüyoruz. Mesela, çok kimseler bu alçak sandalyeye oturtma krizi karşısında şaşkınlığa uğradılar. "İsrail bunu nasıl yaptı? Bir hata oldu herhalde", denildi. Bu olay Danny Ayalon'un beceriksizliği olarak yorumlandı; onun hatası olarak görüldü. Açıkçası, ben şahsen İsrail'in Türkiye'ye bakış açısında bir değişiklik görüyorum; yeni bir davranış kalıbı oluşmaya başladı. Bugüne kadar alttan alan İsrail gitti, yerine, 2009'un başından itibaren, Türkiye'ye aynı tonda, hatta daha sert cevap veren bir İsrail geldi.

Bunu ilk olarak 2009'un başında Dökme Kurşun Operasyonu sırasında gözlemledik. Hatırlarsanız, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın çok sert uyarıları ve ardından Davos Krizi neticesinde İsrail bize karşı ilk defa şiddetli tepki göstermişti. O zaman İsrail kara kuvvetleri komutanlığı görevini yapan, General Avi Mizahi çıkıp çok ağır şeyler söyledi Başbakan Erdoğan hakkında. Başbakan Tayyip Erdoğan'ı doğrudan doğruya hedef aldı. Kendisine, "aynaya baksın", ayıca, "Türkiye'nin bize öğretecek hiç bir şeyi yok, siz önce Kıbrıs ve Kürt sorununuzu çözün", dedi.  Kısacası, çok ağır konuştu. Daha sonrasında, bu komutanın sözleri İsrail Genelkurmayı tarafından sahiplenilmedi ve Türkiye'den özür dilendi. Ancak, bunlar bir kere söylenmiş oldu. İsrail iç politikasını yakından takip edenler bilir, İsrail'de askerler kendi başlarına konuşmazlar. Muhakkak o sözleri söylemesi için içeriden bir talep geldi ve muhtemelen şu da söylendi: "arkanda durmayacağız, ama sen yine de bunları söyle." Benim gözlemim şu ki Danny Ayalon'a yüklediğimiz alçak koltukta oturtma krizinde de buna benzer bir süreç işledi. Kısacası, bu kalıp tekrar eden bir davranış kalıbıdır. Türk büyükelçisine çok bilinçli bir şekilde hakaret edildi ancak, daha sonra, arkasında durulmadı ve yine özür dilendi. Türkiye'ye yine aynı mesaj verilmiş oldu: "Bize kötü davranırsanız, dış politikada ipleri çok gererseniz, biz de o zaman alttan almayız ve size aynı tonda; hatta daha sert,  cevap veririz."  Bu gidişatı çok tehlikeli buluyorum çünkü Türkiye-İsrail ilişkilerinin bir kriz daha kaldırmayacağını düşünüyorum.

Benzer bir olay da Belçikalı bir bakan ile yaşanmıştı. Acaba bu İsrail'in politikalarını eleştiren Avrupa Birliği'ne karşı yapılmış bir eylem olabilir mi?

Avrupa Birliği içinde kim? Avrupa Birliği içerisinde bir grup ülke İsrail ile çok yakın ilişkiler içerisindedir. Bunların başında Almanya'yı ve Doğu Avrupa ülkelerini sayabiliriz. Almanya'dan asla bu tür şeyler duymayız. İsrail'le daha problemli ilişkileri olan ülkeler İskandinav ülkeleridir; bir noktaya kadar Fransa'yı ve Belçika'yı bu grubun içine dâhil edebiliriz. Ancak, diğer ülkelerle böyle bir problem yok. İsrail neden böyle bir şey yapıyor, neden Belçika'yla bir sorun yaratıyor? Zira, İsrail tamamıyla bir kuşatılmışlık içerisinde olduğunu düşünüyor ve şu anda Dışişleri Bakanlığı'nı yürütmekte olan bakan, Avigdor Lieberman bir aşırı milliyetçidir. Milli gururu okşayıcı bir şeyler yapmak istiyor. Türk Büyükelçisine ve Belçikalı Bakana yapılanlar bunun bir parçasıdır. Kısa bir süre önce, İsrail'in dünyadaki bütün büyükelçilerini bir toplantı için Kudüs'te toplamışlardı ve orada, Dışişleri Bakanının söylediği şuydu: görüşlerinizi cesurca dile getireceksiniz, başkaları ne der diye korkmayacaksınız, İsrail'in onurunu koruyacaksınız. Onur meselesi İsrailliler, özellikle de şu anki Dışişleri Bakanı için çok önemli.

Türkiye-İsrail ilişkileri bir kriz daha kaldıramaz demiştiniz. İran uzaya bir füze yolladı. Bu füzeler İsrail'de fazladan bir tehdit olarak algılanır mı? İran'dan gelebilecek olası bir tehdit çerçevesinde Türkiye-İsrail arasında bir yakınlaşma olabilir mi?  

İran'ın hareketleri bölgede istikrara katkıda bulunmuyor ve İsrail halkı ve hükümeti son dört yıldır İran'la yatıp, İran'la kalkıyor. Gündemlerinin baş maddesini İran'ın nükleer programının nasıl sona erdirileceğine dair sorular oluşmaktadır. İsrail için bundan daha önemli bir gündem maddesi yok. İsrail'in İran'ın nükleer silahlar edinmesini kabullenmesi imkânsızdır. Muhakkak bunun sona ermesini istiyorlar ve dünya, uluslararası sistem, yahut ABD, AB, Rusya, Çin gibi büyük devletler bununla ilgili bir şey yapamayacak olursa, İsrail bu işe kendi başına girişecektir.

İkinci olarak, İran'ın Türkiye'yi tehdit ettiğini düşünmüyorum. Dolayısıyla İran yüzünden İsrail ve Türkiye arasında bir yakınlaşma olacağını da sanmıyorum. Bilakis, İsrail'in İran'a yönelik tutumundan dolayı Türkiye-İsrail ilişkileri daha da kötüleşebilir ve İran'a olası bir İsrail saldırısı durumunda ilişkiler kopma noktasına gelebilir. Zira, Türkiye İsrail ile yakınlaşmasını, İsrail'in bölgedeki diğer devletlerle, Arap ülkeleriyle ve özellikle de Filistin ile yapıcı ilişki kurmasına endekslemiştir. Bu ilişkiler iyiyse, Türkiye ve İsrail'in de arasının iyi olmasını bekleyebiliriz. Bu ilişkiler kötüye giderse, Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler de aynı şekilde alt düzeye inecektir. Arada böyle bir bağımlı ilişki var. Dolayısıyla, İsrail'in İran'a olası bir saldırısı Türkiye-İsrail ilişkilerini çok zora sokacaktır.  

Türk-İsrail ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? İsrail dış politikasında bir değişikliğe gidebilir mi veya AKP İsrail'e olan tavrını yumuşatır mı?   

Şu an görüldüğü kadarıyla ikili ilişkiler iyi bir yere gitmiyor; bunda hem Türkiye'nin, hem İsrail'in suçu var.  İsrail'in problemi, İsrail'deki koalisyon hükümetinin iki sesli konuşmasıdır. Taraflardan biri, daha makul olan ve İşçi Partililerin, Ehud Barak ve Ben-Eliezer'in, başını çektiği bir gruptur. Bu grup, İran ile olası bir çatışma öncesinde, İran üzerine baskı kurmada ve nükleer silahlanmadan uzaklaştırma sistemi içerisinde Türkiye'yi çok önemsiyorlar. Zaten, bu grup bölge bu kadar karışık iken, İsrail'in bir de Türkiye ile ilişkilerini bozmak istemeyen kişilerden oluşuyor.

Diğer grup ise aşırı milliyetçi, büyük ölçüde iç kamuoyuna oynayan, dolayısıyla da gerekirse, "Türklerle de aramız bozulsun, ne önemi var, yeter ki biz başımızı dik tutalım" diyenler. Bu şekilde düşünenler arasında İsrail iç politikasında ağırlıkları gittikçe artan iki kesimi görmekteyiz: Batı Şeria'da yerleşmiş yerleşimciler ve 1990'larda Rusya'dan göç eden Yahudiler. Dışişleri Bakanı Lieberman da bu ikinci kesime mensuptur. Her iki kesim de demokratik bir düzene söylem düzeyinde bile yabancıdır ve aynı zamanda dış politikayı gerçekçi bir perspektiften değil haysiyeti koruma endişesiyle yürütme taraftarıdırlar. Bu gruplar ikili ilişkilere darbe vuruyor.

Türk tarafındaki sorun ise bence şudur. Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olmasıyla, hatta ondan da önceki dönemden itibaren Türkiye yeni bir role soyundu. Komşularla sıfır anlaşmazlık politikasının yanısıra arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık yapmak rolünden bahsediyorum. Bunlar Türkiye-İsrail ilişkilerine olumsuz yansıdı. Türkiye, İsrail ile İsrail'in anlaşmazlıklar yaşadığı pek çok ülke arasında arabuluculuk yahut kolaylaştırıcılık yapmak istiyor: Örneğin, İsrail ve Filistinliler arasında; İsrail ve Suriye arasında; İsrail ve Pakistan arasında; İsrail ve Lübnan arasında; hatta İsrail ve Mısır arasında diyenleri de duydum. Türkiye'nin arabuluculuk yapma isteği neredeyse ikili ilişkilerini gölgeler bir hale geldi. Hâlbuki, asıl önemli olan iki ülke arasındaki ikili ilişkidir. Türkiye bu arabuluculuk misyonunu İsraillilere empoze ettiği sürece ilişiler rayından çıkma eğilimi gösterir. Anlamamız gereken şu: İsrail hükümeti ve İsrail kamuoyu gözünde Araplar ve Filistinliler ile olan anlaşmazlıklar gündemin birinci sırasında yer almıyor. İlk çözmek istedikleri sorun Golan Tepeleri meselesi veya Filistin konusu değil. Öncelikleri İran'dır ve bütün enerjilerini buraya harcıyorlar. Fakat Türkiye burada, "arabulucu olalım, sizi Filistinlilerle, Suriyelilerle masaya oturtalım" diye ısrarcı ve İsrail'den gelen, önceliklerinin farklı olduğuna dair sinyalleri, anlamamakta direniyor.

İkincisi, bu arabuluculuk pozisyonunda Türkiye tarafsızlığını yitirdi. İsrail'de Türkiye'ye bu konuda güven duyan insan sayısı çok azaldı.

Üçüncüsü, arabuluculuk yahut kolaylaştırıcılık misyonuna giriştiğimiz zaman, kendi gücümüzü biraz fazla görüyoruz galiba. Türkiye, bu arabuluculuk misyonunda özellikle Suriye-İsrail ilişkilerinde oldukça yol almıştı. Peki, bu süreç nasıl sonuçlandı ve Türkiye neyi başardı? Buna bakmak lazım.

İsrail'in Türkiye'den belirli somut talepleri oldu. Mesela, Hamas tarafından kaçırılmış bir İsrail askeri var. İsrail bu konuda Türkiye'nin arabulucu olmasını kabul etti. Türkiye bu konuda uğraştı ancak başarılı olamadı. Aynı şekilde, 1960'larda Suriye'de idam edilmiş İsrailli bir casus var. Bu casusun, Eli Kohen'in, kemiklerini İsrail yıllardır istiyor. Türkiye'den bunu da talep ettiler. Ancak görebildiğimiz kadarıyla Türkiye bunu Suriye'ye kabul ettirmeyi başaramadı.

Keza, Türkiye Hamas ile görüşmeler başlattı ki bu Ahmet Davutoğlu'nun başını çektiği bir projeydi bildiğim kadarıyla. Biz o zaman dünyaya şunu vaat etmiştik: "Evet, Hamas bir terör örgütüdür fakat onları resmen tanımadan, arka kapıdan görüşerek merkeze çekeceğiz, pozisyonlarını yumuşatacağız ve İsrail'i tanımalarını sağlayacağız."  Bunu da başaramadık. Hamas, bugüne kadar, ısrarla İsrail'i tanımadı ve amacının İsrail'i yıkmak olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, İsrail'in açısından bakacak olursak, Türkiye, bir, tarafsız değil; iki, beklentileri de yerine getiremiyor. O halde İsraillilerin böyle devam etmek için bir sebepleri yok. Üstelik bu arabuluculuk misyonumuz çerçevesinde, İsrail ile olan ilişkilerimizi bozduk. Bir taraftan komşularımızla sorunsuzluk politikamız var, ancak diğer taraftan İsrail ile olan ilişkilerimiz tepe taklak oldu; hatta Mısır ile olan ilişkilerimiz de bozulma eğilimine girdi.

 Bütün bunları hesap ederek, İsrail ile olan ikili ilişkilerimizi tekrar önemsemek ve bu arabuluculuk misyonunu bir süre için ertelemek gerekiyor; en azından ikili ilişkiler düzelene kadar. Şu aşamada arabulucu olacağız diye ısrar edersek daha da çıkmaza gireceğiz.

İsrail'de Türkiye'ye olan bakış açısında bir değişiklik var demiştiniz, bu neyden kaynaklanıyor?

Türkiye'yi çok farklı algılamaya başladılar. Bugüne kadar Türkiye-İsrail ilişkilerinin gidişine güveniyorlardı ve ilişkilerin bozulmayacağına inanıyorlardı. Anladığım kadarıyla, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nda farklı bir kanı oluşmaya başladı: Türkiye'nin bu ilişkileri bozma eğilimine girdiği, İsrail'i eleştirerek de Türkiye iç kamuoyunu memnun etmeye çalıştığını ve İsrail'i önemsemediğine dair bir yargı oluşuyor. İsrail artık Türkiye'ye çok daha sert karşı çıkmaya başladı. Benim korkum da bu. Karşılıklı restleşmeler sürecek olursa, bir noktadan sonra ilişkileri sürdürme olanağı da kalmayacak.