|
Annan Planındaki Garanti Sistemi Prof.Dr. Ali L. Karaosmanoğlu Bilkent Üniversitesi Uluslararası ılişkiler Bölüm Başkanı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın planı, tarafların çıkarlarını büyük ölçüde gözeten dengeli bir müzakere zemini hazırlamaktadır. Teklifler, esas itibariyle, siyasi bakımdan eşit taraflarca imzalanacak bir anlaşmayla kurulacak yeni bir Kıbrıs Devleti öngörmektedir. Tekliflerin, Türk tarafının “siyasi eşitlik” ve “eşit devlet” talebini yerine getirirken, diğer yandan Rumlara toprak tavizi ve belirli ölçülerde Rum göçmenlere geri dönüş hakkı vermek suretiyle üzerinde anlaşılabilecek bir denge kurduğu görülmektedir. Buna rağmen, hiç kuşkusuz, Türk tarafı bakımından en sakıncalı hususlar haritalar ve Rumlara verilen geri dönüş ve yerleşme haklarından kaynaklanmaktadır. Türk tarafının sakıncalı bulduğu noktalarla Yunan-Rum tarafının sakıncalı gördüğü hususların yeniden müzakeresi gerekecek ve bunun için de, mutlaka planda öngörüldüğünden daha uzun bir süreye ihtiyaç duyulacaktır. Fakat, Türk tarafının büyük ölçüde lehine olan ve önceki düzenlemelere nazaran Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumuna, büyük avantajlar sağlayan önerilere bizzat Türk tarafınca şiddetle itiraz edilmesini anlamak çok güçtür. Bu tür itirazlara maruz kalan hususlardan biri de, Annan planında önerilen garanti sistemi ile ilgilidir. Planın, halen yürürlükte olan garanti sistemini sulandırıp zayıflatacağı ileri sürülmektedir. Kofi Annan’ın bu konudaki teklifleri derinlemesine ve gerekli hukuki-siyasi bağlantılar kurularak incelendiğinde, durumun böyle olmadığı, hatta planın ilgili bölümlerinin Türk tarafı için eskiye oranla daha geniş ve daha sağlam güvenlik teminatları sağladığı görülmektedir. Her şeyden önce, 1960 Garanti ve ıttifak Andlaşmaları, Annan’ın sunduğu Kurucu Anlaşma taslağında belirtildiği üzere yürürlükte kalmaktadır. Garanti Andlaşması bugünkü şekliyle sadece genel olarak Kıbrıs Cumhuriyetinin toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini garanti altına almaktadır. Halbuki Annan planı, Garanti Andlaşmasına eklenecek bir protokolle, garantinin genişletilerek ortak devletlerin (federe devletlerin) de toprak bütünlüğü ve anayasal düzenlerini de teminat altına almayı öngörmektedir. Tüm bu anlaşmalar ve ekleri yeni kurulacak Kıbrıs devletinin temel hukuki belgeleri olacak ve gene plana göre, hem BM Güvenlik Konseyi hem de AB tarafından geçerli uluslararası andlaşmalar olarak tanınacaklardır. Bu gelişme, Garanti Andlaşmasının geçerliliğiyle ilgili tartışmaları sona erdirecektir. Garanti Andlaşmasına eklenecek Protokolün 1nci maddesinde belirtildiği gibi, Garanti Andlaşması yeni durum dikkate alınarak (mutatis mutandis) uygulanacaktır. Başka bir deyişle, Annan Planı zemininde kurulacak yeni Kıbrıs devletini (Ortak Devletleri ve Ortaklık Devletini) garanti altına alacaktır. Ek Protokolün 1nci maddesinin 2nci fıkrası ve 2nci maddesi de bu durumu sağlamlaştıran hükümler getirmektedir. Bunlara göre, 1960 Garanti Andlaşmasında eski Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasasının “temel maddeleri”ne yapılan göndermeler tamamen hükümsüz kalacaktır. Ayrıca, 1960 Garanti Andlaşmasının Ek Protokolle çelişen diğer maddeleri de yeni duruma uygulanmayacaktır. Bu durumda, Ek Protokol Türkiye’ye şöyle bir yorum imkanı sağlamaktadır: 1960 Garanti Andlaşmasının 4ncü maddesinin ilk fıkrasındaki “danışma” zorunluğu ortadan kalkmakta ve tek taraflı müdahale böyle bir koşul yerine getirilmese bile hukukilik kazanmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına (AGSP) yönelttiği itirazların temelinde yatan kaygılardan biri de Annan planı tarafından giderilmektedir. Ankara, Kıbrıs’ın AB’ye Türkiye’den önce üye olunca, AGSP’yi Türk tarafının aleyhine kullanarak Garanti Andlaşmasını yıpratacağından endişe etmektedir. Teklifler paketi ki, AB’ye danışılarak hazırlandığından hiç kuşku yoktur, AGSP’nin Garanti ve ıttifak Andlaşmalarına ve bunlara ek Protokollere hiçbir şekilde halel getirmeyeceği hususunun AB tarafından kabul edileceğini öngörmektedir (Bkz. Appendix E, md.4). Kurucu Anlaşma ve Anayasa taslakları, Kıbrıs’da kapsamlı bir silahsızlanma öngörmektedir. Federal yönetim ve federe yönetimler tamamen askerden ve silahtan arındırılacakları gibi, bireyler de, av ve spor amaçlı silahlar hariç, tamamen silahsızlandırılacaklardır. Tüm Kıbrıs’da askeri ve paramiliter eğitim amaçlı tüm faaliyetler yasaklanacaktır. Garantör Devletler, BM, Ortaklık Devleti (federal devlet) ve Ortak Devletlerin (federe devletler) temsilcilerinden oluşan bir ızleme Komitesi, silahsızlandırma sürecini izlemekle görevlendirilecektir. Ayrıca, Kıbrıs’daki Türk ve Yunan askerlerinin, donanımları ile birlikte, sayıca azaltılmaları ve herbir tarafın kontenjanının 9999 sayısı ile sınırlandırılması öngörülmektedir. ıttifak Andlaşmasına göre Adada kalacak Türk ve Yunan birliklerinin donanımları ve hangi bölgelerde konuşlandırılacakları ilgili taraflar arasında yapılacak bir anlaşma ile belirlenecektir. Bugünkü durumda önemli ölçüde silahlanmış olan Kıbrıs Rumlarının silahlarından tamamen arındırılacakları, Türkiye’nin Kıbrıs’a coğrafi yakınlığı ve buna mukabil, Yunanistan’ın uzaklığı dikkate alındığında, Kıbrıs’daki askeri dengenin Türk tarafının zararına değişeceğini ileri sürmek pek inandırıcı olmayacaktır. Silahsızlanmanın uygulanmasını izlemek ve güvenlik ortamının devamına katkıda bulunmak amacıyla adada tarafların, yeni Ortaklık Devleti ve her iki Ortak Devletin anlaşmasına dayanan bir BM Barış Gücü görevlendirilecektir. Bu Barış Gücü, UNFICYP II’ye oranla, daha çeşitli hizmetler görecekse de, yetkileri eskisi gibi sınırlı kalacaktır. Barış Gücü tarafların rızasına dayanacak ve yetkileri BM Andlaşmasının VIInci Bölümü çerçevesinde düzenlenmeyecektir. Dolayısıyla, VII Bölüm çerçevesindeki zorlama tedbirlerine başvuramayacak, silah kullanma yetkisi salt meşru müdafa ile sınırlı kalacaktır. 1964 ve 1974’de dahi uluslararası barış ve güvenliğe karşı “doğrudan bir tehdit” saptamayan ve VIInci Bölüm çerçevesinde karar alamayan Güvenlik Konseyinin, bugün böyle bir karar alabileceğini düşünemeyiz. Silah kullanma yetkisi sınırlanmış ve bu yetki için sınırlı bir şekilde donatılmış bir BM Barış Gücünün, gerektiğinde Garanti Andlaşmasının uygulanmasına engel teşkil etmesi mümkün gözükmemektedir. Hatırlanacağı gibi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 1974’de Kıbrıs’a Garanti Andlaşması hükümlerine dayanarak müdahalesi sırasında adada BM Barış Gücü vardı. Ancak, bu Barış Gücünün askeri harekatı engelleyici ciddi bir etkisi söz konusu olmamıştı. Cumhurbaşkanı Denktaş’ın Barış Gücünün Türk Ortak Devleti toprakları üzerindeki statüsü ile ilgili ayrı bir anlaşma (Status of Forces Agreement) imzalamayı BM’den talep etmesi hakkıdır. Pakette öngörülmeyen böyle bir anlaşmayı BM’nin kabul etmesi ve pakete dahil etmesi gerekir. Ayrıca, Barış Gücünün görev ve yetkilerinin de, ancak Ortak (federe) Devletlerin rızası ile değiştirilebileceği hususu zımnen kabul edilmiştir. BM uygulamalarını bilenler başka türlü düşünemezler. Fakat, fazladan bir güvence olarak, bu husus da, açık hükme bağlanabilir. Hiç kuşkusuz, Annan tekliflerinde müzakere edilmesi gereken kısımlar vardır. Bunlardan biri de, Türkiye ve Yunanistan’ın adada bulunduracakları asker sayısı olabilir. Fakat, teklifler Cumhurbaşkanı Denktaş’ın 11 eylül 2002’de ileri sürdüğü önerileri büyük ölçüde yansıtmaktadır ve dolayısıyla elverişli bir müzakere zemini hazırlamaktadır. Planın reddedilmesi veya ciddiyetle, yapıcı bir şekilde müzakere edilmemesi için geçerli nedenler bulmak mümkün değildir. Annan’ın teklifleri, Kıbrıs’daki tarafların, Garantör Devletlerin, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliğinin teminat altına aldığı “güvenlik işbirliği” tedbirleri öngörmektedir. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Türkiye, Karadeniz havzası, Güney Kafkasya ve Balkanlarda güvenlik işbirliği girişimlerinde bulunmakta ve bu politikasını başarıyla sürdürerek iyi sonuçlar almaktadır. Ayrıca Türkiye, hem çevremizde hem dünyanın uzak bölgelerinde başarılı bir şekilde Barış Güçlerine katılmakta, hatta Somali ve Afganistan’da olduğu gibi Barış Gücü Komutanlıklarını üstlenmektedir. Türkiye’nin Soğuk Savaştan sonraki güvenlik politikası artık önemli ölçüde “güvenlik işbirliği” anlayışına dayanmaktadır. Silahlı Kuvvetler de, buna göre örgütlenmektedir. Kıbrıs’ta bu politikayla çelişen bir tutumun benimsenmesi başka bölgelerdeki kazanımları da tehlikeye düşürebilir ve Türkiye’nin “güvenlik işbirliği” girişimleri inandırıcılığını yitirebilir. |