Türkiye Kıbrıs'ta Kendini Köşeye Sıkıştırdı

Prof.Dr. Ali L. Karaosmanoğlu Bilkent Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölüm Başkanı

Türkiye, yüksek tuttuğu çıtaya Kopenhag Zirvesinde ulaşamadı. Fakat Zirveden çıkan kararı çok aleyhte bir karar olarak görmek de, mümkün değil. Türkiye, AB üyeliği yolunda küçük de olsa yeni bir aşama kaydetti. Verilen perspektif beklendiği kadar sarih olmasa da, 1999 Helsinki Zirvesinden, hatta AB Komisyonunun son ılerleme Raporundan kuşkusuz biraz daha ileridedir.

Bu arada, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP)da, Türkiye’nin isteklerine uygun şekilde karara bağlandı. AB’nin uzun süre tek başına, yani NATO’nun imkan ve kabiliyetlerinden yararlanmadan, hareket edemeyeceğini dikkate alırsak, Türkiye, NATO üyesi olarak, AGSP ile ilgili karar verme sürecinde yer alacak demektir. Bu gelişme, Türkiye’yi dolaylı olarak AB üyeliğine yaklaştıran bir imkan şeklinde değerlendirilmelidir.

Ancak, maalesef, Türk tarafı (KKTC Yönetimi ve Türkiye) Annan Planının sunduğu fırsattan yararlanmayarak Kıbrıslı Türklerin umutlarını kırmakla kalmamış, kendisini de köşeye sıkıştırmıştır.

Stratejik yaklaşım, uzun vadeli düşünme ve siyasi-askeri tercihleri azaltarak değil, çoğaltarak düşünme demektir. Üzülerek söylemek gerekir ki, Türkiye bunun tam tersini yapmış, Annan Planına siyasi tercihlerini büyük ölçüde kısıtlayacak şekilde yaklaşmıştır.

Annan Planı, tarafların taleplerine dengeli bir şekilde yaklaşarak elverişli bir müzakere zemini hazırlamıştır. Plan, Türk tarafının “siyasi eşitlik” ve “eşit devlet” talebini yerine getirirken, diğer yandan Rumlara toprak tavizi ve belirli ölçülerde geri dönüş hakkı tanımaktadır. Plan, Cumhurbaşkanı Denktaş’ın 11 Eylül 2002 tarihinde sunduğu tekliflerle pek çok temel noktada örtüşmektedir.

Sayın Denktaş, tekliflerinde “konfederasyon”dan söz etmemiştir. Tam aksine Ortaklık Devletinin (federal devletin) tek bir uluslararası kişiliği olacağını vurgulamıştır. KKTC’nin tanınmasından söz etmediği gibi, KKTC’nin adını dahi anmamıştır. Sadece “Kıbrıs Türk tarafı”, “Kıbrıs Rum tarafı”ndan söz etmiştir. Önemli bir nokta da, “kurucu anlaşma” ya da “andlaşma”dan söz etmemesi, sadece “kurucu belge” terimini kullanmış olmasıdır. Başka bir deyişle, Sayın Denktaş’ın tekliflerinde “kurucu belge”nin nasıl bir bağlayıcı niteliğe (hukuki mi?) sahip olacağı belirtilmemiştir. Tüm bunlar gösteriyor ki, Cumhurbaşkanı Denktaş tarafları, tanınmış devletler olarak kabul etmenin gerekliliği üzerinde durmamıştır. Sadece, tarafların “egemen siyasi eşitliği”ni vurgulamış ve her iki tarafın da ayrı ayrı “self-determination” hakkına sahip olduğu ilkesinden hareket etmiştir. Bu temel ilkelerin tabii sonucu olarak “Ortak Kurucu Devletler” yetkililerinin bir kısmını “Ortaklık Devletine” devredeceklerdir. Devretmedikleri yetkileri Ortak Devletler kullanacaklar; Ortaklık Devleti ise, ancak kendisine devredilen yetkileri kullanabilecektir. Ayrıca, Sayın Denktaş’ın teklifleri Ortak Devletlere birlikten ayrılma hakkı tanımamakta, Garanti ve ıttifak Andlaşmalarının devamını öngörmekte ve Birleşmiş Milletler Barış Gücünün adada kalmasını istemektedir.

Kofi Annan’ın öneriler paketinde öngörülen yeni Kıbrıs Devleti aynı temel ilkelere dayandırılmaktadır. Kıbrıs Devleti, “siyaseten eşit” Kıbrıs Rum tarafı ve Kıbrıs Türk tarafınca imzalanacak bir “Kurucu Anlaşma” ile kurulacaktır. Ortak Devletler, Ortaklık Devleti Hükümetine (federal hükümet) devretmedikleri yetkilerini “egemence” kullanabileceklerdir. Sayın Denktaş’ın istediği gibi, Ortak Devletler (federal devletler) Türkiye ve Yunanistan ile “özel dostluk” ilişkilerini devam ettirecekler ve merkezi hükümetten geçmeden yabancı devletlerle (Türkiye dahil) ticari ilişkilere girebileceklerdir. Yani, sınırlı da olsa, belli bir uluslararası kişiliğe dahi sahip olacaklardır.

Fakat, şunu da belirtmek gerekir ki, Annan Planında “siyasi eşitlik” ilkesi merkezi hükümetin organlarının teşekkülüne tam olarak Cumhurbaşkanı Denktaş’ın istediği gibi yansımamıştır. Genel Sekreter Annan, iki toplum arasındaki nüfus farkına organların oluşmasında Sayın Denktaş’tan daha fazla ağırlık vermektedir. Ancak bu durum, bir takım sınırlayıcı tedbirler de öngörüldüğü için, temel ilkeleri ve yeni Devletin temel niteliklerini bozmamaktadır. Mesela, Yasama Organının karar alabilmesi için, her Ortak Devletin oy veren senatörlerinin en az dörtte birinin o yönde oy kullanması gerekmektedir. Bazı belli konularda, bu oran beşte ikiye yükselmektedir. Başkanlık Konseyi konsensus ile karar alacak, konsensusa ulaşılamadığı durumlarda basit çoğunlukla karar verebilecektir. Fakat, çoğunluğun içinde her Ortak Devletten en az bir üyenin oyunun bulunması şartı konmuştur. Bu gibi tedbirler, Rum çoğunluğun Türklerin aleyhine karar almalarını önleyici niteliktedir.

Garanti ve ıttifak Andlaşmaları yürürlükte kalmaktadır. Garanti Andlaşması, yeni duruma adapte edilerek, sadece yeni Kıbrıs Devletini değil, Ortak Devletin de anayasal düzenini ve toprak bütünlüğünü garanti altına almaktadır (Bkz. Zaman’ın 5 Aralık 2002 sayısındaki yazımız).

Annan Planına göre, Kurucu Anlaşma ve Anayasa taraflarca imzalandıktan sonra, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumlarının ayrı ayrı referandumuna sunulacaktır. Referandum (halk oylaması) bu bağlamda üç anlam içermektedir:

1.      Halk oylaması, her iki toplumun, ayrı ayrı, “self-determination” hakkına  (halkların kendi kaderlerini tayin hakkına) sahip olduğunun tescili anlamına gelir. Bu suretle, Türk tarafının 1950’lerden beri savunduğu anlayış bir defa daha ve doğrudan kabul edilmiş olmaktadır. Başka bir deyişle, Kıbrıslı Türklerin tek başlarına kendi kaderlerini tayin etme hakkı uluslararası topluluk tarafından açıkça ve doğrudan kabul edilmektedir.

2.      Son sözü söyleyecek olanlar, müzakereleri yürüten ve metinleri imzalayan Türk ve Rum liderleri olmayacaktır. Son kademede, kabul veya ret edecek olanlar halklar olacaktır. Yani, iki ayrı toplum olacaktır. Çözüm, doğrudan halkları etkileyeceği için, toplumlar kendi çıkarlarını ve kendi güvenliklerini çok iyi değerlendireceklerdir. Demokratik anlayışa sahipsek, bunu böyle varsaymamız gerekir.

3.      Halk oylaması, liderlerin sorumluluklarını hafifleten, onların daha rahat müzakere etmelerini sağlayan bir yöntemdir. Tabii, halklarına güvendikleri zaman bu böyledir.

Hiç kuşkusuz, Annan Planında müzakere edilmesi gereken hususlar vardır. Türk tarafı açısından bunların en önemlileri, sınır düzenlemeleri, göç ve mülkiyet konularıyla ilgilidir. Fakat Türk tarafı planın en sakıncalı birkaç meselesinin üzerinde durmak yerine, Planın tümüne itiraz etmiştir. Tamamen kendi lehine olan unsurları bile “kabul edilemez, tuzaklarla dolu, sulandırılmış...” gibi sloganvari sıfatlarla reddetmiştir. Bu tutum hiç inandırıcı olmamış, Türk tarafının Kıbrıs’da çözüme açık olmadığı izlenimini uyandırmıştır. Bugün dahi, KKTC Yönetiminin Annan Planını müzakere zemini olarak kabul edip etmediği açıklık kazanmamıştır. Görüşmelere devam etmeye hazırız deniliyor. Fakat, hangi zeminde, belli değildir. Kıbrıs Rumlarının AB üyeliğine kabulünden sonra elde ettikleri avantajlı durum 28 şubat’a kadar bir çözüme ulaşmayı daha da zorlaştırmıştır.

Kopenhag’da, Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili küçük bir ilerleme gerçekleşmiş olsa bile, Kıbrıs meselesi Türkiye-AB ilişkilerini kritik bir noktaya getirmiştir. Türkiye, Kopenhag kriterlerini yerine getirme yolunda siyasi iradesini gösterdi. Aralık 2004’e kadar aynı yönde adımlar atmaması için hiçbir sebep yok. Fakat Ankara, Kıbrıs meselesini çözme yönünde siyasi iradesini gösteremiyor. Annan Planı, şimdiye kadar Türkiye’nin önüne gelen en elverişli barış planıdır ve ciddiye alınması gereken bir müzakere zeminidir. 28 şubat’a kadar Ankara ağırlığını koyar ve bir çözüme ulaşılırsa, hatta o yönde ciddi bir adım atılabilirse,Türk toplumu birleşik Kıbrıs içinde Rumlarla eşit statüde AB’ye girecektir. Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki engellerden biri daha kalkmış olacaktır.

Eğer Türkiye bu siyasi iradeyi gösteremez ise, AB ile ilişkilerinde her fırsatta Kıbrıs Rum ve Yunanistan vetosu ile karşılaşacaktır. Hatta bu veto ihtimali olmasa bile, Kıbrıs’da uzlaşmaz bir tutum içine giren Türkiye’nin AB gibi bir “barış projesine” bir “güvenlik topluluğuna” üye kabul edilmesi son derece zorlaşacaktır.

Bu ihtimalin de ötesinde, eğer Ankara kısa sürede gerekli siyasi iradeyi gösteremez ise, Türkiye iki birbirinden kötü şık arasında seçim yapma zorunda kalabilir:

Birinci şık: Annan Planı rafa kalkar. Almanya modeli çerçevesinde, Kuzey Kıbrıs tedricen AB ve Güney Kıbrısla bütünleşir. Güney Kıbrıs’ın, bunu gerçekleştirmek için tedbirler almaya başladığını biliyoruz. Bu bütünleşme, Annan Planıyla mukayese kabul etmeyecek biçimde sonuçlanır. Kıbrıs’ın Türkleri ve Türkiye pekçok haklarını kaybeder. Türkiye bu tedrici sürece zaman zaman itiraz etse de, sonuçta AB üyeliğine karşılık sineye çeker.

ıkinci şık: Türkiye bu süreci sineye çekmez, aksi yönde, KKTC ile ana vatan arasında bir bütünleşme süreci başlatır. Bu süreç, Türkiye’nin AB vizyonunun sonu anlamına gelir. Ancak, bu kadarla kalmaz. Bütünleşme süreci, ister istemez ilhaka doğru gideceğinden, ya da uluslararası topluluk tarafından böyle algılanacağından, başka sonuçlar da doğuracaktır. Birleşmiş Milletler Andlaşmasının ve BM Genel Kurulunun genel Uluslararası Hukuk normları koyan kararlarının bir ihlali sayılacaktır. 1975 Helsinki Nihai Senedinin de  ihlali olarak görülecektir. Ayrıca, bu davranış Misakı Milli’nin bizzat Türkiye tarafından ağır bir ihlali olacaktır. Türkiye, sadece AB’den dışlanmış olmakla kalmayacak, genişletilmiş Avrupa’da, kendi bölgesinde ve genel olarak uluslararası ilişkilerinde zemin kaybına uğrayacaktır. Revizyonist bir devlet olarak görülecek, tüm komşularını tedirgin edecek ve o ülkelerde yaşayan Türk ve Müslüman azınlıklar kurtulunması gereken “beşinci kol” olarak görülecektir. Karadeniz havzası ve Balkanlarda şimdiye kadar başarı ile öncülük ettiğimiz güvenlik işbirliği girişimleri bölge devletlerinin gözünde anlamını yitirecektir.

Tüm bu olumsuz sonuçlara ek olarak, böyle bir bütünleşme sürecinin Türkiye’ye ağır ekonomik yükler getireceği ve Kıbrıslı Türklerin büyük bir kesimini mutlu etmeyeceği de açıktır.

Kopenhag’dan sonra, Kıbrıs’la ilgili olarak işimiz zaten bir hayli zorlaşmıştır. Zaman azalmaktadır. Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini bu iki zor ve olumsuz tercihle karşı karşıya bırakmamak için, Ankara elinden geleni yapmalı ve sağlam bir siyasi irade göstermelidir.