|
Bu soru, bazılarımıza abesle
iştigal gibi gelebilir. Fakat Türkiye’de esmekte olan rüzgarlar bu
sorunun sorulması ve cevaplandırılması
ihtiyacını doğuruyor. Amerika ile ilişkilerimiz hiçbir
dönemde bugünkü kadar kötü olmamıştı. Soğuk Savaş
yıllarında da uyuşmazlıklar ortaya
çıkmıştı. Eski uyuşmazlıklar belli konularla
sınırlı kalıyor ve kısa zamanda çözülüyordu. Bugün
ise, çok daha geniş kapsamlı ve çok daha duygusal bir zeminde
gelişiyor ve her iki ülkenin kamuoylarını içine çekiyor. Bu
durum ciddi bir gerilim yansıtıyor ve Türk-Amerikan ilişkileri
bitiyor mu sorusunu akla getiriyor. Ne yazık ki, karşılıklı
kamuoylarını derinden etkileyen söylemler her iki tarafta da bu
meseleye soğukkanlı bir yaklaşım benimsenmesini
zorlaştırıyor.
İlişkilerin bu noktaya gelmesinde,
şüphesiz, Washington’un da sorumluluğu vardır. İşgal
kuvvetlerinin Irak’da işledikleri cürümler, Washington’daki
yöneticilerin Türkiye dahil tüm müttefiklere “gözden
çıkarılabilirler” muamelesi yapması ve uluslararası
hukuku umursamaması, Amerika karşıtlığını
pek çok ülkeye yaymış ve derinleştirmiştir. ABD’nin Irak
ile ilgili duyarlılıklarımızı gözardı etmesinin
de Ankara’yı üzdüğü ve Türk halkını
kızdırdığı bir gerçektir.
ABD’nin kusurlarına rağmen, gerilimin
sorumluluğunu sadece Washington’a yüklemek yanlıştır.
Önce biz, kendi sorumluluğumuzun idraki içinde olmalıyız.
Kendi söylemimizi ve davranışlarımızı gözden
geçirmeliyiz. ABD ile ilişkilerimizi düzgün bir ortaklık zemininde
sürdürmemizin Türkiye’ye yararı yok mudur? Bu soruyu bireyler, medya ve
hükümet olarak sakin ve akıllı biri kafayla önce kendimize
sormalıyız.
Herşeyden önce, şu temelsiz
mağduriyet duygusundan kurtulalım. Türkiye daima mağdur
olmuş bir devlet değildir. Verdiği kadar da
almıştır. Pazarlıklar sonucunda verdikleri taviz
değildir. Vermek istemediği zaman reddetmiştir. Bunun en güzel
örneği 1 Mart 2003 tarihli mezkur tezkerenin TBMM tarafından geri
çevrilmesidir. Hem de karşı tarafa onca umut verdikten sonra. Acaba
9/11 darbesini yemiş olan tek süper devlet Mart 2003’deki hayal
kırıklığından sonra kendini nasıl bir
mağduriyet içinde hissetmişti?
Bugünlerde ABD’ye karşı olmak Türklere
özgü değil. Bu karşıtlık, Avrupa ve Orta Doğu’da da
büyük boyutlarda. Ancak Türkiye’deki Amerikan
karşıtlığı nitelik ve nicelik bakımından
Avrupa’daki karşı çıkıştan çok farklı bir
şekilde düşmanlığa dönüşüyor. Okur
yazarlarımızın önemli bir bölümü çevremizdeki
karmaşık dünyayı ve Türkiye’yi gerçek dışı bir
şekilde basitleştirerek görüyor. Soğuk Savaş
sonrasının son derece girift dünyası basit ve ilkel
şablonlarla anlatılıyor. Müthiş bir düşünce
tembelliği ve vehim adeta tüm ülkeye egemen oluyor. Medya ve
politikacılar kamuoyunu doğru yönde etkilemek için pek fazla gayret
sarfetmiyorlar. Hatta tam aksine zaman zaman Amerika ve Batı
karşıtlığını bir popülizm aracı olarak
kullanmaktan çekinmiyorlar.
Türkiye’nin ABD ile yakın bir ittifak
ilişkisini sürdürmesi için pek çok sebep vardır. Yakın ittifak
ilişkisi, Washington’a tabi olmak değildir. Ama her
istediğimizi Amerika’nın yerine getirmesi anlamına da gelmez.
Sadece ortak çıkarların ne olduğunun iyi tespit edilmesi ve
ortak çıkar alanlarının genişletilmesi için
çalışma anlamına gelir. Halen Türkiye ile ABD’nin geniş
ortak çıkar alanları vardır. Bunları çoğaltmak için
gayret göstermek yerine azaltmaya çalışmak veya azaltacak
davranışlarda bulunmak son derece yanlış bir politikadır.
Mesela, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ekonomik bakımdan
şirketlerin işine gelmemesine rağmen startejik bakımdan
önemli olduğu için, ABD ve Türkiye’yi biraraya getirmiş ve
Washington’un baskısıyla gerçekleştirilmiştir. Bu proje,
Türkiye’ye ekonomik yarar sağlamanın ötesinde, Ankara’nın
Güney Kafkasya’daki ilişkilerini genişletmek ve etkisini
artırmak için zemin hazırlamıştır.
Amerika’nın Türkiye için neden önemli
olduğu hususu çok boyutlu bir konudur. Herşeyden önce, ABD bugün
tek süper devletdir. Öyle görünüyor ki, dünya daha uzun bir süre tek kutuplu
olmaya devam edecektir. Askeri güç, teknoloji, bilim ve yüksek öğretimin
kalitesi bakımından Amerika diğer süper güç adayları olan
Avrupa Birliği ve Çin’den çok ileride. Arkadan gelenlerin aradaki büyük
boşluğu kapatmaları kısa sürede mümkün gözükmüyor.
Türkiye NATO’ya büyük önem veriyor. NATO ise,
Amerika’nın ayakta tuttuğu bir ortak savunma ve güvenlik örgütü
olarak, Rusya ile gittikçe yakınlaşan ve yoğunlaşan
ilişkilerimizi dengeli bir şekilde sürdürmemizi sağlıyor.
Ayrıca NATO’nun barış operasyonlarına ve Barış
için Ortaklık faaliyetine katılan Türkiye, Rusya’nın ilgi
alanına giren çevre ülkelerinde (Karadeniz havzası, Güney Kafkasya,
Balkanlar ve Orta Asya) etkisini artırmak ve ilişkilerini
çeşitlendirmek için yararlı bir zemin buluyor. NATO’nun fiili
lideri olan ABD tüm bu faaliyetlere katılan Türkiye’yi desteklemektedir.
Şunu da hatırlayalım ki, Bosna ve Kosova’daki Sırp
katliamcılarını durduran ABD’nin ve ABD önderliğindeki
NATO’nun askeri müdahaleleri olmuştur.
Orta Doğu’da barış ve istikrar
Türkiye’nin güvenliğini doğrudan ilgilendiriyorsa, şunu
anlamak gerekir ki, Orta Doğu barışı ABD’siz
gerçekleşemez. İsrail ve Filistin’in kabul ettiği tek
arabulucu herşeye rağmen hala Washington’dur. Irak’da bazı
görüş ayrılıklarımız olmasına rağmen,
temelde Amerika da tüm hataları bir yana aynen bizim gibi Irak’da
istikrarlı, dost bir rejim istiyor. Onun için yeni
istikrarsızlıklara yol açacak bir düzenlemeye izin vermek
istemeyecektir. Öte yandan ABD’nin Irak’da başarısız olması
ya da yeni düzen yerine oturmadan çekilmesi kaosa sebebiyet verebilir. Böyle
bir gelişme, hiç şüphesiz, Türkiye’nin yararına olmaz.
Irak’ı doğru okumaya
çalışalım. Oradaki direniş bir milli mücadele olarak
nitelenemez. İşgalcilerle savaşanlar Irak halkını
temsil etmiyor. Söz konusu olan, Sünnilerin tümü tarafından dahi kabul
görmeyen kısmi bir Sünni direnişidir. İşgal güçlerine
karşı silahlı mücadeleyi sürdürenler Zarkavi
önderliğindeki radikal İslamcılar ve Saddam’ın
Baasçılarının bir bölümünden ibarettir. Bu gerçeği, 30
Ocak seçimleri bir defa daha ortaya çıkarmıştır. Tüm
tehditlere rağmen, halkın yüzde altmışı
sandıklara giderek ülkelerinin normalleşmesi ve temsili bir rejime
kavuşması için oy kullanmıştır.
Orta Doğu’da nükleer silahlar dahil kitle
imha silahlarının çoğalması ve yayılması eğilimine
gelince, bu Türkiye için de önemli bir risktir. Bu tür silahların bir
kriz durumunda Türkiye’ye karşı kullanılma ihtimali, fiilen
kullanılmasalar bile, devletin karar verme sürecini ve siyasi iradesinin
oluşmasını baskı altına alarak hareket serbestisini
büyük ölçüde azaltır. Bu tür silahların yayılmasının
önlenmesinde ve onlardan gelen tehditlerin bertaraf edilmesinde ABD’nin rolü
çok büyüktür. Böyle ciddi bir tehdit başgösterdiği zaman NATO’yu
harekete geçirecek tek güç Washington’dur. Unutmayalım, her iki Körfez
Savaşında Türkiye’nin karşılaştığı
muhtemel tehditlere karşı NATO’nun desteğini sağlayan,
Avrupalı müttefiklerimizin isteksizliklerine rağmen, Amerika
olmuştur.
Bugün Kıbrıs’da da, ABD’ye
ihtiyacımız var, çünkü Güney Kıbrıs’a çözüm için en
etkili baskıyı yapacak olan Washington’dur. Geçen hafta KKTC’ye bir
ticaret heyeti göndererek Kıbrıs Türklerini tecrit’den kurtarma
yolundaki ilk adımı atan Amerika olmuştur. Kıbrıs
konusunda ABD’ye olan ihtiyacımızın gittikçe
artacağını söylemek yanlış olmaz.
Amerika’nın savunma sanayimize, F-16 gibi
ortak projelerle yaptığı katkıyı ve ileride benzer
proje imkanlarının know-how ve teknoloji transferi
bakımından Türkiye’ye neler kazandırabileceğini düşünmeliyiz.
Ayrıca, enflasyonun düşmesine ve büyümeye rağmen ,
ekonomimizin hala kırılgan olduğunu ve yabancı sermayeye
ihtiyaç duyduğumuzu da unutmayalım.
ABD ile ilişkilerimizin bozulması
Ankara’nın uluslararası politikadaki alternatif tercihlerinin
azalması sonucunu doğurur. AB ile bütünleşme süreci içindeki
Türkiye’nin elini zayıflatır.
“Türkiye’nin sağladığı
yararlara mukabil, ABD Türkiye gibi bir müttefikten hiçbir yarar
sağlamıyor mu?” sorusunu sormak şüphesiz
hakkımızdır. Cevap açıktır: ABD bu ittifaktan
elbette büyük yararlar sağlıyor. Fakat bugünkü konumuz ABD’nin
sağladığı yararları sıralayarak kendimizi
haklı ve masum göstermek değil. Önce kendi
kusurlarımızı görmeliyiz. Ancak Washington’un da şunu
idrak etmesi gerekir ki, Türkiye artık Soğuk Savaş döneminin
Türkiye’si değildir. Yakın çevresindeki ilişkileri
çeşitlenmiştir. Avrupa ile bütünleşmektedir. Eskiye
kıyasla çok büyük ölçüde demokratikleşmiştir. Sivil toplumun
ağırlığı artmıştır.
Çıkarları ve sorumlulukları ABD’ninkilerle her zaman
bağdaşmayabilir. Hatta görüş
ayrılıklarımız çoğalabilir. Sorunların üstüne
giderken her iki tarafın söylemlerine ve davranışlarına
dikkat etmelerinde büyük yarar vardır. Ortak çıkar
alanının görüş ayrılıklarına oranla hala çok
daha geniş olduğunu unutmayalım. Birbirlerini gözden
çıkarırlarsa her iki taraf da zarar görür. Ama, süper devletin hata
payı daha büyük olduğu için, Türkiye biraz daha fazla zarar görür.
|