Kofi Annan Önerileri: Kıbrıs - Türkiye - Avrupa Birliği İlişkileri

Reşat Arım, E. Büyükelçi, Dış Politika Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi
Prof. Dr. Ali L. Karaosmanoğlu, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, Dış Politika Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi
Seyfi Taşhan, Dış Politika Enstitüsü Başkanı

Avrupa Birliği Konseyinin on yeni üye konusunda nihai karar alma tarihi yaklaşırken Konsey ayni zamanda Türkiye’nin üyeliği konusunda da bir karar alma durumundadır. Üyeliği kabul edilecek ülkelerden biri de Kıbrıs’tır. Her ne kadar Kıbrıs’taki Rum Yönetimi meşru Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB tarafından tanınıyorsa da Avrupa Birliği Konseyi, adadaki ihtilaflar çözülmeden Kıbrıs’ın üyeliğe kabul edilmesinin ciddi sonuçlar doğuracağının bilincindedir. Bu nedenledir ki, Konsey 1999 Helsinki toplantısında, Kıbrıs’ın nihai olarak üyeliğe alınmasından önce “tüm ilgili etmenleri” dikkate alacağını belirtmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin son teklifleri Konseyin dikkate alması gereken etmenlerden biri sayılabilir.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Kıbrıs sorununun kesin çözümü konusundaki son teklifleri olmasaydı, Avrupa Birliği Konseyinin Kıbrıs konusundaki işlevi Konsey için kolay ancak Türkiye için çok güç bir gelişme olabilecekti. Zira bu takdirde Konsey Kıbrıs Rumlarını üyeliğe alabilecek, ada Türklerinin ileride onlara katılabileceğini beyan edebilecek ve Türkiye’ye üyelik müzakerelerine başlaması için ya bir tarih verecek veya bunu daha sonraya bırakabilecekti.

Ancak bugün Kıbrıs’ta yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durumu, uluslar arası toplum adına Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri yaratmış bulunmaktadır. Bu meyanda, Kofi Annan’ın, Denktaş-Klerides görüşme sürecinin bir parçası olarak sunmuş olduğu paketin AB tarafından da desteklendiği anlaşılmaktadır.

Tekliflerin esas itibariyle Türk  tarafının eşit devlet talebini yerine getirirken, diğer yanda Rumlara toprak tavizi ve belirli ölçüler içerisinde geri dönüş hakkı vermek suretiyle üzerinde anlaşılabilecek bir denge kurduğu görülmektedir. Ayrıca garanti anlaşmasının ortak devletlere de teşmil edilmesi ve Türkiye ve Yunanistan’a verilen en fazla rüçhan hakkı tanınmasını da sağlamaktadır. Genel Sekreterin önerileri yine Türk tarafının isteğine uygun olarak yeni bir Kıbrıs devleti kurulması yoluyla Rumların hakimiyetinde olan ve Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınan yapıya son vermektedir.

Denilebilir ki, bu plan Kıbrıs sorununa karışan bütün tarafları belirli ölçüde tatmin ederek sorunun çözülmesini öngörmektedir.    

Kıbrıs konusunda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından ilgili taraflara sunulan belge, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın müzakerelerde elde ettiği başarıyı kanıtlamaktadır. Bilindiği gibi kırk yıllık mücadelede artık bir çözümün gerektiği inancıyla Cumhurbaşkanı Denktaş müzakerelerde yeni bir yöntem deneyerek Kasım 2001 tarihinde Klerides’e doğrudan, yüz yüze görüşmeler yapmayı önermişti. Ocak 2002’de başlayan bu görüşmelerde Sayın Denktaş B.M. Genel Sekreterinin Eylül 2000’de yapmış olduğu açıklamada belirttiği “tarafların eşit statüsünün açık olarak belirleneceği yeni bir ortaklık kurma” fikrine dayanan öneriler getirmişti.  Anlaşıldığına göre, Klerides bundan pek memnun kalmamış ve masaya herhangi bir öneri getirmemişti. Bunun üzerine Sayın Denktaş, Rum tarafının yaptığı itirazları da dikkate alarak 11 Eylül 2002 tarihinde yeni bir öneri paketi sundu.

Sayın Denktaş’ın önerileri, Belçika ve büyük ölçüde İsviçre modellerinden esinlenmiştir. Bu önerilerin temelini teşkil eden ana fikirler şöyle özetlenebilir: yeni kurulacak Ortaklık Devleti, Ortak Devletlerin egemen siyasi eşitliğine dayanmalıdır. Ortak Devletler, Ortaklık Devletine devretmedikleri yetkileri kendileri kullanacaklardır. Yeni kurulacak Kıbrıs Devletinin temelini Ortak Devletlerin imzalayacakları bir anlaşma teşkil edecektir ve Kıbrıs’da yeni bir durum ortaya çıkacaktır. Garanti ve İttifak Andlaşmaları yürürlükte kalacaktır. B.M. Barış Gücü de bir şekilde görevini sürdürecektir.

Genel Sekreter Kofi Annan’ın sunduğu öneriler paketi büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın isteklerine yer vermektedir. Paket, İsviçre ve Belçika modellerinden yararlanmıştır ve bunu açıkça zikretmektedir. İsviçre Devletinin 13ncü yüzyıl sonundaki başlangıcında olduğu gibi, Kıbrıs yepyeni bir devlet olarak ortaya çıkacak ve yeni Kıbrıs’ın kuruluşu siyasi statüleri eşit kabul edilen Rum ve Türk Ortakların imzaladıkları bir anlaşmaya dayanacaktır. Yeni Kıbrıs Anayasasının temel hükümleri Kurucu Anlaşmanın sadece bir eki olacaktır. B.M. Güvenlik Konseyi ve Avrupa Birliği, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların ayrı kimliklerini ve siyasi eşitliklerini ve Ortak Devletlerin eşit statüsünü tanıyacaklardır.

Kofi Annan önerileri esasına göre kurulacak yeni durum, Türkiye’nin stratejik çıkarları bakımından 1959-1960 andlaşmaları ile sağlanandan daha ileri olacaktır. Zira, yeni teklif edilen ittifak düzenlemesi Türkiye ve Yunanistan’a daha fazla ve eşit sayıda asker bulundurma imkanı sağlamaktadır.

Ayrıca Annan paketi, hem Kıbrıs Türkleri hem de Türkiye için sağlam güvenlik garantileri öngörmektedir. Bunlardan en önemlisi pek tabii 1959 Garanti Andlaşması’nın Türk tarafı lehine genişletilerek ve sağlamlaştırılarak yürürlükte kalmasıdır. Garanti Andlaşması’nın yeni Kıbrıs Devletinin temel belgelerinden biri olarak hem B.M. Güvenlik Konseyi hem de AB tarafından resmen kabul edilmesi öngörülmektedir. Andlaşma yeni şekliyle sadece Ortaklık Devletinin değil aynı zamanda Ortak Devletlerin de toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenlerini garanti altına almaktadır.

Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasıyla (AGSP) ilgili en büyük kaygısı, Kıbrıs’ın Türkiye’den önce AB üyesi olması ve AGSP’ye dahil edilerek Garanti Andlaşması’nı zayıflatmasıydı, hatta geçersiz kılmasıydı. Annan’ın öneri paketi bu endişeyi tamamen ortadan kaldırmaktadır. Paket, Kıbrıs’ın AB üyelik andlaşmasına bir protokol eklenerek, tarafların AGSP’nin Garanti Andlaşması’na hiçbir şekilde halel getirmeyeceğini kabul etmesini öngörmektedir.

Her ne kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafların Avrupa Birliği Zirve Toplantısından önce Kuruluş Anlaşması üzerinde bir mutabakata varmasını istiyorsa da ihtilafın her iki tarafının şu safhada Konsey toplanmadan önce teklifleri müzakere zemini olarak kabul ettiklerini ve itirazlarının neler olduğunu beyan etmenin ötesinde fazla bir şey yapamayacakları ortadadır.

Türkiye’deki yeni Hükümetin, Kıbrıs sorununun çözülmesi ile Türkiye’ye müzakerelere başlanması için bir tarih verilmesi arasında bir bağ kurduğu anlaşılmaktadır. Bunun iki anlamı olabilir: Bilindiği gibi Londra ve Zurich Anlaşmaları Kıbrıs’ın Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye olmadıkları uluslararası kuruluşlara üye olamayacağını belirler. Bu bakımdan ilk anlama göre Türkiye’ye ayni zamanda müzakerelere başlama tarihinin verilmesi karşılığında Türkiye Kıbrıs’ın üye olması prensibini kabul edebilecek ve AGSP konusunda AB’nin teklifine uyabilecektir. Diğer anlama göre ise Kıbrıs’ın üyeliği Kafi Annan teklifleri üzerinde bir anlaşmaya varılmasından sonra tahakkuk edecek ve bu işlem ya Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesi ile ayni zamanda veya daha sonraki bir tarihte gerçekleşecektir.

Buna karşılık Kofi Annan’ın teklifleri, her iki çözümden de kaçınmaktadır. Tekliflere göre Kuruluş Anlaşması üzerinde 12 Aralık’tan önce her iki tarafın anlaşmaya varması ile bu anlaşmaya göre kurulması şartına bağlı olarak Kıbrıs’ın üyeliğe kabulü mümkün olacaktır. Eğer her iki taraf 12  Aralık’tan önce Kuruluş Anlaşması hükümleri üzerinde bir anlaşmaya varamaz ancak bunu bir müzakere zemini olarak kabul ettiklerini beyan ederlerse, Kıbrıs, Kofı Annan’ın tekliflerinin prensiplerini katılım anlaşmasına aksettirilmesi suretiyle üyeliğe alınabilir. Bu da tekliflerde Kıbrıs’ın AB’ne katılım anlaşmasına eklenmesi öngörülen E Ek’ini, biraz değiştirilmiş olarak katılım anlaşmasına eklemek suretiyle sağlanabilir. Bununla, Türkiye’ye de katılım görüşmeleri için bir tarih verilmesi yolu açılmış olabilir.

Bu durumda Kıbrıs’ın koşulsuz olarak AB’ne kabul edilmesi ihtimali ortadan kalkar. Kofi  Annan teklifleri Kıbrıs sorununun AB Konseyi’nde müzakeresi sırasında dikkate alınacak ve belki de çıkmaz yola girilmesini önleyecektir. Bununla beraber Avrupa Birliği Kıbrıs’ın üyeliğini Kofi Annan  metni esası üzerinden kabul eder ancak Türkiye’ye bir tarih vermezse veya tarih verilmesini belirsiz bir tarihe bırakırsa, bunun sonucu Türkiye’nin aleyhine olacak ve müzakerelerde Kıbrıs Rumlarının koşullarını ağırlaştırmaları sonucunu verecektir. Diğer taraftan şayet Türk tarafı Kofi Annan’ın tekliflerini müzakerelere temel olarak dahi dikkate almayı reddederse, AB Kofi Annan tekliflerini “ilgili tüm etmen”ler arasına almaktan imtina edebilecek ve Kıbrıs’ı şartsız veya Kıbrıs Rumlarının lehine şartlarla üyeliğe kabul edebilecektir.

Son günlerde kamuoyunda Kıbrıs konusunda üç temel yaklaşımın olduğu görülmektedir: İlk yaklaşım, başlangıçtan beri Türk tezinin adanın taksimi olduğu noktasından hareket etmekte ve daha ziyade Türkiye’nin AB’ne üyeliğine karşı olanlar tarafından savunulmaktadır. 1950’lerde “ya taksim ya ölüm” diye bağıran Üniversite öğrencileri Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesinden sonra emellerinin kesin olarak gerçekleşmiş olduğu kanısındaydılar. Daha sonra başlayan uzun müzakere sürecinde Rumların katı tutumu bu kanıyı daha da güçlendirmişti.

İkinci eğilim ise, her iki toplumun eşitliğini ve Türk toplumunun güvenliğini sağlayacak bir esasa doğru müzakerelerin yapılarak bir çözüm bulunması yönündedir. Üçüncü kolaycı çözüm yanlıları da “ver kurtul” diye tanımlanan politikayı benimsiyorlar.

Birinci çözüm yolu hala açıktır; ancak, “Kıbrıs sorunu çözülmüştür” tavrı bizi bazı manevi ve maddi sorunlarla karşı karşıya bırakabilir: Bu çözüm yoluna gidilirse, Türkiye artık Avrupa Topluluğuna katılma emelinden vazgeçmek zorunda kalabilir; zira, AB üyesi olacak bir Rum kesimi Kuzey Kıbrıs’ı ele geçirmeden Türkiye’nin AB’ye katılımına müsaade etmeyecektir. Türkiye bu durumda yaşayabilir, ancak bunun Türk sosyo-politik sistemi üzerindeki olası etkisi iyi değerlendirilmelidir. İkinci olarak güçlü Türkiye Kuzey Kıbrıs’ı ilhak ettiği takdirde komşuları tarafından Osmanlı Devletini yeniden yaratmak isteyen bir revizyonist devlet olarak görülecektir. Bu, ilişkilerimizi iyileştirmeye çalıştığımız hemen tüm komşularımızı ürkütecek ve o ülkelerde yaşayan Türk ve Müslüman azınlıklar kurtulunması gereken beşinci kol olarak görüleceklerdir. Karadeniz havzası ve Balkanlarda şimdiye kadar başarı ile sürdürdüğümüz güvenlik işbirliği ve tertipleri bölge devletlerinin gözünde anlamını yitirecektir. Türkiye’nin hem bölgesel politikaları, hem de genel olarak uluslararası ilişkilerdeki yeri büyük bir zemin kaybına uğrayacaktır.

Üçüncü olarak, böyle bir ilhak Misakı Milli’nin ve 1975 Helsinki Nihai senedinin bizzat Türkiye tarafından ağır bir ihlali olacaktır.

Dördüncü olarak da sorunu çözümsüz olarak bırakır ve mevcut koşulları değiştirmezsek zaman içerisinde AB dışında bırakılmalarına itiraz eden Kıbrıs Türk kamu oyu ile türk kamu oyunun ciddi tepkileri karşısında kalabiliriz. Ayni şekilde, Kıbrıs’ı kurtulunması gereken bir yük olarak görmek ve “ver kurtul” politikası izlemek de büyük bir hata olacaktır. Böyle bir yaklaşım Kıbrıs’taki Türk toplumunun refah ve güvenliği ve hatta varlığını tehlike altına sokacaktır. Türk kamu oyu böyle bir çözüme müsamaha ile bakamaz. Ayni şekilde Kıbrıs’ı Türkiye’nin AB üyeliği için bir pazarlık unsuru olarak kullanma yaklaşımı da gerçekçi değildir. Zira, Kıbrıs sorununun devamı Türkiye’nin AB üyeliği için bir negatif etkendir. Buna karşılık sorunun çözümü sadece Yunanistan’ın Türkiye’nin üyeliğine ve Birliğin genişlemesine karşı kullanabileceği vetoyu önlemesi ve Türkiye’nin imajının düzelmesi bakımlarından önemlidir. Bunun dışında Türkiye’nin AB’ne katılması, gerekli kriterlerin yerine getirilmesine ve üye devletler arasında Türkiye lehinde bir konsensus oluşmasına bağlıdır.

Kofi Annan teklifleri iki taraf arasında iyi niyetle yürütülmesi gereken müzakereler için zemin teşkil edebilecek prensipler içermektedir. Bu teklifler aynı zamanda Avrupa Birliği’ni de Kıbrıs ve Türkiye konularında hatalı politika izlemekten kurtaracak unsurlar da ortaya koymuş bulunmaktadır. Öyle görülüyor ki gerek Türk kamuoyu, gerek Kuzey Kıbrıs Türk halkı ikinci eğilim olarak belirtilen adil çözüm yanlısıdırlar.

Bu durum karşısında ülkemizin ve Kıbrıs halkının çıkarlarının gereken düzeltmeler yapıldığı takdirde, gösterilen çözüm tarzının benimsenmesi yönünde olduğu kanısındayız.