Bir tarım-gıda
devi olan Fransa’daki “Patates Üreticileri Ulusal Komitesi” (CNIPT), patatesin
insan sağlığı üzerindeki faydalarını tüketiciye anlatmak için birkaç gün önce sade
dille hazırlanmış bir broşür yayımladı. Broşürde patatesin besleyici yanları,
sağlık üzerindeki olumlu etkileri ve dengeli beslenmedeki yeri işleniyor.
Çocukların dahi anlayabilmesi için bazı sayfaları çizgi roman gibi derlenmiş.
Broşür fuarlarda, festivallerde ve kitle olarak gidilen her türlü mekanda
ücretsiz olarak dağıtılıyor.
Ankara bu patates
örneğini, komik bulsa bile, mutlaka dikkate almalı. Zira patatesin kendini
tanıtım için yaptığını Ankara AB konusunda beceremiyor. Kendisini AB’ye
“pazarlayamıyor”. AB üyeliği yolunda Avrupa genelinde Türkiye’nin bayrağını
taşıyabilecek çevreleri mobilize edemiyor, uyandıramıyor. Oysa, sanılanın
aksine AB içinde Türkiye’nin üyeliğini destekleyen veya bugün fikir sahibi
olmasa da yarın destekleyebilecek kaydadeğer bir kesim bulunuyor. Örneğin,
Anayasasında “laik devlettir” yazan Fransa’daki laik çevreler, Türkiye’nin laik devlet yapısına işaret
ederek AB üyeliğine sıcak bakıyorlar. İçlerinde Türkiye’yi yarının laik
Avrupası için “güvence” olarak görenler dahi var.
Türk hükümetinin
özellikle son bir yılda gerçekleştirdiği demokratik reformlar Avrupa toplumunda
gereken yankıyı yaratmış değil. Reformların ne ve nasıl olduğunu Avrupa
kamuoyu, medya aracılığıyla –özellikle de yazılı basın- AB Komisyonu’nun
ilerleme raporlarından öğreniyor. Yani Türkiye’yi AB kamuoyuna Komisyon
pazarlıyor!
AB üyeliği işinin
ciddiye bindiği 1999 Helsinki zirvesinden bu yana göreve gelen Türk hükümetleri
Avrupa kamuoyunu Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye getireceği yararlar konusunda
bilgilendirdi mi? Bilgilendirdiyse nasıl yaptı? Yaptıysa neden sonuç alınamadı?
Zira Türkiye AB yolunda korkunç bir denklemle karşı karşıya : bu denklemin x’i
de y’si de sokaktaki Avrupalı. Ankara, bu denklemi dikkate almadan sadece
Verheugen ve Prodi ile diyalog kurarak AB’ye girebileceğini düşünüyorsa,
tarihinin en büyük hatasını yapıyor.
Ankara’nın dün
olduğu gibi bugün de derdi, kendini anlatamamak. Diplomatları dışında kendini
anlatmak için Avrupa kulislerine gönderdiği şahısların çoğu zaman iyi
İngilizce, Fransızca veya Almanca konuşamamaları ve Avrupa’daki Türkiye
tartışmalarından haberdar olmamaları, AKP’nin “İslamcı” etiketini silmek için
kampanya yürütmemesi, Türk sivil toplumunun Avrupa kulislerinde lobi yapma
yeteneğinden yoksun olması, Türkiye’deki yerel yönetimlerin Avrupa sahnesine
çıkamaması, işçi sendikalarının pasifliği, Türk sanat ve kültür dünyasının
Avrupa’da etkin olamaması, Türkiye’nin Avrupa bilimine katkıda bulunmaması ve
Türkiye’de yerleşik AB medya mensuplarına yönelik gerçek anlamda objektif bir
bilgilendirme kampanyası yürütülmemesi Türkiye’nin gözle görünür en büyük
iletişim eksiklikleri.
Türkiye ve Avrupa Parlamentosu
Bu iletişim
noksanlığının en derinden yaşandığı mekanlardan biri de Avrupa Parlamentosu
(AP) kulisleri. Türkiye, AB ile ilişkilerinin belki de en sancılı bölümünü AP
ile yaşıyor. Sancının en büyük nedeni, Ankara’nın AP ile diyaloğu yıllar boyu ve
inatla sadece diplomasisi aracılığıyla yürütmüş olması. Avrupa demokratik
parlamenter formatında, parlamenterler önüne diplomatlarınızla çıktığınızda
yaptığınız hamle çoğu zaman sonuç vermiyor. Türkiye için yıllar boyu böyle
oldu.
AB ile Türkiye
arasında parlamenterler bazındaki diyalog, bir diğer deyişle AP ile TBMM
arasındaki diyalog, 12’si TBMM, 12’si AP üyesi toplam 24 parlamenterden oluşan
ve Karma Parlamento Komisyonu (KPK) adı verilen organ çerçevesinde yürütülüyor.
1965 yılında oluşturulmasına karar verilen ve ilk toplantısını 1966 yılında
gerçekleştiren bu organ ne yazık ki bugüne kadar, AB ile Türkiye arasında
gerçek bir diyalog platformu haline dönüşemedi. TBMM bu platformu gerektiği
gibi kullanamadı. Kullanamayınca da AP’ye Türkiye’yi “anlatmak” çeşitli
lobilerin tekelinde kaldı. Böyle olunca da AP’den Türkiye hakkında kimi zaman
“aşırı” nitelenebilecek kararlar çıktı, AP salonları Ankara’yı rahatsız eden ve
edebilecek grupların propagandalarına ev sahipliği yapmaya başladı.
AP’deki KADEK lobisi
Örneğin
PKK-KADEK, Avrupa’daki politik faaliyetleri için kullandığı Kürdistan Ulusal
Konseyi (KNK) aracılığıyla kendisine AP’de küçük çaplı da olsa bir lobi
oluşturmuş durumda. KNK’nın yönetici ve sözcüleri AP’nin Strasbourg ve
Brüksel’de düzenlediği her toplantıya düzenli olarak katılıp, AP’nin Ankara’ya
Kürt sorunu hakkında baskı yapması için çalışıyorlar. Kürtçe öğrenim, Abdullah
Öcalan’ın tutukluluk koşulları, eski DEP’li milletvekillerinin yeniden
yargılanmaları veya DEHAP hakkındaki soruşturmalar KNK tarafından devamlı
olarak AP gündemine taşınıp, işleniyor. Türkiye’de, ideolojik nedenlerle çoğu
zaman medya gündemine dahi girmeyen bu yoğun politik faaliyetlerin sonuçları AB
tarafından Türkiye hakkındaki ilerleme raporlarına taşınıyor.
Türkiye’de insan
hakları alanında son yıllarda atılan adımlara rağmen uygulamada eksiklikler ve
aksamalar olduğu bugün hükümet tarafından da kabul ediliyor. Ancak bu eksiklik
ve aksamalar Avrupa’ya Türkiye’nin parlamenterleri ve sivil toplumu yerine KNK
gibi örgütler tarafından anlatıldığında ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor.
Gerçekleştirilen reformlar değil, eskikler ön planda yer alıyor. Türkiye, şu ya
da bu nedenle parmakla gösterilen ülke olmaya devam ediyor. Bu da AB içinde
Türkiye’nin üyeliğine muhalif çevrelerin ekmeğine yağ sürüyor.
Bu durumun en
önemli nedenlerinden biri hiç kuşkusuz AP ile TBMM arasındaki diyaloğun
yetersizliği. Türk parlamenterlerin Avrupalı meslektaşlarıyla diyaloğu, resmi
toplantılar ötesine geçemiyor. Türk parlamenterler, Türkiye’nin Avrupa’ya anlatılışı
konusunda bireysel ilişki boyutunu unutuyorlar. Resmi KPK toplantıları dışında
AP kulilerinde kendilerini göstermiyor veya gösteremiyorlar. Oysa AB kapısının
anahtarı burada, yani kurulacak şahsi dostluklarda yatıyor.
Avrupa siyasal formatı
Öte yandan,
Türkiye’de AB formatında siyasal parti bulunduğunu söylemek de zor. Bugün için
AP’nin en büyük siyasal grubu olan Hıristiyan demokratlar’ın Türkiye’de
hemcinsleri yok. AKP bu bloğa dahil olmak istese de Hıristiyan demokratlar bu
fikre, özellikle Alman CDU-CSU ikilisinin “çekinceleri” nedeniyle sıcak
bakmıyorlar.
Sosyal demokratlar’a
gelince, CHP’nin Avrupa standartlarında bir sosyal demokrat parti haline
dönüşememesi nedeniyle Türkiye’yi daha ziyade DEHAP’ın ağzından dinleme
eğiliminde oldukları görülüyor. Demokratikleşme, insan hakları ve bireysel
özgürlükler gibi Avrupa politik modelinin temeli olan konularda Avrupa
genelinde başı sol partiler çekerken, Türkiye’de kendisini sosyal demokrat
ve/veya sol olarak tanımlayan partilerin konformist söylem ve çıkışları
Avrupalı sosyal demokratları hayret içinde bırakıyor. Oysa Türkiye bir gün AB
üyesi olacaksa bu her şeyden önce Avrupalı sosyal demokratlar sayesinde
gerçekleşecek. Türkiye’yi AB’ye öncelikle Avrupa solu taşıyacak. Bu nedenle
Avrupa solu ile diyalog Türkiye açısından hayati önem taşıyor. Türkiye’nin
öncelikle Avrupa solunu ikna etmesi gerekiyor.
Türkiye’de gerçek
anlamda liberal ve çevreci partilerin olmaması da Ankara’nın AB perspektifi
için büyük bir talihsizlik. Zira Liberaller ve Yeşiller, Türkiye’nin üyeliğine
prensip olarak en büyük destek veren iki siyasal aile olma özelliğine sahipler.
Sayıca Hıristiyan demokratlar ve sosyal demokratlar kadar olmasalar da
etkinlikleri tartışılmaz.
Komünistler ise
her geçen gün kan kaybetmelerine rağmen, AP içinde orta etkinlikte grup bulundurmayı
başarıyorlar. Özellikle Fransa, İtalya, Yunanistan ve Portekiz’de güçlüler.
Türkiye’de insan hakları ve Kürt sorunu konularına istisnai biçimde duyarlılar.
DEHAP ve KNK ile yakın diyalog içindeler. Geçtiğimiz haftalarda Strasbourg’da
Türkiye’nin aşırı sol parti liderlerinin konuşmacı olarak katıldığı insan
hakları paneli düzenlediler. Panelde Türkiye’nin bazı aşırı sol parti
liderlerinin “Biz kesinlikle Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız. Siz Türkiye’yi
sömürmek için üye yapmak istiyorsunuz” şeklindeki ifadeleri AP üyesi
komünisteleri şaşkınlık içinde bıraktı.
Söz konusu panelde Türkiye’nin AB üyeliğine tam destek sadece DEHAP’tan
geldi....!!!
Görüldüğü gibi,
Avrupa kuliserinde Türkiye’yi kimin kime nasıl anlattığı çok önemli. Türkiye
2004 sonbaharında AB’den müzakere tarihi almak istiyorsa, hiç vakit kaybetmeden
her kanattan iletişim atağına geçmek zorunda. Bu atak, Avrupa siyasi
partileriyle kurulacak yoğun diyalog, Avrupa genelinde düzenlenecek kültürel ve
sanatsal etkinlikler, AP’nin Strasbourg ve Brüksel’deki genel kurul
toplantilarina sistematik olarak katılım, Avrupa medyasında Türkiye’nin politik
reformlarını tanıtıcı reklam kampanyaları, Türkiye’nin reformlarının ve
Türkiye’nin AB üyeliğinin Avrupa’ya faydalarının anlatılacağı İngilizce,
Fransızca, Almanca broşürlerin dağıtılması ve Avrupa TV’lerinde Türkiye
hakkında pozitif mesaj içeren yayınlar şeklinde başlayabilir.
Türkiye kendi
değişimini ve reformlarını aktif biçimde anlatmazsa AB rüyası kabusa
dönüşebilir. Anlatmak da çok sıkı bir iletişim kampanyasından geçiyor. Şimdi... |