|
Kıbrıs, AİHM ve Avrupa Konseyi Kayhan Karaca, Strasbourg, 05.03.2003 Kıbrıs sorununun bir boyutu da sessiz de olsa Avrupa Konseyi’nde yaşanmakta. Tam olarak, Türkiye’nin 1949 yılından bu yana üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin karar organı olan Bakanlar Komitesi ve bu teşkilatın bir diğer önemli organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bünyesinde. Ankara, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) 18 Mayıs 1954 tarihinde onadı. Ancak kendi vatandaşlarına AİHM’ne bireysel başvuru hakkını sadece 29 Ocak 1987 tarihinde tanıyabildi. Strasbourg Mahkemesi kararlarını ise 22 Ocak 1990 tarihinden itibaren tanımaya başladı.Ankara bu hakları tanırken, bireysel başvuruların sadece “Türkiye Cumhuriyeti anayasasının uygulandığı sınırlar çerçevesinde meydana gelmiş eylem ve ihlaller için geçerli olabileceği” yönünde bir de çekince belirtmişti. Buna rağmen Kıbrıslı Rumlar Ankara’nın AİHM kararlarını tanıma kararı sonrasında Strasbourg’a Türkiye aleyhine bireysel şikayet başvuruları taşımaya başladılar. Söz konusu bireysel başvurular öncesinde, uluslararası planda “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanınan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), bu sıfatından yararlanarak Türkiye’ye karşı AİHM’de devletlerarası dava açma teşebbüslerinde bulundu. GKRY’nin Türkiye’ye karşı Strasbourg Mahkemesi’ndeki ilk devletlerarası başvuruları (1) 1974 ve 1975 yıllarında gerçekleşti. O dönem iki düzeyli (Komisyon + Divan) bir yargı organı olan AİHM’de başvuruları ilk etapta inceleyen Komisyon’un GKRY’nin ilk devletlerarası başvurusuyla ilgili kabul edilebilirlik kararı 26 Mayıs 1975 tarihinde verildi. Bu kararla ilgili rapor 10 Temmuz 1976 tarihinde onandı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından da 31 Ağustos 1979 tarihinde yayımlandı. Komisyon raporunda Türkiye’nin adada yoğun insan hakkı ihlallerinde bulunduğu iddia ediliyordu. GKRY’nin 3’üncü devletlerarası başvurusu (2) ise 6 Eylül 1977’de yapıldı. Özellikle kayıp şahıslar temasının işlendiği bu başvuruda Komisyon, 1974 tarihinden bu yana kendilerinden haber alınmadığı söylenen 1619 Rum vatandaşının durumunu ele aldı. Bakanlar Komitesi tarafından 2 Nisan 1992 tarihinde yayımlanan raporunda da “kayıplar hakkında bilgi veremediği” gerekçesiyle Türkiye’nin AİHS’nin özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili 5’inci maddesini ihlal ettiğinde hüküm kıldı. Kıbrıslı Rumların Türkiye’ye karşı bireysel başvurular ise 1989 yılında başladı. Piskopos Hırisostomos, keşiş Yorgos Papakrisostomu ve bayan Titina Loizidu Temmuz 1989’da Strasbourg Mahkemesi’nde Türkiye’den şikayetçi oldular. GKRY de bu şikayetlere müdahil olarak destek verdi. Loizidu davası Bu şikayetler arasında hiç kuşkusuz en önemlisi Titina Loizidu tarafından yapılanı. 1974 öncesi Girne’de 10 parsel arazi sahibi olan Loizidu, o tarih sonrası adanın güneyine göç etmek zorunda kaldığından, kendine ait mülklerine el konulmasının ve mallarına ulaşamamasının AİHS’nin mülkiyet hakkıyla ilgili 1 numaralı ek protokülünün 1’inci maddesine aykırı olduğu tezini işledi. Konu her ne kadar tartışmaya açık ve BM bünyesinde yürütülen müzakereleri kapsıyor olsa da AİHM bu konuda Türkiye’nin tüm itirazlarını reddetti. Loizidu davasında 1996 yılında açıkladığı kararında, “KKTC’nin uluslararası planda tanınmadığı ve 1974 sonrası adanın kuzeyinde gerçekleştirildiği söylenen kamulaştırmanın hukuki değeri olmadığına” hükmetti. Loizidu’nun Girne’deki mülklerinin sahibi olduğunu ve mülkiyet hakkının Türkiye tarafından ihlal edildiği görüşünü belirtti. 6’ya karşı 11 oyla alınan bu kararda, AİHS’nin 1. maddesindeki egemenlik kavramının devletlerin ülke sınırları ile sınırlı olarak değerlendirilemeyeceği, devletlerin etkin kontrol yürüttükleri tüm alanlardan sorumlu oldukları sonucu da çıktı. AİHM bu davanın maddi tazminat bölümüyle ilgili kararını ise 1998 yılında açıkladı. Kararda Türkiye’nin Loizidu’ya yaklaşık 850 bin dolarlık maddi ve manevi tazminat ödemekle cezalandırıldığı bildirildi. Esas sorun da bundan sonra başladı. Zira Türkiye politik nedenlerden ötürü bu karara uyamayacağını Avrupa Konseyi’ne bildirmişti. Kararı tanıdığı andan itibaren adada “işgal gücü” olduğunu kendi kabul etmiş olacaktı. Rumların açık hedefi de buydu : Türkiye’yi kararlarına uymakla yükümlü olduğu uluslararası bir yargı organında köşeye sıkıştırmak. Loizidu kararı sonrası Rumların Strasbourg’a yaptığı başvurular da artmaya başladı. Bugün için yaklaşık 2 bin 500 şikayet yapıldığı söyleniyor. 1974 sonrası adanın güneyine göçen Rumlar artık AİHM’de Türkiye’ye karşı dava açabilmek için dernekler kuruyorlar. Adada taraflar arasında çözüme kavuşulursa dava açamayacaklarını biliyorlar. Açılmış davaların ise AİHM tarafından sonuca bağlanması gerekiyor. Loizidu kararı emsal oluşturduğundan, mülkiyet hakkı için başvuru yapan her Rum tazminat kazanacağına kesin gözüyle bakıyor. Devletlerarası dava Loizudu kararına ek olarak, GKRY’nin 1994 yılında AİHM’de Türkiye’ye karşı açtığı 4’üncü devletlerarası dava da 10 Mayıs 2001 tarihinde sonuçlandı (3). İlk 3 devletlerarası başvuruda sonuca varamayan KRY, bu kez AİHM tarafından haklı bulundu. Türkiye de AİHM’de ilk defa devletlerarası bir dava kaybetmiş oldu. AİHM kararında KKTC’nin “Türkiye’nin kontrolünde olduğu ve Türkiye’nin hukuk alanına girdiği” görüşü belirtilyordu. Büyük ölçüde Loizidu kararı üzerine oturtulan kararda, kayıp şahıslar, yerinden edilmiş kişilerin mülkiyet ve mesken hakları, aile hayatının krounması, KKTC’de yaşayan Rumların yaşam koşulları ve hatta Kıbrıslı Türklerin hakları gibi konularda Türkiye’nin AİHS’nin birçok maddesini ihlal ettiği hükmünde bulunuldu. Türk hükümetinin bu davanın 20 Eylül 2000 tarihinde Strasbourg’da yapılan duruşmasına katılmama kararı alması hiçbir şeyi değiştirmemişti. Türkiye’nin Loizidu kararında olduğu gibi politik nedenlerden ötürü bu kararı da uygulması bugünkü şartlarda mümkün görünmüyor. Bunun bedeli olarak da AİHM kararlarının uygulanışından sorumlu olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kıskacında bulunuyor. Bakanlar Komitesi bugüne kadar Türkiye’yi karara uyması için birkaç kez yazılı olarak ikaz etti. Tartışmalar devam ediyor. İlk defa bir Avrupa Konseyi üyesi ülke AİHM tarafından hükmedilen kararları uygulamadığı için teknik olarak nasıl davranılacağını henüz hiç kimse bilmiyor. Bu nedenle Avrupa Konseyi İnsan Hakları Dairesi son birkaç aydır AİHM kararlarına uymayan ülkelere ne gibi yaptırımlar yapılabileceği üzerinde çalışıyor. Öte yandan Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan Parlamenterler Meclisi de konuyu 31 Mart-4 Nisan 2003 tarihlerinde Strasbourg’da yapılacak bahar toplantılarında bir kez daha görüşmeye hazırlanıyor. Avrupa Konseyi’nde politik baskı Konunun Türkiye’nin boyutunu aşan bir çehresi de var. Avrupa Konseyi kulislerinde “Türkiye kararlara uymazsa, gelecekte başka ülkelere de örnek olabilir. AİHM saygınlığını yititir, saygınlığını yitiren bir mahkemenin de varlığı sorgulanır” deniyor. Türkiye’ye yönelik baskının bir nedeni de burada yatıyor. Kısacası, AİHM’de Kıbrıs sorunu nedeniyle Türkiye’ye karşı yapılan şikayetler, açılan davalar ve hükmedilen kararlar adeta saatli bir bombayı andırıyor. Şu an için olmasa da, adada görünür bir gelecekte çözüme kavuşulmadığı takdirde Türkiye’nin, Avrupalı kimliğinin politik açıdan tescillendiği yer olan Avrupa Konseyi’yle ilişkilerinde olağanüstü sancılı dönem yaşaması riskini göz ardı etmemek gerekiyor. Avrupa Konseyi’nden çıkarılmak elbette kolay değil, hiçbir Avrupa ülkesinin de bugünkü konjonktürde Türkiye için böyle bir niyeti yok. Ancak Avrupa Konseyi’yle ilişkilerin bozulması için Konsey’den ihraç edilmek gerekmiyor. Türkiye Avrupa Konseyi üyeliğinden kaynaklanan politik yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle hâlâ Konsey’in denetim mekanizması (monitoring) altında bulunuyor. Bu mekanizmadan çıkıp çıkmayacağı bu yıl Eylül ayında Parlamenterler Meclisi’nin Strasbourg oturumlarında görüşülecek Türkiye raporuna bağlı. Bu rapor görüşülene kadar AİHM’nin hükmettiği Kıbrıs kararları hakkında bir formül bulunamazsa Ankara’ya “henüz Avrupa Konseyi yükümlülüklerini yerine getirmiyorsun” denilme olasılığı yüksek. Avrupa Konseyi üyeliğinden kaynaklanan yükümlülükleri yerine getirmeyen bir ülke, AB üyeliği için şart koşulan meşhur Kopenhag kriterlerinin siyasi bölümünü de yerine getirmiş sayılmıyor. Avrupa genelinde demokrasi ve insan haklarının kurumsal tek adresi olan Avrupa Konseyi’nin Türkiye’nin AB üyeliği perspektifi açısından önemi de burada yatıyor. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------- (1) Başvuru dosya numaraları : 6780/74 ve 6950/75 |