|
Kopenhag Öncesi Neler Yapılabilir? Kayhan Karaca, Strasbourg Kopenhag zirvesi yaklaştıkça AB ile Türkiye arasındaki gerginlik de artıyor. Zirvede AB’nin Türkiye’ye yeni bir perspektif sunacağı kesin. Ancak bu perspektifin ne olacağı henüz bilinmiyor. Bu nedenle Türkiye’nin üyeliğine “karşı” olan çevreler, Valery Giscard d’Estaing örneğinde olduğu gibi, provokasyona dayalı çıkışlar yaparak, sözümona AB liderlerini “fazla ileri gitmemeleri için” uyarıyorlar. AB liderleri de, ısrarla “müzakere tarihi”için baskı yapan Ankara ile Türkiye’nin üyeliğine “karşı” olan çevrelerin çıkışları arasında kalmışa benziyorlar. Bundan ötürü önümüzdeki günler çok önemli. Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların tezlerini çürütmek için Ankara’nın hiç beklemeden inisiyatifi ele almasında fayda var. “Reformları yaptınız, uygulamayı görelim” söylemi ardına saklanmaya çalışanlara, uygulamayı göstermenin tam zamanıdır şimdi. Bu uygulamalar neler olabilir? Aslında uygulamadan kastedilenlerin tamamı Avrupa Komisyonu’nun son Türkiye İlerleme Raporu’nda yatıyor. AB, her şeyden önce işkenceyle ilgili iddiaların sona ermesini istiyor. Bunu da, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin (CPT) gözlemlerine dayanarak söylüyor. (Burada bir parantez açıp, AB’nin insan hakları ve demokrasi konularında hiçbir denetim mekanizmasına sahip olmadığını hatırlatmakta fayda var. AB’nin bu konudaki en büyük kaynağı ve dayanağı Strasbourg merkezli Avrupa Konseyi’dir) İşkence konusunda Türkiye’nin Kopenhag’a kadar yapabileceği bir şey varsa, o da CPT’nin son Türkiye ziyaretlerinin gözlemlerinin yayımlanmasına izin vermesi ve –eğer mümkünse- CPT ile mevcut olandan daha sıkı işbirliği yapılacağına dair hükümetin Kopenhag zirvesi öncesi Strasbourg’a bir bildiri göndermesi olabilir. Yeni Türk hükümeti CPT’nin Türkiye’ye yönelik iki büyük şikayeti konusunda yeni açılımlar da getirebilir. Bunlardan ilki F-tipi cezaevleri. CPT, F-tipi cezaevlerinde tutukluların “koşulsuz olarak” belirli zamanlarda biraraya gelebilmelerini istiyor. Oysa mevcut uygulama çerçevesinde tutuklular, “ancak ortak faaliyetlere katıldıkları zaman” boş zamanlarında bir araya gelebiliyor. Yeni hükümet bu uygulamaya son vererek, CPT’nin Türkiye’ye yönelik en büyük eleştirisini de ortadan kaldırabilir. Abdullah Öcalan’ın durumu CPT’nin bir diğer eleştirisi de Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki tutukluluk koşulları üzerine. CPT, Öcalan’ın fiziksel anlamda hiçbir kötü muameleye maruz kalmadığını ve fiziksel tutukluluk koşullarının olağanüstü iyi olduğunu defalarca dile getirdi. Öcalan’ın yakalandığı tarihten bu yana Türk hükümeti de bu konuda CPT ile çok yakın işbirliği içinde oldu. Bu yakın işbirliği Türkiye’ye politik ve diplomatik açıdan puan kazandırdı. Bir diğer deyişle, Türk hükümeti, “Bunlar şimdi Öcalan’ı ele geçirdiler, işkence ve kötü muamele yaparlar, hatta öldürürler” diyen çevrelerin ekmeğine yağ sürmedi. CPT ile uzlaşmacı politikasıyla Öcalan’ı Türkiye’ye karşı silah olarak kullanmak isteyenlerin oyununu bozdu. CPT, Öcalan’ın fiziksel olarak iyi koşullarda bulunduğunu belirtmekle birlikte, son aylarda, psikolojik tutukluluk koşulları üzerinde duruyor. CPT heyetinin İmralı’ya yaptığı son iki ziyaretin raporlarında Öcalan’ın “yalnızlık” sorunu bulunduğuna işaret ediliyor. Bu soruna çare olarak da, ya F-tipi bir cezaevine nakledilmesi, ya da yanına yeni tutuklular getirilmesi öneriliyor. Tahmin edilebileceği gibi Ankara, Öcalan’ın kendi güvenliği gereği, F-tipi bir cezaevine nakledilmesine sıcak bakmıyor, bugünkü şartlarda bakması da beklenemez. İmralı’ya yeni tutuklu nakli de politik olduğu kadar lojistik ve teknik bir sorun. Bunların uygulanması da zaman alabilir. Ancak; madem Öcalan’ın yalnızlık sorunu var, o halde kendisine tüm TV kanallarını seyredebileceği, radyoları dinleyebileceği, ya da gazete ve dergileri okuyabileceği olanaklar sağlanamaz mı? Böylelikle yalnızlığı büyük ölçüde giderilemez mi? Bu satırları okuyunca “Bir terör örgütü liderine bu lüks fazla değil mi” sorusunu sorabilirsiniz. Abdullah Öcalan sıradan bir tutuklu olsa “haklısınız” diyebilirdim. Ancak hedef o şahsı lüks içinde yaşatmak değil, Türkiye için ulusal bir politika olan AB üyeliği perspektifini kapayan yolları açmak. Burada amaç, Öcalan’ı Türkiye’ye karşı silah olarak kullanmak isteyenlere karşı, Türkiye’nin Öcalan’ı silah olarak kullanmasını sağlamak. AB’den gelen eleştirilerden biri de Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uyumu. Ankara, kimi politik ve teknik nedenlerden ötürü bazı AİHM kararlarını henüz uygulamış değil. AİHM Kıbrıs kararları Bunların başında Kıbrıs Rum Kesimi tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında Türkiye’ye karşı açılmış iki dava bulunuyor. Bu davalardan biri Titina Loizidu adlı bir Rum vatandaşı tarafından 1980’li yılların sonlarında “bireysel” başvuru olarak Strasbourg’a taşındı. Loizidu bu davayı 1996 yılında kazandı. AİHM bu davada Türkiye’yi, tanımadığı bir ülkenin vatandaşı olan Loizidu’nun Girne’deki mülkiyet hakkını ihlal etmek “suçundan”, yaklaşık 700 bin dolar maddi tazminat ödemekle cezalandırdı. Bir de, Rum Kesimi tarafından Türkiye’ye karşı 1994 yılında açılan devletlerarası dava var. AİHM, Türkiye’nin Rum Kesimi’ni tanımadığını bile bile bu başvuruyu kabul etti ve Mayıs 2001’de karara bağladı. Kıbrıs sorununun tüm boyutlarını kapsayan bu kararda, Türkiye’nin adada “işgal gücü” olduğu iddia ediliyor. Türkiye’nin, Rumlar’ın ve hatta Kıbrıslı Türkler’in Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanan çok sayıda bireysel hakkını ihlal ettiği öne sürülüyor. Bu iki karar, özellikle Kıbrıs sorununun çözümü paralelinde Türkiye’ye karşı yeri geldiğinde baskı unsuru olarak kullanılıyor. Politik içerikli oldukları besbelli. Ancak ok yaydan çıkmış bulunuyor. Türkiye’nin politik nedenlerden ötürü tanımadığı bu iki kararı silmek mümkün değil. Mahkeme tarihine geçmiş bulunuyolar. Avrupa genelinde AİHM üzerine yazılan kitap ve makalelerde bu kararlara atıfta bulunulduğu gibi, birçok üniversitede “örnek” dava olarak okutuluyorlar. AİHM’nin Kıbrıs kararları konusu, adada müzakere halindeki Kıbrıslı Türk ve Rum tarafları arasında varılacak uzlaşmaya endeksli. Çok sayıda Kıbrıslı Rum vatandaşının Türkiye’ye karşı AİHM’de açtığı mülkiyet hakkı davası da kapıda bekliyor. AİHM, Titina Loizidu gibi bireysel başvuruda bulunmuş yüzlerce Rum vatandaşının şikayetini şimdilik beklemede tutuyor. Eski DEP’liler AİHM’nin hükmettiği, ancak Türkiye’nin uygulamadığı bir diğer önemli karar da eski DEP milletvekilleriyle ilgili. Bölücülük propagandası nedeniyle hapis cezasına mahkum edilen ve şu anda cezalarını çekmekte olan eski DEP’liler hakkında AİHM “yargının yenilenmesi” kararı aldı. Türkiye bu karara uymakla yükümlü. Yeni hükümet bu konuda Kopenhag zirvesi öncesi bir adım atabilir. En azından yeniden yargılanabilmelerinin yolunun açılacağı teminatını verebilir. Bu teminat bile Türkiye’nin imajı açısında zirvede değerli bir puan olacaktır. TBMM’de AB Komisyonu Yeni hükümetin zirve öncesi yapabileceği bir diğer, “basit ama önemli” reform da TBMM’de AB Komisyonu kurulması olabilir. Türk diplomasisinin yıllardır Türk siyasilerine bu konuyu açmasına rağmen henüz adım atılmamış olması gayet üzücü bir manzara. Söz konusu komisyon, AB uyum yasaları TBMM tarafından kabul edilmeden önce, taslak yasaların AB müktesebatıyla ne derece uyumlu olacağını inceleyecek ve zaman kaybını önleyecektir. Ayrıca bu komisyonun varlığı, halkın sesi olan parlamentonun AB üyeliği konusunda kararlılığının simgesi de olabilir. Türkiye dışındaki tüm AB adayı ülkelerin ulusal parlamentolarında AB komisyonları bulunuyor. Reformların diğer aday ülkelerde hızlı yol alması büyük ölçüde bu komisyonlar sayesinde gerçekleşti. Sonuç olarak, Kopenhag’a az bir zaman kalmış olmasına rağmen, Türkiye sembolik bazı adımlarla “uygulamada görelim” tezlerini çürütecek silahlara sahip. Bu adımları atarak, AB’yi ikna edebilir. Tüm dünyaya “demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti” dersi vermeye çalışan AB, Türkiye’nin atacağı adımlara olumlu yanıt vermezse, o zaman kendi değerleriyle çatışma riskini de göze almış olur. Bu riski göze alabilirler mi dersiniz? |