Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından 1996 yılında Türkiye aleyhinde hükmedilen
“Loizidu kararı” ile birlikte Kıbrıs sorunu adadaki iki toplum arasında sadece
politik bir sorun olmaktan çıkıp, pratikte hukuksal bir boyut da kazanmış
bulunuyor.
Ankara ile Avrupa
kurumları arasındaki ilişkilerde derin bir kriz yaratmaya aday Loizidu olayının
kökleri Türkiye’nin AİHM yargısını tanımaya başladığı 80’li yılların sonlarına
dayanıyor. Titina Loizidu adlı Kıbrıslı Rum, adadaki 1974 olayları sonrası
Girne’deki 10 parsel arazisine “Türkiye tarafından el konduğu” gerekçesiyle, 22
Temmuz 1989 tarihinde Strasbourg yargısına başvurmuş ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin (AİHS) başta mülkiyet hakkı olmak üzere çok sayıda maddesinin
Ankara tarafından ihlal edildiği tezini savunmuştu.
Davayı 1993
yılında görmeye başlayan AİHM’de Titina Loizidu’nun yanında Rum Kesimi de taraf
oldu. Bu nedenle dava iki değil, üç taraflı (Loizidu-Rum Kesimi-Türkiye) bir
dava olarak görüldü. Loizidu ve Rum Kesimi tarafından AİHM’ye sunulan
iddianamelerde, Ankara’nın 1974’ten bu yana Kuzey Kıbrıs’ta “politik ve askeri
kontrolü elinde bulundurduğu” ve bu nedenle adanın kuzeyinin “Türkiye’nin
hukuksal alanına girdiği” tezleri işlendi. Ankara ise bu iddialara, “KKTC demokratik,
politik açıdan bağımsız ve anayasal bir hukuk devletidir. Kuzey Kıbrıs idaresi
Türkiye tarafından değil, kendi hakkını tayin ilkesi çerçevesinde Kıbrıs Türk
halkı tarafından kurulmuştur” karşı teziyle yanıt verdi.
AİHM : ‘KKTC Ankara denetiminde’
AİHM 18 Aralık
1996 tarihinde, 6’ya karşı 11 oyla Rum tezlerini haklı bulan “Loizidu kararını”
açıkladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Avrupa Konseyi, Avrupa
Topluluğu ve ‘Commonwealth’ ülkelerinin 1974 sonrası Kıbrıs hakkında aldıkları
kararlara dayandırılan hükümde, “Uluslararası topluluk ‘KKTC’yi uluslararası hukuk çerçevesinde bir devlet olarak
görmemektedir. Türkiye, askeri güçleri aracılığıyla adanın kuzeyini kontrolü
altında bulundurmaktadır. Bu politik ve hukuksal kontrol, Bayan Loizidu’yu
adanın kuzeyindeki mülkünü kullanma hakkından mahrum bırakmıştır” ifadelerine
yer verildi.
Mahkeme,
Türkiye’nin AİHS’nin 1 numaralı ek protokolünün mülkiyet hakkıyla ilgili 1’nci
maddesini ihlal ettiğini hükmetmekte kalmıyor, Girne’deki arazilerin Loizidu’ya
“geri iade edilmesi gerektiğini” de karara bağlıyordu. Kısacası, AİHM’ye göre,
“Türkiye Kuzey Kıbrıs’ta bir işgal gücüydü” ve Loizidu’ya topraklarını iade
etmeli veya kullanmasına izin vermeliydi. Bu ilk karara ek olarak, 28 Temmuz
1998 tarihinde açıklanan ikinci kararda ise Ankara, Titina Loizidu’ya yaklaşık
650 bin dolar maddi ve manevi tazminat ödemekle cezalandırıldı. Bu miktar,
Avrupa Konseyi tarafından yapılan son hesaplamalara göre, faizleriyle birlikte
yaklaşık 1 milyon 100 bin dolara ulaşmış bulunuyor.
Söz konusu iki
karar, Loizidu konumunda olan onbinlerce Kıbrıslı Rum için (1974 sonrası 180
bin Rum’un Kuzey’den Güney’e göç ettiği söyleniyor) içtihat oluşturacağından ve
Kıbrıs sorununun en önemli boyutlarından mülkiyet konusuyla ilgili müzakereleri
doğrudan etkilediğinden, Ankara 1998’deki ikinci hüküm sonrası, Kıbrıs sorununa
global bir çözüm bulunmadıkça kararı yerine getiremeyeceğini duyurmaya başladı.
Kararı tanımamak söz konusu değildi. Zira, AİHS’ye taraf bir ülkenin böyle bir
lüksü bulunmadığı gibi, Ankara davada savunma yapmıştı. Bir diğer deyişle
çıkacak kararı baştan kabullenmişti.
Loizidu kararı ve Kopenhag kriterleri
Konu 1999
yılından itibaren AİHM kararlarının uygulanmasından sorumlu Avrupa Konseyi
dairesi ve Konsey’in karar organı olan Bakanlar Komitesi’nin gündemine taşındı.
Aralık 1999’daki Helsinki zirvesiyle Ankara’nın AB perspektifi daha ciddiye
bindiğinden, Kopenhag siyasi kriterlerine uyum konusu da her zamankinden daha
fazla önem kazanıyordu. Kopenhag siyasi kriterlerinin “olmazsa olmaz”
unsurlarının başında ise AİHM kararlarının “koşulsuz uygulanışı” geliyordu.
Ankara, AK parti
iktidarının da itmesiyle Kıbrıs konusunda yeni açılım arayışına girdi.
Kıbrıs’ta Nisan 2003’te iki taraf arasındaki sınırın açılması ve Rumların
mülkiyet başvurularını Strasbourg yerine, Kuzey’de kurulacak özel bir komisyona
yapmalarının sağlanacağı bir mekanizmanın geliştirilmesinin ardından, Türk
hükümeti 19 Haziran 2003 tarihinde Strasbourg’daki Bakanlar Komitesi’nin
“Loizidu oturumunda” süpriz bir beyanda bulundu. Türkiye’nin Avrupa
Konseyi’ndeki daimi temsilcisi Numan Hazar, kapalı oturumdaki beyanda, “Bayan
Loizidu için AİHM tarafından hükmedilen tazminat miktarını 8 Ekim 2003 tarihine
kadar ödeyeceğiz” diyordu. Dahası, ödemenin “şart koşulmadan” yapılacağını da
ima ediyordu. Rum ve Yunan heyetlerini kontrpiyeye getiren bu beyanı, diğer Avrupa
devletlerinin temsilcileri ise mutlulukla karışık bir şaşkınlıkla
karşılayacaklardı. Zira hemen herkes, tüm AİHM sistemini tehdit eden Loizidu
krizinin en kısa sürede sona ermesinden yanaydı.
Loizidu kararı
Rum Yönetimi ve Yunanlılar tarafından Kıbrıs konusunda Ankara’ya baskı yapmak
için kullanılıyordu. Ancak diğer Avrupa devletlerinin asıl endişesi tüm Avrupa
İnsan Hakları sisteminin çökmesi tehdidiydi. Bu endişe Strasbourg kulislerinde
son iki yıldır daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Özellikle Fransa ve
İskandinav ülkelerinin diplomatları “Bir ülkenin (Türkiye) yüzünden tüm AİHM
sisteminin çökmesine izin vermemeliyiz” diyorlardı. “Bugün Türkiye bir AİHM
kararına uymazsa, yarın da Rusya ya da başka bir Avrupa ülkesi uymaz. Kararlarına
uyulmayan bir mahkemenin ise saygınlığı kalmaz” ifadeleriyle de tezlerini
savunmaya çalışıyorlardı.
‘Wording’ krizi
Tüm bunlara
rağmen beklenen gerçekleşmedi. 8 Ekim tarihinde ödeme hakkında hazırlanacak
Bakanlar Komitesi kararı üzerinde yeni bir kriz patlak verdi. Ankara, hem bu
karara ekleyeceği görüş niteliğindeki bildirinin dikkate alınmasını istiyor, hem
de AİHM Loizidu kararının mülkiyetin iadesiyle ilgili bölümünün Bakanlar
Komitesi gündemine 2005 sonundan önce bir daha gelmemesini şart koşuyordu. Bir
diğer deyişle, konunun ancak kendi AB perspektifi netleştikten sonra yeniden
tartışmaya açılmasını istiyordu.
Başını aynı
zamanda AB üyesi olan ülkelerin çektiği çok sayıda devlet Ankara’nın bir AİHM
kararına “şartlı uyum” denemesine karşı çıktı. Böyle olunca da Bakanlar
Komitesi bugüne kadar görülmedik derecede sert bir üslup içeren son kararı aldı.
Bilinçli olarak medyaya derhal duyurulan bu kararda Ankara’nın önüne ilk defa bir
“deadline” (19 Kasım 2003) konuluyor ve yine ilk defa kararın yerine getirilmemesi
durumunda “yaptırım” tehdidi savruluyordu.
AİHM’nin Loizidu
kararı, Ankara ile 1949 yılından bu yana üyesi olduğu Avrupa Konseyi arasında, Türkiye’nin
2004 AB perspektifi açısından hiç de olumlu görünmeyen ciddi bir kriz
yaşanmasına neden oluyordu. Ankara ile Strasbourg arasındaki son ciddi kriz 12
Eylül askeri darbesi döneminde yaşanmış, Türkiye 1981-1984 yılları arasında
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden dışlanmıştı.
Olası yaptırımlar
Ankara ile
Strasbourg arasındaki Loizidu krizine ivedi bir çözüm bulunmadığı takdirde,
Avrupa Konseyi’nin gelecek yıl başından itibaren Türkiye’ye yönelik yaptırım
uygulama olasılığı yüksek görünüyor. Olası yaptırımlar konusunda, bugüne kadar
bu tür bir olayla karşılaşmamış olan Avrupa Konseyi insan hakları dairesi son 6
aydır hummalı bir çalışma yürütüyor. Bu çalışma sonucu oluşan yaptırım
önerileri belgesi Nisan 2003’te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi aracılığıyla
üye devletlerin bilgisine sunuldu.
Söz konusu
belgede, AİHM tarafından hükmedilmiş tazminat miktarlarının ödenmesindeki
gecikmelere karşı bugün fiilen uygulanmakta olan “faiz” cezası dışında, konunun
kamuoyuna duyurulması (ödeme yapmamakta direnen devletin teşhir edilmesi),
konunun Avrupa Konseyi’nin her türlü organının olduğu gibi, diğer Avrupa ve
uluslararası organların (AB, BM, AGİT vs...) da gündemine taşınması, medya
kullanılarak konunun reklamının yapılması, ödeme yapmamakta direnen ülkenin
Avrupa Konseyi organlarında öncü rol üstlenmesinin engellenmesi, söz konusu
ülkede Avrupa Konseyi toplantıları düzenlenmemesi, tüm bu önlemlerin de sonuç
vermemesi durumunda söz konusu tazminat miktarının o ülkenin Avrupa Konseyi
bütçesine katkısından kesilmesi ve nihayet söz konusu ülkeye Avrupa Konseyi
üyeliğinden çekilmesi çağrısında bulunulması gibi öneriler yer alıyor.
Devletlerarası dava kararı
Elbette Ankara şu
anda bu tehditlerden uzak. Ancak ödeme yapılmaması ve/veya Kıbrıs’ta yakın
gelecekte global bir çözüme varılamaması durumunda AİHM tarafından Türkiye
aleyhinde hükmedilmiş ve hükmedilebilecek (AİHM raflarında beklemede olan
yüzlerce dava var) “Kıbrıs kararları” Türk diplomasisine zor anlar yaşatabilir.
Loizidu kararı
henüz sonuçlanmamışken, AİHM’nin 2001 yılında hükmettiği devletlerarası Kıbrıs
davası kararı da yakın bir süre içinde Bakanlar Komitesi gündemine gelecek. Söz
konusu dava Türkiye’nin AİHM’de bugüne kadar kaybettiği ilk ve tek
devletlerarası dava olma özelliğine sahip. Dahası Türkiye bu davayı, tanımadığı
bir devlete (Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Kıbrıs Rum Kesimi) karşı kaybetti.
Ayrıca Loizidu kararı sadece mülkiyet hakkını kapsıyordu, devletlerarası dava
ise mülkiye hakkı dışında Kıbrıs sorununun tüm boyutlarını içeriyor. Bu davanın
kararı da Ankara için altından kalkılması zor bir diplomatik denklem
oluşturacak.
Sonuç olarak, AB Komisyonu’nun Türkiye ilerleme raporlarına dahi giren
ve böylelikle Ankara’nın önünde kriter haline gelen “AİHM Loizidu kararı”nda
dönüm noktasına gelinmiş bulunuluyor. Haziran 2003’te Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitesi toplantısında verilen “Loizidu’ya tazminatını ödeyeceğim” sözü
Strasbourg kulislerinde hâlâ tazeliğini koruyor. Eğer AB perspektifinde duraklama
yaşanmak istenmiyorsa veya şu ya da bu nedenle Loizidu’ya ödeme yapılmayacaksa,
Türk diplomasisi şimdi her zamankinden daha yaratıcı olmak zorunda. Zira konu,
Kıbrıslı bir Rum vatandaşına tazminat ödemenin de ötesinde, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi ve AİHM’nin saygınlığını kurtarma operasyonuna dönüşmekte.
|