AİHM’nin Kıbrıs Davaları

Kayhan Karaca, Strazburg, 17.11.2003


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından 1996 yılında Türkiye aleyhinde hükmedilen “Loizidu kararı” ile birlikte Kıbrıs sorunu adadaki iki toplum arasında sadece politik bir sorun olmaktan çıkıp, pratikte hukuksal bir boyut da kazanmış bulunuyor.

Ankara ile Avrupa kurumları arasındaki ilişkilerde derin bir kriz yaratmaya aday Loizidu olayının kökleri Türkiye’nin AİHM yargısını tanımaya başladığı 80’li yılların sonlarına dayanıyor. Titina Loizidu adlı Kıbrıslı Rum, adadaki 1974 olayları sonrası Girne’deki 10 parsel arazisine “Türkiye tarafından el konduğu” gerekçesiyle, 22 Temmuz 1989 tarihinde Strasbourg yargısına başvurmuş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) başta mülkiyet hakkı olmak üzere çok sayıda maddesinin Ankara tarafından ihlal edildiği tezini savunmuştu.

Davayı 1993 yılında görmeye başlayan AİHM’de Titina Loizidu’nun yanında Rum Kesimi de taraf oldu. Bu nedenle dava iki değil, üç taraflı (Loizidu-Rum Kesimi-Türkiye) bir dava olarak görüldü. Loizidu ve Rum Kesimi tarafından AİHM’ye sunulan iddianamelerde, Ankara’nın 1974’ten bu yana Kuzey Kıbrıs’ta “politik ve askeri kontrolü elinde bulundurduğu” ve bu nedenle adanın kuzeyinin “Türkiye’nin hukuksal alanına girdiği” tezleri işlendi. Ankara ise bu iddialara, “KKTC demokratik, politik açıdan bağımsız ve anayasal bir hukuk devletidir. Kuzey Kıbrıs idaresi Türkiye tarafından değil, kendi hakkını tayin ilkesi çerçevesinde Kıbrıs Türk halkı tarafından kurulmuştur” karşı teziyle yanıt verdi.

AİHM : ‘KKTC Ankara denetiminde’

AİHM 18 Aralık 1996 tarihinde, 6’ya karşı 11 oyla Rum tezlerini haklı bulan “Loizidu kararını” açıkladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Avrupa Konseyi, Avrupa Topluluğu ve ‘Commonwealth’ ülkelerinin 1974 sonrası Kıbrıs hakkında aldıkları kararlara dayandırılan hükümde, “Uluslararası topluluk ‘KKTC’yi uluslararası hukuk çerçevesinde bir devlet olarak görmemektedir. Türkiye, askeri güçleri aracılığıyla adanın kuzeyini kontrolü altında bulundurmaktadır. Bu politik ve hukuksal kontrol, Bayan Loizidu’yu adanın kuzeyindeki mülkünü kullanma hakkından mahrum bırakmıştır” ifadelerine yer verildi.

Mahkeme, Türkiye’nin AİHS’nin 1 numaralı ek protokolünün mülkiyet hakkıyla ilgili 1’nci maddesini ihlal ettiğini hükmetmekte kalmıyor, Girne’deki arazilerin Loizidu’ya “geri iade edilmesi gerektiğini” de karara bağlıyordu. Kısacası, AİHM’ye göre, “Türkiye Kuzey Kıbrıs’ta bir işgal gücüydü” ve Loizidu’ya topraklarını iade etmeli veya kullanmasına izin vermeliydi. Bu ilk karara ek olarak, 28 Temmuz 1998 tarihinde açıklanan ikinci kararda ise Ankara, Titina Loizidu’ya yaklaşık 650 bin dolar maddi ve manevi tazminat ödemekle cezalandırıldı. Bu miktar, Avrupa Konseyi tarafından yapılan son hesaplamalara göre, faizleriyle birlikte yaklaşık 1 milyon 100 bin dolara ulaşmış bulunuyor.

Söz konusu iki karar, Loizidu konumunda olan onbinlerce Kıbrıslı Rum için (1974 sonrası 180 bin Rum’un Kuzey’den Güney’e göç ettiği söyleniyor) içtihat oluşturacağından ve Kıbrıs sorununun en önemli boyutlarından mülkiyet konusuyla ilgili müzakereleri doğrudan etkilediğinden, Ankara 1998’deki ikinci hüküm sonrası, Kıbrıs sorununa global bir çözüm bulunmadıkça kararı yerine getiremeyeceğini duyurmaya başladı. Kararı tanımamak söz konusu değildi. Zira, AİHS’ye taraf bir ülkenin böyle bir lüksü bulunmadığı gibi, Ankara davada savunma yapmıştı. Bir diğer deyişle çıkacak kararı baştan kabullenmişti.

Loizidu kararı ve Kopenhag kriterleri

Konu 1999 yılından itibaren AİHM kararlarının uygulanmasından sorumlu Avrupa Konseyi dairesi ve Konsey’in karar organı olan Bakanlar Komitesi’nin gündemine taşındı. Aralık 1999’daki Helsinki zirvesiyle Ankara’nın AB perspektifi daha ciddiye bindiğinden, Kopenhag siyasi kriterlerine uyum konusu da her zamankinden daha fazla önem kazanıyordu. Kopenhag siyasi kriterlerinin “olmazsa olmaz” unsurlarının başında ise AİHM kararlarının “koşulsuz uygulanışı” geliyordu.

Ankara, AK parti iktidarının da itmesiyle Kıbrıs konusunda yeni açılım arayışına girdi. Kıbrıs’ta Nisan 2003’te iki taraf arasındaki sınırın açılması ve Rumların mülkiyet başvurularını Strasbourg yerine, Kuzey’de kurulacak özel bir komisyona yapmalarının sağlanacağı bir mekanizmanın geliştirilmesinin ardından, Türk hükümeti 19 Haziran 2003 tarihinde Strasbourg’daki Bakanlar Komitesi’nin “Loizidu oturumunda” süpriz bir beyanda bulundu. Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ndeki daimi temsilcisi Numan Hazar, kapalı oturumdaki beyanda, “Bayan Loizidu için AİHM tarafından hükmedilen tazminat miktarını 8 Ekim 2003 tarihine kadar ödeyeceğiz” diyordu. Dahası, ödemenin “şart koşulmadan” yapılacağını da ima ediyordu. Rum ve Yunan heyetlerini kontrpiyeye getiren bu beyanı, diğer Avrupa devletlerinin temsilcileri ise mutlulukla karışık bir şaşkınlıkla karşılayacaklardı. Zira hemen herkes, tüm AİHM sistemini tehdit eden Loizidu krizinin en kısa sürede sona ermesinden yanaydı.

Loizidu kararı Rum Yönetimi ve Yunanlılar tarafından Kıbrıs konusunda Ankara’ya baskı yapmak için kullanılıyordu. Ancak diğer Avrupa devletlerinin asıl endişesi tüm Avrupa İnsan Hakları sisteminin çökmesi tehdidiydi. Bu endişe Strasbourg kulislerinde son iki yıldır daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Özellikle Fransa ve İskandinav ülkelerinin diplomatları “Bir ülkenin (Türkiye) yüzünden tüm AİHM sisteminin çökmesine izin vermemeliyiz” diyorlardı. “Bugün Türkiye bir AİHM kararına uymazsa, yarın da Rusya ya da başka bir Avrupa ülkesi uymaz. Kararlarına uyulmayan bir mahkemenin ise saygınlığı kalmaz” ifadeleriyle de tezlerini savunmaya çalışıyorlardı.

‘Wording’ krizi

Tüm bunlara rağmen beklenen gerçekleşmedi. 8 Ekim tarihinde ödeme hakkında hazırlanacak Bakanlar Komitesi kararı üzerinde yeni bir kriz patlak verdi. Ankara, hem bu karara ekleyeceği görüş niteliğindeki bildirinin dikkate alınmasını istiyor, hem de AİHM Loizidu kararının mülkiyetin iadesiyle ilgili bölümünün Bakanlar Komitesi gündemine 2005 sonundan önce bir daha gelmemesini şart koşuyordu. Bir diğer deyişle, konunun ancak kendi AB perspektifi netleştikten sonra yeniden tartışmaya açılmasını istiyordu.

Başını aynı zamanda AB üyesi olan ülkelerin çektiği çok sayıda devlet Ankara’nın bir AİHM kararına “şartlı uyum” denemesine karşı çıktı. Böyle olunca da Bakanlar Komitesi bugüne kadar görülmedik derecede sert bir üslup içeren son kararı aldı. Bilinçli olarak medyaya derhal duyurulan bu kararda Ankara’nın önüne ilk defa bir “deadline” (19 Kasım 2003) konuluyor ve yine ilk defa kararın yerine getirilmemesi durumunda “yaptırım” tehdidi savruluyordu.

AİHM’nin Loizidu kararı, Ankara ile 1949 yılından bu yana üyesi olduğu Avrupa Konseyi arasında, Türkiye’nin 2004 AB perspektifi açısından hiç de olumlu görünmeyen ciddi bir kriz yaşanmasına neden oluyordu. Ankara ile Strasbourg arasındaki son ciddi kriz 12 Eylül askeri darbesi döneminde yaşanmış, Türkiye 1981-1984 yılları arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden dışlanmıştı.

Olası yaptırımlar

Ankara ile Strasbourg arasındaki Loizidu krizine ivedi bir çözüm bulunmadığı takdirde, Avrupa Konseyi’nin gelecek yıl başından itibaren Türkiye’ye yönelik yaptırım uygulama olasılığı yüksek görünüyor. Olası yaptırımlar konusunda, bugüne kadar bu tür bir olayla karşılaşmamış olan Avrupa Konseyi insan hakları dairesi son 6 aydır hummalı bir çalışma yürütüyor. Bu çalışma sonucu oluşan yaptırım önerileri belgesi Nisan 2003’te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi aracılığıyla üye devletlerin bilgisine sunuldu.

Söz konusu belgede, AİHM tarafından hükmedilmiş tazminat miktarlarının ödenmesindeki gecikmelere karşı bugün fiilen uygulanmakta olan “faiz” cezası dışında, konunun kamuoyuna duyurulması (ödeme yapmamakta direnen devletin teşhir edilmesi), konunun Avrupa Konseyi’nin her türlü organının olduğu gibi, diğer Avrupa ve uluslararası organların (AB, BM, AGİT vs...) da gündemine taşınması, medya kullanılarak konunun reklamının yapılması, ödeme yapmamakta direnen ülkenin Avrupa Konseyi organlarında öncü rol üstlenmesinin engellenmesi, söz konusu ülkede Avrupa Konseyi toplantıları düzenlenmemesi, tüm bu önlemlerin de sonuç vermemesi durumunda söz konusu tazminat miktarının o ülkenin Avrupa Konseyi bütçesine katkısından kesilmesi ve nihayet söz konusu ülkeye Avrupa Konseyi üyeliğinden çekilmesi çağrısında bulunulması gibi öneriler yer alıyor.

Devletlerarası dava kararı

Elbette Ankara şu anda bu tehditlerden uzak. Ancak ödeme yapılmaması ve/veya Kıbrıs’ta yakın gelecekte global bir çözüme varılamaması durumunda AİHM tarafından Türkiye aleyhinde hükmedilmiş ve hükmedilebilecek (AİHM raflarında beklemede olan yüzlerce dava var) “Kıbrıs kararları” Türk diplomasisine zor anlar yaşatabilir.

Loizidu kararı henüz sonuçlanmamışken, AİHM’nin 2001 yılında hükmettiği devletlerarası Kıbrıs davası kararı da yakın bir süre içinde Bakanlar Komitesi gündemine gelecek. Söz konusu dava Türkiye’nin AİHM’de bugüne kadar kaybettiği ilk ve tek devletlerarası dava olma özelliğine sahip. Dahası Türkiye bu davayı, tanımadığı bir devlete (Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Kıbrıs Rum Kesimi) karşı kaybetti. Ayrıca Loizidu kararı sadece mülkiyet hakkını kapsıyordu, devletlerarası dava ise mülkiye hakkı dışında Kıbrıs sorununun tüm boyutlarını içeriyor. Bu davanın kararı da Ankara için altından kalkılması zor bir diplomatik denklem oluşturacak.

Sonuç olarak, AB Komisyonu’nun Türkiye ilerleme raporlarına dahi giren ve böylelikle Ankara’nın önünde kriter haline gelen “AİHM Loizidu kararı”nda dönüm noktasına gelinmiş bulunuluyor. Haziran 2003’te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında verilen “Loizidu’ya tazminatını ödeyeceğim” sözü Strasbourg kulislerinde hâlâ tazeliğini koruyor. Eğer AB perspektifinde duraklama yaşanmak istenmiyorsa veya şu ya da bu nedenle Loizidu’ya ödeme yapılmayacaksa, Türk diplomasisi şimdi her zamankinden daha yaratıcı olmak zorunda. Zira konu, Kıbrıslı bir Rum vatandaşına tazminat ödemenin de ötesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM’nin saygınlığını kurtarma operasyonuna dönüşmekte.