Kıbrıs ve Eylül 2003 AKPM raporu

Kayhan KARACA, Strasbourg, 18.05.2003

Kıbrıs sorununun çözümü konusunda özellikle KKTC ve Türkiye tarafından son bir aydır atılan adımlar Avrupa genelinde merak ve şaşkınlıkla izleniyor. Adada iki taraf arasında geçişlerin serbest bırakılması, Kıbrıslı Türklerin dünyayla bütünleşmelerini sağlayıcı önlemlerin açıklanması ve son olarak Ankara’nın Kıbrıslı Rumlara yönelik vize uygulamasından vazgeçtiğini duyurması Avrupa kulislerini hayretler içinde bıraktı. Tüm bu adımlar Avrupa’da “takdirle” karşılanıyor elbette. Kulislerde “Türk diplomasinin manevra kabiliyeti” ve “Denktaş’ın ne denli kurnaz politikacı olduğu” konuşuluyor. Ancak tüm bu hamlelerle, Türkiye’yi Avrupa’da “güç” konumda bırakan Kıbrıs bağlantılı sorunların ortadan kalktığı söylenebilir mi?

Türkiye’yi, 1949 yılından bu yana üyesi olduğu Strasbourg merkezli Avrupa Konseyi’nde son birkaç yıldır zorda bırakan sorun, bir Avrupa Konseyi organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Kıbrıslı Rum Titina Loizidu tarafından Ankara’ya karşı kazanılan mülkiyet davası. Ankara bu kararı “politik” gerekçelerle “şimdilik” yerine getiremediğinden Strasbourg’da diplomatik baskı altında. Yerine getiremediğinden diyoruz, zira Avrupa Konseyi üyesi bir ülkenin AİHM kararlarını “tanımama” lüksü bulunmuyor. Bu nedenle Ankara, Loizidu kararının kesinleştiği 1998 yılından bu yana, “kararı tanımıyorum” değil, “adadaki siyasi sorun çözümlenmeden uygulamam olanaksız” diyor.

Bu durum AİHM’nin 50 yıllık tarihinde bir ilk olduğundan, kararın uygulanışının denetiminden sorumlu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de tam olarak ne diyeceğini şimdilik bilemiyor. Avrupa Konseyi “hükümetlerarası” bir örgüt olduğundan, Bakanlar Komitesi toplantısının kapalı oturumlarında Ankara’dan Loizidu davası kararını nasıl ve ne zaman uygulayacağı konusunda “açıklama” isteniyor. Aynı oturumlara “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına Rum Yönetimi’nin Strasbourg’daki büyükelçisi de katılıyor. Rum elçi, Atinalı meslektaşıyla beraber Loizidu kararını uygulatmak için Ankara’ya karşı kulis yapıyor. Kararı bilmeyenler için, uygulanmasının “Ben Kıbrıs’ta işgal gücüyüm” demekle eşdeğer olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Karar 4,5 yıldır uygulanmadığından, Rum-Yunan bloğunun da etkisiyle, Bakanlar Komitesi tarafından Avrupa Konseyi İnsan Hakları Dairesi’ne havale edilmiş durumda. Bakanlar Komitesi AİHM kararlarını yerine getirmemekte “direnen” ülkelere ne gibi yaptırımlar uygulanabileceği konusunu geçtiğimiz aylarda İnsan Hakları Dairesi’ne sordu. Avrupa Konseyi’nin en önemli birimi olan İnsan Hakları Dairesi de bu konudaki ekspertiz raporunu geçtiğimiz haftalarda bitirdi.

Rapor kabaca, AİHM kararlarını yerine getirmeyen ülkelerin uluslararası planda “ifşa” edilmelerini öneriyor. Bir diğer deyişle, insan hakları konusunda Avrupa normlarına uymadıkları gerekçesiyle “imajlarının bozulması” tavsiyesinde bulunuyor. AİHM kararlarına uymayan ülkelere yönelik en “uç” önlem olarak da Avrupa Konseyi’nden çıkarılma öneriliyor. Rapor Haziran ayından itibaren Bakanlar Komitesi’nde tartışılmaya başlanacak. İçindeki önerilerin hangilerinin hangi şartlarda kabul göreceğine uzun tartışmalar sonunda karar verilecek.

Daha şimdiden bazı Avrupa ülkelerinin İnsan Hakları Dairesi önlemlerini “aşırı” bulduğu Strasbourg kulislerinde dilden dile dolaşıyor. Örneğin Alman diplomatların bu tür önlemler nedeniyle Bakanlar Komitesi toplantılarında Yunan ve Rum temsilcilerle hararetli tartışmalar yaşadığı da söyleniyor. Berlin’in Kıbrıs sorunu konusunda “görünmez” tavrının ardında değişik politik hesaplar yatıyor. Bu konuyu bir diğer yazımızda ayrıntılarıyla irdeleyeceğiz.

Strasbourg’da yarı gizli Kıbrıs görüşmeleri

Avrupa Konseyi’nde AİHM kararlarının uygulanışı hususunda Türk Dışişlerinin Strasbourg’da geçen ay başlattığı “yarı gizli” görüşmeler de devam ediyor. Dışişleri, Loizidu kararından ötürü hem Avrupa Konseyi’nde hem de AB’de köşeye sıkıştığının farkında. Konuya Eylül 2003 tarihinden önce çözüm bulunamadığı takdirde, Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) Türkiye aleyhine, sonucu diplomatik ve politik açıdan “ağır” olabilecek kararlar alması söz konusu.

AKPM, Eylül ayında Strasbourg’daki oturumunda Türkiye denetim (monitoring) raporunu görüşüp oylayacak. Bu rapor, genel anlamda Türkiye’nin “Avrupa Konseyi üyeliğinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğinin” ayrıntılı bir bilançosunu yapacak. Denetim raporları, Avrupa Konseyi üyesi bir ülkenin Avrupa standartlarında demokrasi ve bireysel haklara saygılı bir hukuk devleti haline gelip gelmediğinin göstergesi olarak algılanıyor. Bir diğer deyişle AB üyeliği için şart koşulan Kopenhag siyasi kriterlerinin ölçümü Avrupa Konseyi tarafından yapılıyor. Avrupa Konseyi ile AB arasındaki resmi olmayan organik bağ da burada kendiliğinden ortaya çıkıyor. Politik bazda Avrupa Konseyi’nde “normalleşmeyen” bir ülkenin AB ile üyelik müzakerelerine başlaması bu nedenle olanaksız.

AKPM denetim mekanizması

AKPM denetim raporları her iki yılda bir ele alınıyor. Eğer Türkiye Eylül ayında denetim mekanizmasından çıkmazsa, hakkında yıllardır devam eden bu süreç 2005 yılına sarkmış olacak. Bu da AB süreci açısından risk taşıyan bir gelişme. Zira, Avrupa Konseyi denetim mekanizamasında olup da AB ile üyelik müzakerelerine başlamış hiçbir aday ülke yok. Orta ve Doğu Avrupa’dan AB adayı olan tüm ülkeler, 90’lı yıllarda bu süreçten çıktıktan sonra AB ile üyelik müzakerelerine başlayabildiler. Sırtlarını Strasbourg’a dayayarak Brüksel’e ulaştılar. Türkiye ise uzun süre Strasbourg’u unutup, Brüksel’e doğrudan ulaşmak istedi. Böyle olunca da Brüksel tarafından Strasbourg silahıyla vuruldu. Bu nedenle, daha demokrasiyle 90’lı yıllarda –Avrupa Konseyi sayesinde- tanışan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin gerisinde kaldı. Şimdi o ülkelerin 90’lı yıllarda geçtiği Strasbourg sınavını geçmeye çalışıyor.

AKPM denetiminden çıkmanın şartlarından biri AİHM kararlarını yerine getirmek. Loizidu kararının önemi de işte burada yatıyor. Bu karara yönelik olarak Eylül ayına kadar somut bir aşamaya varılamaması durumunda AKPM üyelerinin Türkiye için “normalleşti” raporu vermeleri zor görünüyor. AKPM kararının, doğrudan veya dolaylı olarak AB Komisyonu’nun Ekim ayındaki Türkiye ilerleme raporuna yansıyacağından da kimsenin şüphesi olmasın.

Olası Senaryolar

AKPM sürecinden çıkan bir Türkiye için Komisyon’un da fazla eleştiri marjı kalmayacak. Avrupa Konseyi ve AB’deki Türk diplomatlarının eli olağanüstü güçlenecek. Türk diplomatları AKPM kararını göstererek, “Artık normalleştik, sıra sizde” diyerek Komisyonu ve AB’yi köşeye sıkıştıracak. Daha da önemlisi Türkiye’deki AB süreci ivme kazanacak ve belki de bugüne kadar görülmedik biçimde süratlenecek. Türkiye’ye siyasi istikrarı beraberinde taşıyacak bu durum büyük olasılıkla ekonomiye de olumlu yansıyacak. Ekonomik kriz 2004 yılından itibaren yerini ekonomik istikrara devredecek. Sonuç olarak da 2004 yılı içinde AB Türkiye ile üyelik müzakereleri başlatma kararı almak zorunda kalacak. Türkiye AB rayına tamamen kenetlenecek.

Bu iyimser tablonun alternatifi ise AKPM raporunun Türkiye aleyhinde çıkması. Böyle bir durumda AB Komisyonu’nun 2003 raporunu da pek olumlu beklememek gerekiyor. Nedeni basit : siyasi konularda Komisyon’un yegane referansı Avrupa Konseyi ve organları. AKPM’nin Eylül ayında “denetim sürecine devam” kararı alması halinde Komisyon da Türkiye’yi “henüz demokrasi ve bireysel haklara saygı alanlarında Avrupa standartlarına erişememiş ülke” olarak algılayacak, hatta kendi raporunda AKPM raporuna atıfta bulunacak. Komisyon elbette Türkiye’deki olumlu gelişmeleri takdir edecek, ancak AKPM’de sınıfta kalmış bir ülkeye “normalleştin” demesi olanaksız.

Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde, Türkiye stratejik ve psikolojik açıdan öneme sahip 2004 yılına moralsiz girecek. Ne yapılırsa yapılsın, Komisyon’un 2004 sonbaharında açıklayacağı raporda, eğer Türkiye’nin önü kesilmek isteniyorsa, “Henüz AKPM denetim sürecindesiniz” bahanesi ileri sürülebilecek. Bu risk mevcut. Özellikle de Ankara’nın bazı AİHM kararlarını hâlâ yerine getirmiyor ve Kıbrıs’ta çözüme ulaşılamamış olması durumlarında. Tüm bunlar teknik açıdan karmaşık olduğundan henüz Türkiye gündemine düşmedi ancak Avrupa kulislerinde konuşuluyor. Türkiye’nin gündemine de büyük olasılıkla “son dakikada”, yani Eylül ayında düşecek. Türk toplumu 55 yıldır üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin önemini Eylül ayında keşfedecek.

Bu nedenle Eylül ayına kadar hükümetin mümkün olduğu kadar siyasal reform gerçekleştirmesi ve bu reformları, en azından bazılarını, “uygulamada” somut olarak göstermesi gerekiyor. Elbette, hangi gerekçeyle olursa olsun siyasi parti kapatmaya devam ederek veya insan hakları derneklerine baskın düzenleyerek Avrupa’yı reformlar konusunda ikna etmek mümkün değil. Bu tür çağdışı uygulamalar yerine, kültürel haklara yönelik özgürlüklerin günlük yaşamda hayata geçmesini sağlayıcı, azınlık dinlerine yönelik yasakları kaldırıcı ve düşünce suçundan hapiste yatanların serbest bırakılmaları gibi Avrupa’da Türkiye’ye puan kazandırıcı adımlar atılabilir. Türkiye’nin reformlar ve AB perspektifi konusunda “kararlı” olduğu ancak bu tür adımlarla gösterilebilir.

Aynı şekilde, Kıbrıs’taki son açılım politikası da olumlu bir imaj yarattı. Ancak tüm bu adımlar sorunun çözümü anlamına gelmiyor. Rum Yönetimi’nin Dışişleri bakanı Yorgos Yakovu 15 Mayıs günü Strasbourg’daki temaslarında Avrupa Konseyi’ni Loizidu kararı konusunda Ankara ile yürütülen görüşmeler konusunda uyardı. AİHM’de Rumlar tarafından açılmış davaları Kıbrıs’ta kurulacak özel bir mahkemeye transfer düşüncesine “karşı” oluklarını söyledi. Rumlar ve Atina, Ankara ve KKTC’nin son açılım politikasını Avrupa kulislerinde “politik manevra” olarak anlatmaya başladılar. Türkiye’ye oranla iletişim mekanizmaları daha kuvvetli olduğundan, önümüzdeki haftalardan itibaren Avrupa’dan Ankara’ya “Kıbrıs’ta siyasi sorun sadece bu adımlarla çözümlenemez” şeklinde “uyarılar” gelmesine şaşırmamak gerekir. Ankara adımlarını bu öngörü ve varsayımlara göre atmalı.

Kıbrıs konusunda atılan son adımlar önemli. Avrupa şimdi bu adımlara yanıt verecek. KKTC’ye değil, Kıbrıslı Türkler’e yönelik ekonomik ambargo kısmen de olsa kalkacak. Ancak AB, Kuzey Kıbrıs’a yapacağı yardımı KKTC yönetimi aracılığıyla değil, Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve bazı sivil toplum örgütleri vasıtasıyla kanalize edecek. AB’nin Kuzey Kıbrıs için ilk etapta öngördüğü 15 milyon Euro tutarındaki mali yardım, çözüm, müzakere ve tek bir Kıbrıs için mücadele eden Kıbrıslı Türklere verilecek.

Sınırların açılması ve serbest ticaret sembolik önlemler. Tüm Kıbrıslılar için olumlu gelişmeler. İki toplum arasındaki karşılıklı güven açısından da önem taşıyor. Ancak KKTC’yi uluslararası arenada meşrulaştırmaz, meşrulaştırmayacak da. Kıbrıs sorununa çözüm arayışları için esas geri sayım şimdi başlıyor. İlk “deadline” Eylül 2003 AKPM raporu.