Marianne ve Germania

Kayhan Karaca
Strasbourg, 20.01.2003

Fransa ile Almanya son 400 yılda birbirleriyle tam 23 kez savaştılar. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana barış içinde yaşıyorlar. General Charles de Gaulle ile Konrad Adenauer’in 22 Ocak 1963 tarihinde imzaladıkları Elysée antlaşmasının yarattığı “Fransız-Alman ekseni”, son 40 yılda sadece Paris ile Berlin arasında barış sağlamakla kalmayıp, Avrupa’nın tüm entegrasyon politikalarına damgasını vurdu. Kimilerine göre bu eksen AB’nin genişlemesinin Orta Avrupa’ya kaymasıyla birlikte yok olmaya başladı. Bazı gözlemciler ise Fransız-Alman uzlaşılarının AB’nin, dolayısıyla da Avrupa’nın itici gücü işlevi görmeye devam ettiği kanısında.  

İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren, Fransa ve (Batı) Almanya’yı anlaşmaya iten asıl güç büyük ölçüde ABD oldu. Örneğin, ABD’nin başkanlarından Einsenhower’ın Dışişleri bakanı John Foster Dulles bu alanda önemli rol oynayanlardan biri olarak bilinir. Dindar bir protestan olan Dulles, yöneticisi olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin dış politika düşünürü olarak, ABD ve dünyaya pahalıya mal olan Fransız-Alman uyuşmazlıklarına karşı, Avrupa’da federalizm temellerinin atılmasını öneren kişiydi. Fransız düşünür Jean Monnet’nin de yakın dostuydu. Bugünkü AB’nin “kurucu babalarından” biri olarak anılan Monnet’nin savunduğu federalist düşüncelerin çoğu esasen ABD modeline dayanıyordu. Dulles öncülüğündeki ABD yönetiminin ortaya attığı “Avrupa’yı entegrasyona yönlendirme” fikri meyvelerini verdi. Önce Fransa ile Almanya arasında işbirliği ve dostluk antlaşması imzalandı, ardından bugünkü AB’nin temelleri atıldı.

Temellerin atıldığı tarihlerde tüm dengeler Fransa ile Almanya arasında eşitlik ilkesi üzerine kurulmuştu. Gerçi İkinci Dünya Savaşı’nın “galipleri” arasında sayılan Fransa’yı Almanya’nın “normalleşmesi” için ikna etmek kolay olmadı. Fransızlar o dönem, kendileri açısından büyük önem taşıyan tarım ve savunma alanlarında Almanya’dan büyük tavizler koparmayı başardılar. Elbette, o yıllarda Avrupa’nın jeopolitik yapısının 1990’larda değişeceğini, Berlin duvarının yıkılacağını ve Orta Avrupa’daki Varşova Paktı ülkelerinin günün birinde AB üyesi olacağını kimse hayal dahi etmiyordu.

Bundan 12-13 yıl önce meydana gelen radikal değişimler Fransa ile Almanya arasındaki dengeleri de derinden sarstı, sarsmaya da devam ediyor. Öyle ki, Avrupa’nın birçok başkentinde Fransız-Alman ekseninin öldüğü söyleniyor artık. Silahı ilk çekme cüretini gösteren, “Avrupa’nın Fransa ve Almanya tarafından yönetildiği düşüncesi bitmiştir” sözleriyle İngiliz bakan Peter Hain oldu. Hain’in geçen yıl başlarında söylediği bu sözler, “O İngilizdir, söyler” şeklinde Paris ve Berlin’de hor görüldüyse de, diğer Avrupa başkentlerinde yankı buldu. Hatta Paris-Berlin eksenine alternatif olarak Londra-Madrid-Roma ekseni yeşermeye başladı.

Bugünkü manzaraya bakılacak olursa, François Mitterrand-Helmut Kohl ikilisinin elele tutuşarak, Paris’teki Panthéon önünde Fransa ile Almanya’nın “kardeş” olduğunu simgeleyen yürüyüşler yaptıkları günlerin çok geride kaldığı görülüyor. Kohl başbakanlık döneminde bu dostluğun öneminin altını çizmek için “Fransız bayrağı önünde eğilmek her Alman vatandaşının tarihi ve manevi borcudur” ifadelerini kullanmıştı. Mitterrand ise sanki geleceği kestirirmişcesine “Fransız-Alman dostluğu ne doğaldır ne de otomatik” diyordu. Oysa bugün Fransa’nın başında pragmatik politikalarıyla ünlü Jacques Chirac, Almanya’nın başında ise Avrupa politikaları konusunda hiç de inandırıcı olamamış Gerhard Schröder bulunuyor.

Buna rağmen iki ülkenin, AB’nin geleceğini tayin edecek Avrupa Konvansiyonu çalışmalarının sona ermesine aylar kala Fransız-Alman eksenini son zamanlarda yeniden canlandırma niyetinde oldukları görülüyor. Her şey yolunda giderse Konvansiyon bu yıl sonuna doğru, geleceğin AB’sinin hangi kurumlarla ve nasıl işleyeceğine ilişkin bir belge sunacak. Paris-Berlin ikilisi Konvansiyon için ortak eylem planı hazırlama arzusunda. Ancak “ufak” bir sorun var : aralarındaki felsefi ve teknik görüş ayrılıklarını nasıl aşacakları henüz açıklık kazanmış değil.

Burada bir parantez açıp, iki başkentin Avrupa politikalarında ortak hareket etmelerine ilişkin yeni bir girişimi hatırlatmakta fayda var. Fransa ve Almanya’daki geleneksel sağ partilerin başkanları geçtiğimiz günlerde (16 Ocak 2003) ortak bir belge yayımladılar. Söz konusu iki parti Fransız-Alman işbirliğinin AB’nin geleceğinde “öncü rol oynamaya devam etmesi gerektiği” görüşünü savunuyorlar. Fransız UMP lideri Alain Juppé ile Alman CDU lideri Angela Merkel, iki ülkenin AB’nin “motor gücü” olmaya devam etmesi için bundan sonra yapılabilecekler konusunda iki ana misyona dayalı bir öneride bulundular. Juppé ve Merkel, bu misyonlardan ilkini “Avrupa’nın bütünleşme sürecinin tamamlanması”, yani AB üyeliğine aday ülkelerin entegrasyonunun bir an evvel sonuçlandırılması olarak tanımlıyorlar. İkinci misyon ise “AB’nin inşasının manevi, politik ve kurumsal olarak güçlendirilmesi” başlığı altında toplanıyor. Bu ikinci misyonun kapsamı daha geniş : “Konvansiyon çerçevesindeki tüm büyük reformlara Paris ve Berlin’in ortak tekliflerle katılımı, AB’nın sınırları konusunun tartışmaya açılması, Fransa ve Almanya’nın AB’nin savunma, güvenlik ve dış politikalarında ortak hareket etmesi ve özellikle askeri operasyonlar konusunda müşterek tavır sergilemesi ve Almanya’nın savunma alanında daha fazla angaje olması” gibi konular gündeme getiriliyor. Bu belgenin AB’nin sınırları tartışmasıyla ilgili bölümünde, birliğe resmen aday ülke Türkiye’nin örnek gösterilmesi, artık şaşırtıcı olmasa da, not etmeye değer. İki ülkenin biri iktidarda (Fransa), diğeri anamuhalefette iki güçlü partisi, Avrupa’nın geleceği için “Fransız-Alman motor gücüne dayanarak dünyada ve uluslararası örgütlerde etki ve ağırlığını kuvvetlendiren ve böylelikle önemli bir istikrar ve düzen faktörü haline gelen bir AB” vizyonu da besliyorlar.

Bu idealist vizyon AB içinde birçok çevrede desteklense de pek gerçekçi algılanmıyor. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi; Orta Avrupa ülkelerinin 2004’te AB’ye üyelikleriyle beraber, Berlin’in birlik içindeki ağırlığının artmasına kesin gözüyle bakılıyor. Politik ve ekonomik açıdan tek başına AB’nin itici gücü haline gelecek Almanya, Fransa’ya çeşitli dosyaların müzakeresi sırasında bugünkü gibi taviz vermeye devam eder mi? 50’li yılların konjonktüründe yaratılmış dengeler geçerliliklerini korur mu? Tüm sorun burada yatıyor. Bu açıdan bakıldığında, Fransız-Alman ekseni kavramını yaşatmak isteyen tarafın neden daha ziyade Paris olduğunun yanıtı da kendiliğinden ortaya çıkıyor.

İkinci neden ise iki ülke arasında devam eden güvensizlik. Fransa’nın AB’nin hızla ilerleyen entegrasyon sürecindeki en büyük korkusu, Almanya’nın tek başına siyasi bir güç haline geldikten sonra, kendi kurumsal modelini AB’ye empoze etmesi. İki ülke arasındaki aşılamaz köprü de esasen kamu kültürüne dayanıyor, yani birey-halk-ulus arasındaki ilişkinin belirlenmesinde yatıyor. Bu felsefi fark, Fransa’nın ulus-devlet anlayışıyla, Almanya’nın etnik-bölgesel farklılıklar anlayışı arasında derin bir uçurumu andırıyor. Fransız devrimi ürünü ulus-devlet anlayışıyla, Almanya destekli etnik ve bölgesel kimliklerin ön plana çıkarıldığı federal anlayışın AB’nin bundan sonraki siyasal ve kurumsal entegrasyon sürecinde karşı karşıya gelme riski gerçek anlamda mevcut.

Avrupa Parlamentosu Savunma ve Dış İlişkiler Komisyonu başkanı, CDU üyesi parlamenter Elmar Brok, Konvansiyon’un başına eski Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing’in atanmasının ardından “Bu atamayla Konvansiyon’dan çıkacak sonucu Fransa’ya pazarlamak daha kolay olacak” demişti. Türkiye’de yakından bilinen Brok’un bu sözleri, ulus-devlet savunucusu çok sayıda egemenlikçi-jakoben Fransız aydının “Almanya’nın hegemonyacı emelleri” üzerine tezlerini doğrular nitelikte. Bu tezlere göre, Fransa ile Almanya arasındaki sorunlar AB’ye rağmen çözümlenebilmiş değil ve iki ülke arasında er ya da geç siyasi bir kriz yaşanacak.

İngiltere dışındaki diğer AB üyesi ülkeler de Paris-Berlin ilişkilerinin ne güçlenmesini ne de zayıflamasını istiyorlar. Paris-Berlin arasındaki ilişkilerin güçlenmesi, diğer üye ülkeleri bu iki başkenti izlemeye mecbur kılıyor. Paris-Berlin ilişkilerinin zayıflaması ise AB’nin duraklama ve duraksamasına neden oluyor. Sonuç olarak, AB’nin geleceği Paris ile Berlin arasında herkesi memnun edecek sihirli bir formül bulunmasında yatıyor. Kurumsal ve politik kimliğini yitirme korkusuyla yaşayan Fransa ile komplekslerinden kurtulmuş ama yeni jeopolitik konumunun getireceklerinden çekinen bir Almanya arasında ortak formül bulunabilir mi? Yanıtı çok yakında Avrupa sahnelerinde...