Transatlantik İlişkilerinin Ticari Boyutu

Kayhan Karaca


Avrupa Birliği (AB) ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dünyanın belli başlı iki ekonomik bloğu olma özelliğine sahipler. Kısaca “Transatlantik ilişkileri” olarak adlandırılan AB-ABD ilişkileri, siyasi sorunlarla olduğu kadar ticari ve ekonomik sorunlar da yaşıyor. Bu sorunların ne denli ciddi olduğunu anlamak için iki blok arasındaki ticaret hacmine yakından bakmakta fayda var.

Her şeyden önce AB ile ABD toplam günümüz dünya ticaretinin %40’ını oluşturuyor. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) verilerine göre, 2001 yılında değeri 5 trilyon doları aşan dünya ithalatının 1 trilyon 100 milyar dolarlık bölümü ABD, 915 milyar dolarlık bölümü ise AB ülkeleri tarafından gerçekleştirildi. Aynı dönemde, toplam 4 trilyon 800 milyar dolarlık dünya ihracatının %19’u AB, % 16’sı ise ABD tarafından yapıldı. İki blok arasındaki mal ticareti hacmi de yine 2001 yılında 560 milyar dolar olarak kaydedildi. Bir diğer deyişle ABD ile AB arasındaki günlük ticari alışverişin değeri 1 milyar doların üzerinde.

Sadece sermaye piyasaları hesaba katıldığında, iki bloğun bu alanda dünyaya tamamen hakim oldukları açıkça görülüyor. AB ve ABD yeryüzündeki sermaye akışının %85’ini kontrol ediyor. AB ülkelerinin ABD’deki doğrudan yatırımları 800 milyar doları aşmış durumda. Bu yatırımlar ABD’deki doğrudan dış yatırımların %65’ine eşit. Amerikan Dış Ticaret kaynakları, bu yatırımların ABD’de 4 milyon 800 bin kişilik istihdam oluşturduğunu belirtiyor. ABD’nin AB içindeki doğrudan yatırımları ise 575 milyar dolar civarında.

İki blok arasındaki finans köprüsü de her geçen gün büyüyor. Avrupalı yatırımcılar geçen yıl 165 milyar dolarlık Amerikan tahvili, 134 milyar dolarlık da Amerikan hissesi satın aldılar. Özetlemek gerekirse ABD ve AB birbirlerinin en büyük pazarı olma özelliğine sahipler.

Ancak Soğuk Savaş sonrasında yeni pazarların açılması ve Avrupa’nın ekonomik ve politik birlik yolunda ilerleyerek ABD’ye “alternatif” ya da “rakip” görünmeye başlaması, iki blok arasında ticari anlaşmazlıklar yaratıyor. Bu anlaşmazlıkları 1990’lı yıllardan bu yana Cenevre merkezli DTÖ’de çözümleme konusunda mutabakat mevcut. Çelik, muz, hormonlu sığır eti, mandalina ticareti ve tarım ve ihracata yönelik devlet yardımları, DTÖ bünyesinde iki blok arasında çözümlenmeye çalışılan anlaşmazlıklardan bazıları.

İki blok arasındaki ticari ilişkileri sektörel planda mercek altına alacak olursak ;

Tarım sektöründe AB’nin ABD’ye ihracatı 8 milyar, ithalatı ise 7 milyar doları aşmış durumda. Mal alıp satımında her iki blok arasındaki ihracat hacmi 183 milyar, ithalat hacmi ise 161 milyarın üzerinde. Hizmet sektöründe ise ihracatta 85 milyar, ihtalatta da 91 milyar dolarlık bir hacim söz konusu.

Örneğin ABD sivil havacılık sektörünün bu sektörde AB’ye oranla tartışılmaz bir üstünlüğü var. Bu sektörde dünya çapındaki cironun %50’si ABD tarafından gerçekleştiriliyor. AB’nin bu alandaki payı ise bugün için %30 ile sınırlı. Avrupa sivil havacılık endüstrisinin 2000’li yılların başında ithal ettiği 12 milyar dolarlık malzemenin %80’i ABD kaynaklı. Bu alanda AB’nin en büyük müşterisi de ABD. Sam Amca’nın ülkesi 2001 yılında AB’den yaklaşık 21 milyar euro değerinde sivil havacılık malzemesi ithal etti.

Sektörde ABD’li Boeing ile Avrupalı Airbus arasında kıran kırana bir rekabet yaşanıyor. Bu rekabete ABD ve Airbus konsorsiyumuna dahil Avrupa devletleri de doğrudan katılıyorlar. Washington’ın, Airbus’ın Çin piyasasında 100 kişilik bir uçak için planladığı joint-venture projesini nasıl engellediği biliniyor. Airbus’ın üreticisi EADS grubunun uzay branşı olan Astrium firmasının 2001 yılında bir Intelsat iletişim uydusunu yörüngeye yerleştirmek için “Long March 3” adlı bir Çin füzesini kullanmak istemesi de ABD Kongresi tarafından engellenmişti. Gerekçe olarak da, elektronik elementlerin Çinlilerin eline geçme riski gösterilmişti.

Buna karşılık Boeing’in Avrupa’da, Airbus’un ise ABD’de çok önemli bağları mevcut. Boeing Avrupalı 436 taşeron firmayla çalışırken, Airbus da ABD’de 800 taşeron firmayla işbirliği yapıyor. Son iki yılda AB topraklarında yaklaşık 14 milyar dolarlık yatırım yapan Boeing, yaklaşık 90 bin Avrupalıya dolaylı yoldan da olsa istihdam sağlıyor. Buna paralel olarak Airbus da her yıl ABD ekonomisine 5 milyar dolarlık katkıda bulunuyor ve 100 bin kişiye iş sağlıyor.

Otomobil sektöründeki konsantrasyon da incelenmeye değer. Volvo, Land Rover, Saab veya Jaguar gibi “ Avrupalı ”olarak bilinen markalar günümüzde ABD firmaları tarafından kontrol ediliyor. Buna paralel olarak BMW, Mercedes veya Volkswagen Avrupa gibi ABD’de de imal ediliyor. Chrysler ise artık hem AB hem de ABD’ye ait.

İki blok arasındaki en önemli rekabet alanlarında biri de bioteknoloji ve genetik mühendisliği. Bioteknoloji alanında AB’de 1570, ABD’de ise 1273 şirket mevcut. Olağanüstü stratejik hale gelmiş bu sektörün dünya çapında 2005 yılından itibaren yılda 100 milyar dolarlık “kâr” yaratması öngörülüyor.

Medya sektöründe ise AB firmalarının ABD topraklarındaki yatırımları göze çarpıyor. Alman Bertelsmann grubu bu durumun en bariz örneği. Grup, 2001 yılında toplam cirosunun %32’sini ABD’de, %31’ini Almanya’da, gerisini ise diğer Avrupa ülkelerinde gerçekleştirdi.. Kitap sektöründe, Random House’un %100’ünü elinde bulunduran Bertelsmann, cirosunun %71’ini ABD’de gerçekleştiriyor. Grubun Müzik branşı BMG’nin cirosunun %45’i de yine ABD ve Kanada’daki satışlardan geliyor. Bu AB firmasının ABD piyasasındaki payına karşılık, sektörde dünya lideri olan AOL Time Warner, cirosunun %80’ini ABD topraklarındaki satışlardan elde ediyor.

İki blok arasındaki bu karşılıklı ticari bağımlılığa rağmen çoğu zaman politik nedenlerle ticari kaynaklı sorunlar üretilerek, iç piyasa korunmaya çalışılıyor. Bu nedenle iki blok arasındaki asıl sorun gümrük tarifelerinden değil, tarife dışı bürokratik ve politik engellerden kaynaklanıyor. Çoğu zaman “ayrımcı” olarak nitelenebilecek bu engellere, ABD’deki “Buy American” kampanyaları, Helms-Burton veya Amato yasaları örnek gösterilebilir.

Aslında iki blok arasında gerçekleşen ticaret hacmi göz önüne alındığında, olağanüstü medyatik hale gelen ticari anlaşmazlıkların toplam ticaretin sadece %2’sine eşit olduğu görülüyor. Bu nedenle, ABD ile Avrupa arasında yaşananları “ ticari savaş” olarak nitelemek gerçeği pek yansıtmıyor.

Dünya Ticaret Örgütü’ne taşınan anlaşmazlıkların çoğunun iç siyasi hesaplardan kaynaklandığı biliniyor. Avrupa’nın kendi besicilerini korumak amacıyla hormonlu Amerikan sığır etini ithal etmeyi reddettiği, ABD yönetiminin de Kongre seçimleri öncesi çelik lobisinin desteğini almak için çelik ithalatına ek gümrük vergisi koyduğu biliniyor.

Ayrıca, liberal olduklarını söyleseler de her iki bloğun politikacılarının popülist yaklaşımları iç pazarı korumaya yönelik girişimlere önayak oluyor. Bu tür anlaşmazlıklar yıllar boyu sürse de hiçbir uzman iki blok arasında ticari savaş yaşanmasının gerçekçi olduğunu düşünmüyor.

Aksine, ticari sorunlara rağmen, pratikte iki blok ekonomik açıdan her geçen gün birbirine biraz daha yaklaşıyor. 90’lı yılların ortalarında iki bloğun iş dünyası tarafından ortaya atılan Yeni Atlantik Ortak Pazarı (New Transatlantic Marketplace) fikri adım adım ilerliyor.

Avrupa’nın artık ABD için istikrarlı ve güçlü bir ortak haline geldiği tespitinden yola çıkılarak 90’lı yılların başında ortaya atılan bu çılgın fikrin sahipleri, iki blok arasındaki ticaret ve yatırımların önündeki gümrük engellerinin kademeli olarak indirilmesini, yani gelecekte gümrük birliğine geçilmesini savunuyorlar.

Avrupa Komisyonu araştırmaları, gümrük tarifelerinin kaldırılmasının her iki blok için makro-ekonomik planda olağanüstü çıkar sağlayacağını gösteriyor. Böyle bir durumda sadece Avrupa Birliği yıllık gelirinin 125 milyar dolar artacağı söyleniyor. Gümrük tarifelerindeki indirimin tüm sanayi ürünlerini de kapsaması halinde, bu rakamın 150 milyar doları aşacağı belirtiliyor. Mikro-ekonomik düzeyde ise üretim maliyetlerinin ucuzlaması ve bunun tüketiciye olumlu yansıması öngörülüyor.

Avrupalı birçok uzman, ABD ile kademeli bir gümrük birliğine geçilmesini, Avrupa’nın ABD’yi çok kutuplu bir dünyaya çekmek için tek şansı olduğuna inanıyor. Ancak bu ekonomik gerçeklere rağmen, Avrupa Birliği’nde bazı kesimlerin Amerika’yla zıtlaşarak Avrupa’ya has yapay bir kimlik yaratma uğraşı Washington kulislerinde rahatsızlık yaratıyor. Bu durumun ABD’de Avrupa’ya karşı yarattığı güvensizlik ise günümüz Transatlantik ilişkilerinin anahtar sözcüğünü oluşturuyor.