AB ve Lobbying

Kayhan Karaca
Strasbourg, 23 Ekim 2002

Düşünün :  Şirket sahibisiniz. İhaleye giriyorsunuz. İhale sonuçları 6 ay sonra açıklanacak. Aradan 5 ay 28 gün geçiyor. Son gün kalkıp ihale konusunda bilgi almak için karar verecek heyete "kendimi göstereyim" ziyaretine gidiyorsunuz!

Örnek ne kadar uygun bilemiyorum ama, Türkiye'nin AB için "lobi" (lobbying) çalışmalarını anımsatıyor.

Lobi kavramı Türkiye'de genelde Rum-Yunan-Ermeni çıkar gruplarının ABD'de Türkiye "aleyhine" yürüttüğü faaliyetlerle duyulur.

Son yıllarda AB ile ilişkiler çerçevesinde de gündeme gelmeye başladı...

Nedir lobi yapmak?

Birilerinin "kuyusunu kazmak" mı?

Pek sayılmaz...

Lobi, "çıkar" amaçlı baskıdır. Belirli hedefler için yapılır.

Sadece devletler veya mega şirketler değil, kapasite ve olanakları olan herkes tarafından düzenlenebilir.

Ancak herkes lobi faaliyeti planlayamaz. Olayın püf noktası da burada yatıyor.

"Hadi lobi yapalım" demekle lobi yapıl(a)maz.

Örneğin AB gibi bir kurumun, hakkınızda önemli bir karar almasına birkaç gün kalmışken, "Gidelim şu adamları bir görelim ve derdimizi anlatalım" denmez.

Bu lobi değildir. Olsa olsa nezaket ziyareti olarak adlandırılabilir.

Lobi etkinlikleri metod gerektirdiği gibi, sıkı insani ilişkiler, bol para ve zaman da ister. Hedef kitlenin saptanması ve faaliyetlerin zamanlaması da olağanüstü önemlidir.

Bir ülkenin tanıtımı, yeni bir ürünün pazarlama kampanyasına benzer. Ürün piyasaya sürülmeden aylar önce hazırlıklar ve planlar yapılır, herşey öngörülür, marjlar çizilir.

Oysa bizde böyle mi yapılıyor?

Türkiye'nin AB içinde politik tanıtımının profesyonelce yapılamadığı gerçeğiyle yüzleşmenin zamanı gelmedi mi?

Bazı sivil toplum örgütlerinin, son bir iki yıldır önemli AB toplantı veya kararlarından birkaç gün önce Brüksel'e düzenlediği ziyaretlerle lobi yapıldığı sanılıyor.

Bu; bir yemeği saatlerce pişirdikten sonra ocaktan indirip, "tuzu, yağı, salçası, soğanı, biberi eksik olmuş" demek gibi bir şeydir.

Arada bir gönderilen heyetler için harcanan para, zaman ve enerjiye yazık.

Bu ziyaretlere katılanlar enerji ve kaynaklarını Türkiye'deki demokratik reform sürecine haracasalardı belki bugün bambaşka bir AB perspektifiyle karşı karşıya olabilirdik.

Bir diğer sorun da Avrupa kulislerine "gönderilenlerin" (ya da gidenlerin) politik açıdan AB konusuna hakimiyetleri ve yabancı dil yetenekleri.

İngilizce, Fransızca veya Almanca dillerinden en azından birini "çok iyi derecede" konuşamayan şahısları "Türkiye adına" Avrupa kulislerine lobi yapmaya göndermek, kendi kendini ayağından vurmak değildir de nedir?

Çat pat İngilizce, Fransızca veya Almanca'yla bu iş olmaz, olamaz.

Avrupa kulislerinde parlamenterlerin, siyasilerin, diplomatların, memurların, gazetecilerin, ve hatta temizlikçilerin, aralarında "tercüman vasıtasıyla" konuşmaları olağanüstü ve çağdışı bir olaydır.  Kalmamıştır böyle bir uygulama.

* * *

AB içinde şu anda 3 binden fazla çıkar grubu (lobi) mevcut.

Bunlardan 600'ünün Brüksel'de temsilciliği bulunuyor.

Buna ek olarak, 500'den fazla Avrupa kökenli veya uluslararası federasyon, 50 yerel yönetim, 200 çok uluslu şirket ve 500'den fazla "danışman" şirketi AB kulislerinde aktif lobi yapıyor.

ABD Kongresi bünyesinde faaliyet gösteren 20 bin profesyonel lobiciye karşılık, AB kulislerinde 10 ile 15 bin lobici bulunduğu tahmin ediliyor.

AB konusunda son derece bilgili binlerce profesyonel.

Tanıtım ve promosyon işi o kadar ciddi ki, Bavyera gibi bir eyaleti lobi faaliyetleri için Brüksel'de "şato" satın almaya kadar itebiliyor.

AB kulislerindeki lobilerin başında ticari dernekler geliyor. Bunu sırasıyla, danışma ve iş takibi şirketleri, kâr amacı gütmeyen (çok uluslu) dernekler, avukatlar, yerel yönetimler, ulusal çapta faaliyet gösteren çeşitli dernekler, uluslararası sivil toplum örgütleri, siyasi örgütler, ticaret odaları, Avrupa üzerine konferans ve seminer düzenleyen organizatörler, iktisadi ve idari kurumlar, iş dünyası gruplaşmaları, düşünce kuruluşları (think-tank) ve sendikalar izliyorlar.

* * *

Peki, bu olağanüstü profesyonel ortamda Türkiye nasıl davranabilir?

İşe; hem ulusal planda hem de Avrupa genelinde Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen veya potansiyel olarak destekleyebilecek yapılanmaları, periyodik ve amatörce değil, kalıcı ve profesyonel bir eylem planı çatısında toplamakla başlanabilir.

Avrupa genelinde Türkiye'nin AB üyeliğini çeşitli nedenlerle (ticari, kültürel, politik, vs...) omuzlamaya hazır çok sayıda çevre bulunuyor. Sorun bu çevrelerin nasıl aktive edileceği, yani bu "uyuyan gücün" hangi şartlarda ve nasıl eylem birliği içine sokulacağıdır.

Çok sayıda kişi veya kuruluş Avrupa genelinde kendi çapında Türkiye'nin üyeliğini destekleyen faaliyetler yürütüyor. Ancak bu faaliyetler hiçbir organizasyona bağlı olmadan ve yerel planda gerçekleştirildiğinden, çoğu zaman ya duyulmuyor ya da yeterli yankı yaratmıyor.

Öte yandan, hedef kitlenin seçimi de çok önemli. Lobi faaliyetlerinde hedef kitle, "Ben seçmenime Türkiye'yi nasıl anlatırım?" derdinde olan Avrupalı siyasilerin aksine, Avrupa iş dünyası, sivil toplumu, sendikaları, akademisyenleri ve üniversiteleri olmalı. Siyasiler genelde toplumdaki trendleri izler. Türkiye Avrupa sivil toplumunu kazandığı ölçüde siyasileri de otomatik olarak kazanacaktır.

Bunun en basit örneği "Ermeni soykırımı" iddiaları konusunda Fransa'da yaşadıklarımız değil mi? Fransız toplumunun büyük çoğunluğu bu iddiaları umursamasa da, Fransa'daki Ermeni çıkar grupları ellerindeki birkaç yüz bin kişilik oy potansiyelini her seçim öncesinde olağanüstü planlı biçimde kullanıp, çok sayıda Fransız siyasiyi saflarına katmayı başarır.

Lobi faaliyetlerinin hedefi ise "AB Türkiye'yi üye yapsın" mesajı verme değil, "AB içinde Türkiye'nin imajını düzeltme" olmalı. Zira Türkiye'nin başlıca sorunu, Avrupalı'nın belleğindeki "olumsuz" imajdan başka bir şey değil.

Bugüne kadar denenen "AB beni de üye yap" mesajı artık ters tepiyor. Avrupa sivil toplumunda Türkiye'nin üyelik taleplerine destek görmeyen Avrupalı siyasi bu tür mesajlardan bunalıyor. Sonuç olarak da, ya Türkiye'yi "oyalayıcı" mesajlar veriyor, ya da Hıristiyan Demokratlar gibi, "üyelik yerine genişletilmiş ortaklık" şeklinde içtepisel davranışlar gösteriyor. Hatta bazi çevreler artık açıkça Avrupa'da görev yapan Türk diplomatlarının yüzüne "kriterleri yerine getirseniz dahi üye olamamanız için gerekçe bulunacaktır" diyor.

Türkiye denilince neden hâlâ Avrupalı'nın aklına "işkence, kötü muamele, bireysel haklara saygı duymayan devlet, köktendincilik veya yoksulluk" geliyor? Neden Avrupa Türkiye'yi "Avrupalı" görmek veya kabullenmek istemiyor?

Lobbying, işte bu soruları araştırmak ve çözümler üretmektir.

Ancak bu imaj düzeltilebildiğinde Türkiye AB içinde "gerçek ve kalıcı dostlar" kazanır, Türk şirketleri Avrupa ile çok daha fazla ticaret yapabilir, Türkiye de buna ölçülü olarak yabancı sermaye ve yatırım için çekim merkezi olabilir.

Elbette bunun için öncelikle Türkiye'nin gerçek anlamda "Avrupai bir demokratikleşme" süreci yaşaması gerekiyor.