Fransa neye oynuyor?

Kayhan Karaca, Strasbourg, 27.02.2003

Tüm dünyanın “Irak krizi” olarak adlandırdığı olay, Irak’ın sınırlarını çoktan aşıp dünya krizine dönüşmüş durumda. Krizin en ön safhasında ABD ile Fransa bulunuyor. Paris, yanına Almanya’yı da alarak ABD ve İngiltere’nin Irak’a yönelik askeri operasyonunu BM’de önlemeye çalışıyor.

Batı dünyasının temel taşlarından olan Fransa bu manevrayla hangi emellerin peşinde koşuyor? Neyin mücadelesini veriyor? Ya da hangi hesapları yapıyor olabilir?

Yöneticilerinin ağzına bakılacak olursa, Fransa Irak’a yönelik savaşı önlemeye çalışıyor. Başarabilir mi? Büyük olasılıkla hayır. Washington dünya güvenliği için “tehdit” olarak gördüğü Saddam’ı tahtından indirmekte kararlı. Fransa ABD’ye BM Güvenlik Konseyi’nde muhalif olma lüksüne sahip olsa da, dünyanın tek süper gücünü hedefinden vazgeçirmek için yeterli politik, ekonomik, diplomatik ve askeri gücü yok.

BM Güvenlik Konseyi Irak konusunda yeni bir karar almak istediğinde daimi üye olarak veto hakkını kullanabilir mi Fransa? Elbette kullanabilir. Ancak risklerine de katlanmak pahasına. Veto şimdilik söz konusu değil. Bu konuda Irak’taki BM silah denetçilerinin son raporu belirleyici olacak. Denetçiler “Irak yeterince işbirliğinde bulunmuyor” şeklinde bir raporla gelirse, Fransa değil veto, ABD’nin arzuladığı yönde de oy kullanabilir. Ancak denetçilerin “ek süreye ihtiyacımız var” şeklinde bir raporla gelmeleri, Fransa’yı veto ya da çekimser kalmak arasında bir ikileme itecektir. Burada da Rusya ve Çin’in ne diyecekleri önemli. Moskova ve Pekin, ABD’yi desteklemeyip “çekimser” kalacaklarına  dair bir sinyal verirlerse, Paris’in de çekimser kalması kaçınılmaz olur.

Cumhurbaşkanı Chirac ülkesini marjinalliğe itmeyecek kadar kurnaz bir politikacı. Ayrıca ABD ile ticaret yapan Fransız iş dünyasını da karşısına almak istemiyor. ABD’nin bazı kentlerindeki Fransız ürünlerini boykot kampanyaları Fransız iş dünyasını son derece ürkütmüş durumda. Fransa’yı yönetenler ABD’de imajı bozulan bir Fransa’nın neler kaybedebileceğinin farkındalar. ABD Fransa gibi bir pazarı kaybetmeyi göze alabilir. Fransa’nın ise ABD pazarını kaybetme riski alması söz konusu olamaz.

Öyleyse Fransa’nın dünyaya bir mesaj vermeye çalıştığı söylenebilir mi? Paris’in tüm uluslararası platformlarda savunduğu dünya modeli çok-kutupluluk (multipolarism) üzerine kurulu. SSCB’nin yıkılışının ardından ABD’nin tek başına dünyaya politik, ekonomik ve diplomatik açıdan hükmetmesini istemiyor. Bu görüşünde Rusya ve Çin’i de kendisine yakın hissediyor. Irak krizi bu açıdan bir test olarak algılanabilir. Fransa bu krizle ABD hegemonyasına karşı dünya kamuoyunu yanına toplayabilme kapasitesini de ölçüyor. ABD’ye politik açıdan muhalif kontr-güç bir bloğun başını çekme senaryoları üzerinde de çalışıyor olabilir mi? Yanıtını önümüzdeki yıllar gösterecek. Uluslararası hukuk çerçevesi dışına çıkacak bir ABD’ye karşı dünya kamuoyunda giderek artan antipatinin yepyeni politik bloklara zemin yaratabileceği olasılığını göz ardı etmemek gerekiyor.

Fransa’nın uygulamakta olduğu politikanın Avrupa genelinde de faturası olacak elbette. Paris, AB’den fazla ABD’ye güvendiklerini artık gizlemeyen Orta Avrupa ve Baltık ülkelerinin Washington’a açık çek vermelerini hazmetmeye hiç de niyetli görünmüyor. Dünya ve Avrupa konjonktüründeki gelişmelere göre, 2004 yılında üye olmaları planlanan 10 ülke için beklenmedik ve tehlikeli bir referanduma gidebilir. Neden olmasın? Avrupa genelinde AB’nin genişleme sürecini baltalamak isteyen lobilerin önümüzdeki sonbahardan itibaren bu karta oynama olasılığı yüksek. Orta Avrupa’nın Irak krizinde Fransa ve Almanya’ya “ihaneti” 2004 Haziran ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinin merkezi konularından biri haline gelmeye şimdiden aday.

Sonuç itibarıyla Fransa’nın yürüttüğü politikanın sanıldığı gibi sadece ABD’nin Irak’a yönelik savaşını durdurmak amaçlı olmadığı ortada. Paris okun yaydan çıktığının farkında. “Her yenilgide bir zafer vardır” mantığıyla hareket ediyor. Daha şimdiden “gerçek Avrupa ben ve Almanya’yım” mesajı veriyor. En azından dışarıya öyle yansıyor. Politik, ideolojik, ekonomik, felsefi veya sosyal bir gerekçeden ötürü ABD’ye sempati duymayan tüm dünya vatandaşları Fransa’ya büyük saygı duymaya başladı bu kriz sayesinde. Bundan daha tatlı bir zafer olabilir mi? Fransa belki de bu krizden her koşulda kazançlı çıkacak tek ülke olacak.