YALE ÜNİVERSİTESİ PROFESÖRÜNE GÖRE DÜNYA MESELELERİNDE İKİ SİYASAL-HUKUKİ SİSTEMİN ORTAYA ÇIKMASI MÜMKÜN
Kayhan KARACA

Avrupa ve Amerikan anayasacılığıyla ilgili Göttingen’de organize edilen bir konferansta yapılan röportajda Yale Üniversitesi profesörlerinden Jed Rubenfeld “Avrupa devletlerinin mecbur etmeye, yorumlamaya ve uygulamaya dayalı bir uluslararası sisteme Amerika Birleşik Devleri’ne göre daha bağlı olduklarını” belirtiyor. Buna karşılık, iki sistemin de aynı temel değerlere bağlı olduğunu ve eninde sonunda bütün demokratik ulusların anayasal hukuklarının tam bir ayrılık içinde bulunması için bir neden olmadığını sözlerine ekliyor.

Soru: Avrupa ve Amerika’nın anayasal sistemleri arasında tarihsel bir ilişki bulunmasına karşın bu ilişkinin Doğu Avrupa’daki komünist sistemin çöküşüyle birlikte değişikliğe uğradığı gözlemleniyor. Bu evrimin nedeni ne olabilir?

J. Rubenfeld: Farklılıklar her zaman oldu. Belki de, 1989 sonrası bu farklılıklar daha görünür hale geliyor. Burada bahsedebileceğimiz iki tür farklılık var. Amerikan ifade özgürlüğü yasası ve Avrupa ifade özgürlüğü yasası gibi öğreti konularında farklılıklar bulunmakta. Bilindiği gibi Amerikan anayasal sistemi konuşma özgürlüğü konusunda birçok Avrupa ülkesine göre daha koruyucu. Buna benzer olarak din konusunda, Amerikan anayasası dini örgütlenmeyi bazı Avrupa ülkelerinin gerçekleştiremediği bir biçimde korumakta. Fakat 1989 sonrası gerçekleşen önemli değişim bir öğreti meselesi değil. Bu değişim, gelişmekte olan anayasal korumaların uluslararasılaştırılması meselesi, özellikle de Avrupa’daki, Amerika ile bir paralellik içermeyen, insan hakları himayesi.

Bu gelişmeyi anlamanız için 1989 öncesine kadar gitmeniz gerekiyor. İkinci Dünya savaşına geri gitmelisiniz. Avrupa’da savaş sonrası gelişen şey, anayasal hakların ve diğer önemli prensiplerin uluslararası kuruluşlara kaydırıldığı ve Avrupa’da daha yüksek bir hukuksal role, anayasal bir role, sahip olan bir çeşit uluslararası anayasacılık. Avrupa’da uluslararası hukuk sistemleri bir çeşit anayasacılık olarak işlemeye başlıyor. İşte bu durum Amerika’da gerçekleşmemiştir. Amerika 1945 ve 1989 yılları arasında ulusal self determinasyonunu sınırlamak amacıyla, uluslararası sisteme bağlı olmamıştır. Bu farklılıklar soğuk savaş boyunca bastırılmıştır. Fakat 1989 dan bu yana belirginleşmekte olan da bu farklılıklardır. Avrupa devletleri uluslararasılaştırmaya anayasal bir mesele olarak daha çok bağlıdırlar. Onlar ulusal gücü ve ulusal self determinasyonu sınırlandıran anayasa hukuku biçimindeki bir uluslararası sisteme daha çok bağlıdırlar. Bu durum, geçen birkaç yıl içinde görmeye başladığımız farklılığın kendisidir. Bu durum Amerika’nın tek taraflı olma durumu veya Amerika’nın uluslararası hukuka karşı koyması olarak algılanıyor. Temelde bu, iki farklı anayasacılığın yansımasıdır.

Soru: Bu durumda size göre, ölüm cezasının, konuşma özgürlüğünün insan haysiyetinin yorumlamaları, iki sistem arsındaki farklılığın yegane nedeni değil?

J. Rubenfeld: Konuşma özgürlüğü, din ve ölüm cezası bağlamında elbette ki farklılıklar var. Birkaç tane daha öne sürebilirsiniz. Bunlar önemli fakat belli başlı konular değil. Bunlar insanların bugün hissettiği huzursuzluğun nedeni değil. Huzursuzluğu yaratan şey Amerikan anayasal sisteminin uluslararası hukuk sistemine bağlı olmayan bir eğilim göstermesi.

Soru: Sizce Irak’taki savaş daha fazla şeyi değiştirdi mi, özellikle uluslararası hukuk konusunda Amerika’nın ve bazı Avrupa ülkelerinin düştükleri anlaşmazlıkları düşünürsek?

J. Rubenfeld: Kaygılanmak için bir neden olduğunu düşünüyorum. Burada soru, var olan kuvvet kullanımıyla ilgili uluslararası yönetim sisteminin yeterli olup olmadığı. Bence bu sorun, Kosova’da NATO müdahalesine Güvenlik Konseyi tarafında yetki verilmemesinden bu yana masaya yatırılmış durumda. Irak’ın bu konuda ilk örnek olduğuna inanmıyorum. Irak ani bir ayrılış değil. Bu tip benzer durumları Kosova’da da gördük.

Soru: Amerika Avrupa tarafından uluslararası hukukun uygulamasında tek taraflılıkla suçlandı. Bu suçlamanın doğrulanabileceğine inanıyor musunuz?

J. Rubenfeld: Amerika Birleşik Devletleri aslında, uluslararası formdaki anayasacılığa Avrupa devletlerinin olduklarından daha az bağlı. Bu durum ise Avrupa devletlerinin bakış açısıyla tek taraflılık olarak görülebilir. Şüphesiz Amerika insan hakları ve bazı belirli konularda tek taraflı bir eğilim göstermiştir. Örneğin, hemen hemen dünyadaki bütün ülkelerin katılmış olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerine katılmış değiliz. Kyoto protokolünü kabul etmiş değiliz. Rusya ile yaptığımız antibalistik füze anlaşmasını ise terk ettik. Amerika son birkaç yıldır uluslararası hukuk sisteminin güvenilirliği ile ilgili belirsizlik ve huzursuzluk içeren hareketlerde bulunmuştur. Fakat, hem Amerika hem de Avrupa aynı nihai yasal değerlere, bireyler için temel korumalara, kanun önünde eşit korumaya ve birey özerkliğine bağlılar. Bu yüzden, temel düzeyde bu iki sistemin bağlı olduğu yüzeysel olmayan prensipler arasında anlaşmazlıktan çok uygunluk bulunuyor. Fakat Avrupa devletleri mecbur etmeye, yorumlamaya ve uygulamaya dayalı bir uluslararası sisteme Amerika Birleşik Devletleri’ne göre daha çok bağlılar. Bu durum Avrupa devletlerinin Amerikan tek taraflılığı olarak gördükleri şeydir.

Soru: Yakın gelecekte, dünya meselelerinde iki farklı siyasal-hukuki sistemin olacağını tahmin etmek mümkün mü?

J. Rubenfeld: Bu bir olasılık. Esasen AB ile bu iki başlı sistem belli bir noktaya kadar var olmaya başladı. Eğer Avrupa Birliği göründüğü gibi başarılı olmayı sürdürürse, iyice gelişmiş, insan hakları ve ekonomik düzenlemeleri içeren bir Avrupa sistemine sahip olursunuz. Bu da Amerika insan hakları ve ekonomik düzenlemelerinden ayrı bir sistem olur.

Soru: Bu iki farklı sistem aralarında çatışma olmaksızın birlikte yaşayabilirler mi?

J. Rubenfeld: Karşı karşıya gelme riskleri fazla abartılıyor. Esasında iki sistem de aynı değerlere bağlı. Bir sistem diğer sistemin takip ettiği değerleri izlemediği zaman huzursuzluk ve kaygının ortaya çıkacağı zamanlar olabilir; bu da doğal ve olasıdır. Amerika ve Avrupa anayasacılığında farklılıklar olabilir; fakat eninde sonunda bütün demokratik ulusların anayasal hukuklarının tam bir ayrılık içinde bulunması için bir neden yoktur. 

Çeviren: Senem Yıldırım, Bilkent Üniversitesi, 3. Sınıf Öğrencisi