|
AB İçin Avrupa Konseyi Kayhan Karaca, Strasbourg Türkiye, Avrupa Birliği (AB) perspektifi nedeniyle 1950 yılından bu yana üyesi olduğu Avrupa Konseyi’ni çabuk unutmuşa benziyor. Bunun en güzel örneği geçen hafta Strasbourg’daki Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) genel kurul toplantılarında bir kez daha görüldü. Avrupa Konseyi’nin danışma organı olarak çalışan AKPM, Ankara’yı hem bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına “uymadığı” için eleştirip uyardı, hem de 3 Kasım erken seçimlerine gözlemci göndermek istediğini duyurdu. AKPM Türkiye’ye son olarak 1983 genel seçimleri için gözlemci göndermişti. Geçen haftaki AKPM kararı ister istemez, “20 yıldır gözlemci göndermiyorsunuz, neden şimdi?” sorusunu da beraberinde getirdi. AKPM’deki Türk heyeti bir yandan, Ankara’da Dışişleri diğer yandan, gözlemci kararına sıcak bakmadıklarını duyurdular. Türkiye’nin bu tavrına rağmen AKPM ve dolayısıyla Avrupa Konseyi gözlemci göndermekte ısrarlı görünüyor. Strasbourg kulislerinde ileri sürülen başlıca neden, Türkiye’nin “Avrupa Konseyi üyeliğinden kaynaklanan yükümlülükler” çerçevesinde AKPM’nin “gözetimi” (monitoring) altında olması. Avrupa Konseyi ve AKPM, 1999 sonbaharında “monitoring” sürecindeki ülkelerde de seçimlerin gözetimi konusunda bağlayıcı bir karar alındığını söylüyorlar. Bu doğru. Ancak söz konusu kararda, bu ülkelerdeki seçimlere “mutlaka gözlemci gönderilir” değil, “gönderilebilir” deniyor. Yani takdir AKPM’ye bırakılıyor. Öyleyse AKPM gözlemci gönderme kararını neden aldı? Konuyu AKPM üyesi parlamenterlerle konuştuğunuzda Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) Recep Tayyip Erdoğan, Murat Bozlak ve Akın Birdal hakkında aldığı son “yasak” kararlarının rolü apaçık ortaya çıkıyor. Birçok AKPM üyesi “Son yasaklar olmasaydı gözlemci gönderme kararı alınmayabilirdi” diyor. Recep Tayyip Erdoğan, hakkındaki Yargıtay kararına karşı AİHM’ye iki hafta önce yaptığı tedbir başvurusuna olumsuz yanıt almakla birlikte, hem Yargıtay hem de YSK kararlarını Strasbourg Mahkemesi gündemine taşımış durumda. Mahkeme’nin Erdoğan’ın başvurularını hangi tarihte esastan incelemeye başlayacağı henüz bilinmiyor. Erdoğan gibi Bozlak ve Birdal da haklarındaki kararları AİHM’ye taşıyacaklarını duyurdular. Bu üç liderin Strasbourg Mahkemesi’ne başvurduklarını açıklamaları, Avrupa Konseyi’nin seçimlere gözlemci gönderme kararı için önemli bir gerekçe oluşturdu. Burada önemli olan, tüm bu gelişmelerin AB-Türkiye ilişkilerinin belki de en kritik döneminde cereyan etmesi. Türkiye geçen Ağustos ayında AB üyeliği yolunda ölüm cezasını kaldırıp, anadilde öğrenime kapı aralamışken, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye ilerleme raporunu açıklamasına günler kala Avrupa Konseyi’nin eleştirileriyle karşı karşıya kalınması büyük talihsizlik. Avrupa Konseyi, AB tartışmalarında dillerden düşmeyen “Kopenhag kriterleri”nin siyasi kanadının yaratıldığı yer. AB tarafından Türkiye’ye sunulan Katılım Ortaklığı Belgesi’nin, “Güçlendirilmiş siyasal diyalog ve siyasi ölçütler” başlıklı bölümünde bulunan tüm maddeler, Avrupa Konseyi bünyesinde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana oluşturulan ortak siyasi ve hukuksal norm ve değerlerden başka bir şey değil. Tüm bu norm ve değerler, henüz tüzel kişiliği olmayan AB’nin de temelini oluşturuyor. Bu tespit olağanüstü basit görünse de, Türkiye’deki AB tartışmalarında dikkate dahi alınmıyor. Avrupa Konseyi’nin “AB üyeliğinin bekleme odası” olduğu ne yazık ki unutuluyor. AİHM başta olmak üzere, Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi (CPT), Avrupa Kalkınma Bankası, Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Avrupa Görsel-İşitsel Yayınlar Gözlemevi veya Avrupa Sinema Fonu (Eurimages) Avrupa Konseyi’ne bağlı organlara sadece birkaç örnek. Öte yandan, Avrupa çapında geçerli tüm sözleşme ve anlaşmaların hazırlandığı yer de Avrupa Konseyi. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950), Avrupa Kültür Sözleşmesi (1954), Avrupa Suçluların İadesi Sözleşmesi (1957), Avrupa Sosyal Şartı (1961), Avrupa Sosyal Güvenlik Sözleşmesi (1972), Avrupa Terörle Mücadele Sözleşmesi (1977), Spor Müsabakalarıyla İlgili Avrupa Sözleşmesi (1985), Avrupa Yerel Özerklik Şartı (1985), Avrupa Azınlık ve Bölgesel Diller Şartı (1992), Avrupa Azınlıkların Korunması Sözleşmesi (1995), Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi (1999), İnternet Suçları Sözleşmesi (2001) vb.. sözleşme ve anlaşmaların tamamı Avrupa Konseyi kaynaklı. Hepsinin hazırlanışında Türk diplomat ve uzmanlarının da emeği var. Özetle Avrupa genelinde demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları konularındaki normların hazırlanıp, denetlendiği yegane yer Avrupa Konseyi. AB de Avrupa genelinde demokrasi ve insan haklarıyla ilgili ilerlemeleri büyük ölçüde Avrupa Konseyi aracılığıyla izliyor. Avrupa Konseyi’nden Türkiye hakkında özellikle son yıllarda çıkan kararların aynen Avrupa Komisyonu veya Avrupa Parlamentosu kararlarına yansıması kesinlikle tesadüf değil. Avrupa Komisyonu’nun Türkiye temsilciliği Brüksel’deki merkezi kadar, Strasbourg’daki Avrupa Konseyi’yle de karşılıklı yazışıyor. Türkiye’ye yönelik insan hakları projeleri AB tarafından finanse edilip, Avrupa Konseyi tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun en basit örneği Türk polis ve jandarmasının insan hakları alanında eğitimiyle ilgili olarak birkaç ay önce Avrupa Konseyi, AB ve Türkiye arasında imzalanan anlaşma. Bu açıdan bakıldığında Avrupa Konseyi’nin, AB üyeliği yolunda Türkiye için politik ve diplomatik açıdan önemli bir silah olabileceği görülüyor. Strasbourg’la daha yakın işbirliği içinde olan bir Türkiye, Brüksel kapılarını daha rahat aralayabilir. CPT ile Abdullah Öcalan’ın durumu ve F tipi cezaevleri konusunda son yıllarda gerçekleştirilen yakın işbirliği örneğinde olduğu gibi, Avrupa Konseyi kulvarı iyi kullanıldığında Türkiye puan kazanıyor. Buna karşılık, bu kulvar boş kaldığında Avrupa Konseyi, seçimlere heyet gönderme krizindeki gibi, puan da kaybettirebiliyor. Bu da Türkiye’nin Avrupalılığına sıcak bakmayan çevreler için paha biçilmez bir argüman. Türkiye, şu an üyesi olmadığı AB’den gelecek eleştirileri, hukuksal açıdan görmezden gelme lüksüne bir ölçüde de olsa sahip. Avrupa Konseyi’nin eleştirileri için aynı görüşü savunmak oldukça güç. Bu nedenle AB içindeki anti-Türkiye çevreler, Türkiye reform gerçekleştirdikçe, Avrupa Konseyi’nde Türkiye hakkında alınan olumsuz kararları Türkiye’ye karşı silah olarak kullanabilirler. Örneğin Kıbrıs konusunda yıl sonuna kadar ilerleme sağlanamazsa, AİHM tarafından Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhinde alınmış kararların uygulanması gündeme getirilebilir. Bunun sinyalleri şimdiden veriliyor. Türkiye bu tehdidi, Avrupa Konseyi ile çok daha sıkı işbirliğine girerek kendi lehine çevirme şansına sahip. Brüksel yolu, sanıldığı gibi Diyarbakır’dan değil, Strasbourg’dan geçiyor. |