Bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Tabi görevime henüz başlamış değilim. Onun için size Avrupa Birliği- Türkiye ilişkileri hakkında söyleyeceklerim biraz dışarıdan söylenmiş laflar olacaktır. Belki bir süre sonra biraz daha ayrıntıya girmek mümkün olabilecektir.
Esasında söyleyebileceklerim malumun ilamından ibaret şeylerdir. AB, Türkiye için vazgeçilmez bir partnerdir. İlişkimizin şekli ve durumu ne olursa olsun, AB Türkiye'nin en büyük ticari ortağıdır. Türkiye'ye doğrudan giren yatırımların %70'ten fazlası AB ülkeleri kaynaklıdır. Türkiye'ye gelen turistlerin yarıdan fazlası AB vatandaşıdır ve tabi AB eninde sonunda bizim de değerlerini paylaştığımız bir oluşumdur. Nasıl tarif edilmesi uygun olur bilmiyorum, çünkü uluslararası teşkilat değil, ülke değil, onun için belki kurum veya oluşum demekte fayda var. Bir ülkeler topluluğu ve demokrasiye bağlı, insan haklarına ve ferdi hürriyetlere bağlı bizim de değer verdiğimiz olgulara sahip bölgemizdeki tek yapıdır. Dolayısıyla tüm bu nedenlerle AB bence en önemli partnerimizdir.
İlişkimiz biliyorsunuz 50. senesini kutladı bu sene. Kutlama demek doğru değil belki, kutlama yapılmadı, anma da yapılmadı, 50. yıldönümü kaydedildi demek belki en doğru ifadedir. Yani ilk müracaatımızın tarihi 31 Temmuz 1959. Her zaman inişli çıkışlı bir ilişki olmuştur. Hatırlarsanız uzun bir dönemde çeşitli sıfatlar ve görevlerde AB konularıyla ilgilenmişliğim var. Gümrük Birliği müzakerelerinden itibaren merkezde daire başkanlığı, genel müdür yardımcılığı ve genel müdürlük yaptım bu dairede. Brüksel'de daimi temsilci yardımcısı olarak görev yaptım. Dolayısıyla ilk elden bu inişli çıkışlı seyrini gözlemleme fırsatına sahip oldum. Fakat uzun vadeli baktığım zaman, her zaman çizgi ve istikamet muhafaza edilmiştir ve bu istikamet doğru bir istikamet olmuştur. 1993 senesinde, Gümrük Birliği müzakereleri başlıyordu. O zaman heyetimize dahil olduğumda basında ve sağda solda yapılan yorumlarda denirdi ki siz bu AB Komisyonuyla anlaşamayacaksınız. Çünkü zor bir müzakere yani Türkiye için unutmamak lazım ki transformasyona yol açmıştır ekonomik anlamda. Onun için siz bunu yapamayacaksınız diyorlardı ve yaptık. Sonra dediler ki işte bu Konseyden geçmez, Yunanistan bunu veto eder. Ama etmedi. Sonra dediler ki Avrupa Parlamentosu gerekli çoğunlukla bunu onaylamayacaktır dediler, Avrupa Parlamentosu nerede ise 2/3 çoğunlukla onayladı. Sonra dediler ki Türkiye ekonomisi çökecektir Gümrük Birliği neticesinde ve çökmedi. Tersine büyük bir gelişme gösterdi.
1995'ten bugüne 2009'a, çok sayıda hükümet geldi ve her türlü siyasi parti bu dönemde iktidara geldi, kısa veya uzun süreler için. Hiçbiri Gümrük Birliğini yeniden tartışmaya açmadı. Bazıları çıktı dedi ki yanlış yapıldı. Peki neresi yanlış yapıldı? Bakalım bir yanlış varsa düzeltelim… Kimse bir şey diyemedi, esasa yönelik olarak. İstişare mekanizmaları doğru dürüst çalışmıyor falan dendi ki bu doğrudur. Ama Türkiye bundan zarar gördü. Türkiye'nin kalkınmasına zararı oldu diyen kimse çıkamadı ve bu zaten ilişkimizin bir yerde sağlamlığını da gösteriyor.
Unutmamak lazım ki AB zamanında ekonomik temel üzerine kurulmuştur. Yani ekonomik entegrasyon vasıtasıyla siyasi entegrasyona yol açmıştır AB. Yani hedefi buydu ve kendi oluşumu da gelişmesi de, ekonomik entegrasyon yoluyla gerçekleşmiştir ve hala da böyledir. Sanayi ve Tarım sektörünün bütünleşmesi ile başlamış, parasal birliğe kadar gelinmiş ve siyasi entegrasyon da bunu takip etmiştir takip edebildiği kadar. Bizim ilişkimiz de bir yerde Gümrük Birliği sayesinde bu yapının içine girmiştir ve ben 1990'lı yıllarda bu müzakerelerin içinde bulunurken birileri bana işte 10 sene sonra Türkiye katılma müzakerelerine başlamış olur, muayyen bir merhaleye varmış olur deseydi güler geçerdim. Derdim ki ilk önce bizim bu ekonomik entegrasyonu sağlamamız lazım ondan sonra bir daha ki aşamalara girmemiz, bakmamız lazım derdim. Fakat beklediğimden daha hızlı bir şekilde bu süreç yürüyebildi. Bugün zorluklarla yürüse dahi, bir katılma müzakeresi süreci içerisinde buluyoruz kendimizi.
Tabi belki diyeceksiniz ki çok pembe bir tablo bu. Madalyonun öbür yüzü de var, onu da görmek lazım. Nedir bu öbür yüzü? AB işte çok kısa bir süre içinde 15 ülkeden 27 ülkeye çıktı ve bunun nedenlerini hepimiz biliyoruz. Tabiatıyla siyasi öncelikler ağırlık gösterdi. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Avrupa'nın yeniden yapılandırılması ve Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin bu yapının içine girmesi ihtiyacı her türlü başka gerçeğin önüne geçmiş vaziyetteydi. Hatırlayacaksınız, çok hızlı ve hazırlıksız bir şekilde bazı ülkeleri AB kendi içine almış vaziyette. Mesela özellikle 2007 de giren son iki ülke, Bulgaristan ve Romanya'nın hiçbir şekilde hazır olmadığı herkesçe ve kendilerince de dahil malum olan bir husus. Ama niye yapıldı bu? Bunların demokratik yapıları sağlamlaştırılsın ve Avrupa değerlerine alıştırılsınlar, Avrupa'nın bölünmüşlüğü son bulsun düşüncesiyle bunlar yapıldı. Fakat demin de söylüyorduk AB'nin temelinde ekonomik bütünleşme yapısı var ve bunlar bu yapıya ayak uyduramayacak konumdalar. Onun için de bir çeşit ikinci sınıf statüsündeler. AB Komisyonu anlaşmalarından kaynaklanan şekilde görevlerini yerine getiriyor ve bunların mesela bazı yardımlarını kesiyor yükümlülüklerini yerine getiremediklerinde. Komisyonun yapabileceği tek şey bu. Bildiğiniz gibi AB'den çıkarılmak diye bir şey yok. Yükümlülüklerinizi yerine getirmediğiniz takdirde atılmak gibi bir şey söz konusu değil. Tek yapılabilecek olan şey aldığınız yardımların kesilmesi, azaltılması.
İşte Bulgaristan'ın başına gelen de bu ve bu ayak uyduramama durumu bu yeni gelen ülkelerin eski nüveden farklı olmaları, ona uyamamaları, içine girememeleri tabi AB'ni çok büyük bir kriz içine soktu. Bunun neticesinde ve biraz sonra da değineceğimiz başka faktörlerden dolayı genişleme süreci, artık böyle popüler olmaktan çıktı yani, geçmiş genişlemelerin başarısız bir şekilde yapılmış olması AB'de ki bir çok ülkenin ilerde yeniden genişlemeye bakış açısını olumsuza çevirdi. Bunun yanında tabi AB'nin zamanında küçük bir grup içinde kurulmuş olan kurumlarının gerekli uyumu gösterememiş olması da önemli bir husustur. Lizbon Antlaşması yapısal reform bakımından yeni bir çığır açacak olan bir anlaşma bildiğiniz gibi. İşte Lizbon Antlaşması'nın yıllardan beri yürürlüğe girememesi, ve ondan önce ki Anayasal Antlaşmanın Hollanda'da ve Fransa'da reddedilmesi neticesinde böyle bir yapısal belirsizlik ortaya çıktı. Bu da tabi gelişmeyi engelleyen bir faktör, çünkü AB Kissinger'ın da zamanında söylediği gibi bir ekonomik dev, ama siyasi cüce. Ama en azından nüve ekonomik entegrasyonunu tamamladıktan sonra tabi siyasi entegrasyonun sağlanabilmesi için kurumsal altyapının kurulması gerekiyordu ve Lizbon Antlaşması kabul edilmediği için bu altyapı gerçekleşemedi. Bu da tabi daha fazla genişlemeyi engelleyen bir faktördür. Şimdi 2 Ekim'de İrlanda'da yeniden bir referandum yapılacak ve bu sefer olumlu netice vermesi bekleniyor. Çünkü ekonomik krizin İrlanda kamuoyu ve seçmenleri üzerindeki etkisi AB'ne ve Lizbon Antlaşmasına daha sıcak bakmaya teşvik ettiği şekilde yorumlanıyor. İzlanda bile biliyorsunuz yıllardır AB'ye sırtını çevirmiş ve bu ekonomik krizin başladığı ülkeyken büyük bir hevesle AB'ye girmeye çalışıyor ama mesela Almanya'da ona diyor ki ben senin krizden çıkışının ve üyeliğinin bedelini ödemeyeceğim, onun için sen kendi kendini derleyip toparla, ondan sonra gir diyor. İşte bu yapısal belirsizlik de bizi zor duruma sokuyor ve genişleme sürecinin ilerlemesini, sadece bizim için başkaları için de, mesela Hırvatistan için de devamlı ileriye itiyor. Bunlar olumsuz şeyler. Diğer bir olumsuzluk da tabi ekonomik kriz. Bütün ekonomik krizler ülkeleri kendi içlerine dönmeye sevk eder ve bunu da tekrar görüyoruz çünkü her hükümetin kriz ortamında ki birinci önceliği kendi ekonomisi, kendi istihdam ve kalkınma sorunları. Hatta krizin ilk döneminde, yani geçen sene bazı korumacı reflekslerin AB ülkeleri arasında diğer partnerlerine karşı da oluştuğunu görüyorduk. Mesela Slovenya'da ki otomobil fabrikalarını kapatıp o sermayeyi tekrar Fransa'ya taşıyalım dedi, Sarkozy bir ara. Şimdi bu ekonomik ortamda korumacı reflekslerin bu boyutlara vardığı bir ortamda tabi ki genişleme çok popüler hedef olmuyor. Bu da üçüncü zikredebileceğimiz faktör. Önceki genişlemenin çok başarılı olmaması, Lizbon Anltaşmasının belirsizliği ve ekonomik kriz bence bizim şuanda işimizi güçleştiren üç başlıca faktör. Bir de tabi buna siyasi engeller de ekleyebiliriz. Kıbrıs bunların birincisi. Maalesef, Güney Kıbrıs 1 Mayıs 2004 tarihinden beri AB üyesi olmuştur. Türkiye bunu engelleyememiştir ve tabi masada oturmaktadır. Yunanistan'ın Türkiye- AB ilişkilerini frenlediği dönemlerde o zamanlar 10 ülkeydiler 9 ülke bir olup niçin Yunanistan'ı engelleyemiyorlar denirdi. 15 ülke oldukları zaman da fazla bir şey değişmedi. Kimse hiç bir şeyi frenleyemiyordu çünkü AB bir grup ülkenin bir olupta bir başka ülkeye baskı yapması gibi şeyler üzerine kurulmuş bir birlik değildir.
Tabi Jörg Haider'in partisi Avusturya hükümetine girdiğinde Avusturya izole edildi bir süre.
Ama o tabi AB'nin temel prensiplerine karşı gidiyordu. Irkçı ve Neonazi bir partiydi. Nitekim çekilmeye zorlandı bunun neticesinde. Fakat AB'de benim kanaatime göre en büyük ayırım büyüklerle küçükler arasındadır ve küçük ülkeler sayısal olarak baktığımızda büyüklerden çok daha fazla. Kaba bir hesap yapsak 5 veya 6 büyük ülkeden ve 21, 22 tane küçük ülkeden bahsedebiliriz ve küçük ülkelerin her zaman endişesi bu büyükler bir olup bizi köşeye sıkıştıracaklar, köşeye sıkıştırdıkları zamanda biz ezileceğiz şeklindedir. Onun için büyük ülkeler, geçmişte gördük bunun bir iki denemesini, bir küçük ülkeyi böyle sıkıştırmaya kalktıklarında hemen bir küçük ülke koalisyonu oluşuyor ve engelliyorlar. Bugün bunun yapıldığını iddia etmiyorum ama niye iddia etmiyorum? Çünkü maalesef AB ülkeleri arasında görebildiğim kadarıyla bizim 2004 referandumundan sonra ki edindiğimiz olumlu kredi pek fazla kalmış durumda değil. Özellikle Hristofyas iktidara geldikten sonra, bu denge tekrar Rumların lehine değişti ve dolayısıyla şimdi AB'nin bakış açısı siz bunu kendi aranızda halledin ama bir taraf haklı, bir taraf haksız demiyorlar. Halbuki 2004 referandumundan sonra bize hak verilir olmuştu, Kıbrıs Türk tarafına. Şimdi o durum değişti ve büyük ülkeler isteseler dahi demin bahsettiğim nedenle Güney Kıbrıs'ı sıkıştırmaları bence beklenmemeli çünkü bunu yapmaya kalksalar Finlandiya'dan tutun da Portekiz'e kadar uzanacak bir küçük ülke veya orta boy ülke zinciri ve koalisyonu hemen bu şeyi engellemek için oluşur çünkü diyeceklerdir ki, bugün Rumları sıkıştırıyorlar, yarın bizi sıkıştıracaklar. Onun için ben bunu engellerim derler. Dolayısıyla maalesef bu bizim önümüzde bir açmaz ve bunun böyle kolay bir çözümü olmadığını sanırım görmek lazım gerçekçi bir şekilde. Maalesef ki Kıbrıs meselesinde kapsamlı bir çözüme gidilmediği sürece AB ile ilişkilerimizde üyeliğe doğru bir ilerleme beklemek pek gerçekçi değil. Bu büyük bir haksızlık ama gerçek.
Son olarak bahsetmek istediğim tabi Avrupa siyasi coğrafyasındaki manzara. Eskiden en azından görünürde büyük ülkelerde Türkiye ile ilgili olumlu bir yaklaşım vardı. İşte Fransa ve Almanya mesela. Almanya'da Schröder-Fischer koalisyonu, Fransa'da Chirac dönemlerinde tabi ki bir takım sıkıntılarla karşılaşıyorduk ama bu iki ülkenin liderleri Türkiye'nin üyelik hedefine en azından görünürde destek veriyorlardı ve başka ülkelerde olabilecek ters yaklaşımları aşabiliyorlardı. Şimdi tabi öyle bir durumla karşı karşıya değiliz maalesef ama tabi bu ülkeler demokrasidir, demokrasilerde bir günden ertesi güne çok şey değişebilir. En önemlisi de Türkiye bu ülkeleri kendi üyeliğinin onlar için bir avantaj teşkil edeceğine ikna edebilirse o zaman tabi bunlarında pozisyonlarını değiştirmeleri imkansız değil. Özellikle Sarkozy böyle keskin virajlara mütemayil olan bir lider. Bunu bizimle ilgili bazı konularda da gördük. Böyle bir keskin viraj yapması bence imkansız değil. Almanya'daki seçimlerin ne gibi bir netice vereceğini bilmiyoruz. Bir ihtimal mevcut koalisyonun tekrar iktidara gelmesidir. Sosyal demokratların liderliğinde bir koalisyon ihtimali biraz zayıf görünüyor. Seçimlerin neticesi şüphesiz Almanya'nın üyeliğimize bakış açısı için önemlidir.
Bu arada biz ne yapmalıyız? Bence başından beri sürdürdüğümüz çizgimizi yılmadan, usanmadan sürdürmemiz lazım. Reformlarımızı yapmamız lazım. Şimdi mesela yeni bir siyasi reform hazırlığı içinde olduğumuzu görüyorum. Bu bahsedilen değişiklikler ve reformlar yapılırsa AB'de de iyi karşılanacak olan şeylerdir. Çünkü yine gerçekçi konuşmak gerekirse son senelerde Türkiye'de reformların duraksama içinde olduğu izlenimi yayıldı. Bunun sebepleri de zaten belliydi çünkü teknik alanda yapılacak olan çalışmaların üyelik hedefinin çok canlı olmadığı bir dönemde sürdürülmesi çok kolay değildi. Doğrusu onu da kabullenmemiz gerekiyor, sanırım. Dolayısıyla bir duraklama yaşadığımızı kabul etmek durumdayız. Şimdi tekrar başlayabilir bu reformlar, bazen siyasi, bazen teknik alanda. Bunun da tabi ki olumlu etkisi olması beklenebilir. Bu reformlar bence zaten AB üyeliğimiz veya AB hedefimizden ayrı olarak da Türkiye'nin kendi ihtiyacı için yapılması icap eden şeyler. Ama diğer taraftan mesela AB üyeliği çok yakın bir gelecekte gerçekleşmeyecekse Kamu İhale Kanunu tamamen AB normlarına uygun bir hale getirilmesi gerekiyor mu bu tartışılabilir belki. Yani bazı reformların yapılmamış olması veyahut da yapılmış olan reformlardan geri dönülmüş olması çok anlaşılmaz bir şey değil. Mesela bunların neticesinde ihale piyasamızın rekabete açılması teorik olarak hem tüketici için hem vergi mükellefi için iyi bir şey. Ama bu rekabetten yararlanacak olanlar da yabancılar olacak büyük ölçüde. Dolayısıyla bunu bu ortamda yapmamanın anlaşılabilir bir tarafı var ama siyasi reformların faydası tabi bizim kendi halkımıza olacak. Onun için bunların yapılması herhalde çok iyi bir şey olacak. Aynı zamanda da muhakkak ki Avrupa'da da yansıması son derece olumlu olacaktır. Dolayısıyla bizim yapmamız icap eden şey bu çizgiyi sürdürmektir.