Türkiye-Suriye ilişkileri aslında son döneme kadar çok problemli idi. Bu problemler öncelikle tarihten kaynaklanıyordu. Suriye 400 yıl Osmanlı yönetimindeydi. Osmanlı yıkılırken ilişkiler oldukça sorunlu bir hal aldı ve daha sonra da Arap milliyetçiliğinin hakim olmasıyla birlikte, Suriye Osmanlı dönemine oldukça olumsuz bakmaya başladı, hatta Osmanlı'nın tarihsel egemenliğini modern Suriye'nin problemlerinin bir nedeni olarak gördü.
Bir başka sorun da Hatay meselesi: Hatay'ın Türkiye'ye katılması Suriye'nin kabul edemediği bir şey oldu ve o dönemde itiraz edemediler ancak bağımsızlıklarını kazandıktan sonra bu Hatay meselesini gündeme getirdiler. Genel olarak Suriye'de var olan "Büyük Suriye" dedikleri, aslında tarihsel gerçekleri tam da yansıtmayan bir idealin emperyalist ülkeler tarafından nasıl sekteye uğratıldığını ve Suriye'nin parçalarının nasıl kendisinden koparıldığını söylediler ve de bu Suriye'nin resmi ideolojisinin çok önemli bir parçası haline geldi. Dolayısıyla bu mesele de Türkiye-Suriye ilişkilerinde olumsuz bir öğe oldu.
Bunun dışında Soğuk Savaş da buna eklendi zira Soğuk Savaş'ta Türkiye Batı bloğunun bir parçası oldu, Suriye ise Batı bloğundan daha uzakta ve zaman zaman da Sovyetler ile yakın ilişki içinde yer aldı. 1980'lerin sonunda bu problemlere yenileri de eklendi: su sorunu ortaya çıktı. Türkiye Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında barajlar yapmaya başlayınca, Suriye bundan şikayetçi oldu ve kendisine yeterince su gelmediğini iddia etti. Aslında burada daha derin olan mesele, zaten problemli ilişkileri olduğu Türkiye'nin kendi sularını kontrol ettiği iddiasında bulunmasıydı. Dolayısıyla su sorunu 1990'lı yıllarda ilişkilerde oldukça önemli bir yer tuttu. Suriye bu su meselesini bir Arap meselesi haline getirdi ve bu bağlamda Arap Ligi'nin gündemine koydu. "Türkler Arap suyunu kontrol ediyorlar" diyerek de Arap Ligi'nde çeşitli kararlar çıkarttırdılar.
İlişkilere eklenen başka bir boyut ise 1980'lerin sonundan itibaren PKK meselesi oldu. Öcalan'ın Suriye'ye gitmesi, Suriye'nin PKK'ya lojistik desteği bir sorun oldu. PKK problemi de zaten ilişkilerde var olan diğer sorunlara eklendi. Dolayısıyla, iki komşu arasındaki ilişkiler çok problemliydi. İlginç bir şekilde Suriye gibi çok fazla ekonomik gücü olmayan, 20 milyonluk bir ülke, bir taraftan da askeri gücü de büyük ölçüde sekteye uğramış Sovyetler Birliği'nin yıkılması ile birlikte, 1990'lı yıllar boyunca Türkiye'ye PKK ile bir hayli rahatsız etti. Suriye PKK meselesini kullanarak Türkiye'den su konusunda taviz vermesini istedi.
Aynı zamanda benim yaptığım araştırmalar şunu da gösteriyor: Suriye kendi Kürtlerini de kontrol etmek için PKK'yı kullandı. Suriye bir Kürt hareketini destekleyerek kendi topraklarındaki Kürtlerin sorun çıkarmasının önüne geçti. Türkiye de Suriye'nin bu tavrına karşı pek bir şey yapamadı, daha çok diplomatik yollar denenmeye çalışıldı ancak bunlar bir sonuç vermedi.
Türkiye diplomatik yollarla çözüme gitmeye çalıştı ancak bu mesele çözülmedi ve bunda biraz da Türkiye'deki siyasi istikrarsızlık önemli oldu. 1990'larda hükümetlerin ve dışişleri bakanlarının sürekli değişmesi istikrarsızlığın bir kaynağıydı. Türkiye'deki karar vericiler nihayet 1998 yılında bu meselenin diplomatik yollarla pek çözülmeyeceğinin farkına vardı ve bunun çözülmesi gerektiğini, bunun içerdeki PKK meselesini derinden etkilediğini düşünüyorlardı. Ayrıca o dönem Suriye'yle İsrail müzakerelere başlamıştı ve bu müzakereler bir sonuç verseydi Türkiye kendi problemleriyle iyice yalnız kalacağını düşünerek bu meseleyi artık gündeme getirmeye karar verdi ve o dönemde krizi tırmandırdı: Suriye'ye, "Ya PKK'ya desteğini kesersin ve Öcalan'ı çıkarırsın, ya da askeri müdahale yaparız" dendi. Türkiye böyle bir tehditte bulundu ve bu tehdit işe yaradı. Aslında şaşacak bir durum değildi. Zira Suriye'nin bir savaşı göze alacak hali yoktu. Ayrıca Türkiye-İsrail ilişkilerinin o dönemde iyi olması Şam'da iki taraftan kıstırılmış olma duygusunu yarattı.
Öcalan Suriye'den ayrıldı ve bunun akabinde Suriye ile Türkiye Adana'da bir mutabakat imzaladılar. 1998'deki mutabakat aslında güvenlik alanında işbirliğini öngörüyordu. Suriye'nin bundan sonra PKK'ya hiçbir şekilde destek vermeyeceğini söylüyordu. Ondan sonra ilişkiler düzelmeye başladı, tabii güvenlik işbirliği de devam etti. Fakat Suriye-Türkiye ilişkileriyle ilgili ilginç olan nokta, güvenlik meselesi çözüldükten sonra ilişkilerin geldiği yer, yani problemin çözülmesi bir normalleşmeyi gerektiriyordu ama ilişkilerin bu derece yakınlaşmasını gerektirmiyordu. Hakikaten, Türkiye tarafında baştan itibaren bu ilişkileri dönüştürme yönünde bir istek olduğunu düşünüyorum. Bu istek o dönemki Dışişleri Bakanı İsmail Cem tarafından da Adana mutabakatından sonra dile getirilmişti, "Bu sorunlar ortadan kalktığı zaman artık her alanda ilişkilerimizi geliştirebiliriz" demişti.
Daha sonra 2000 yılında Hafız Esad'ın cenazesine o dönemki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in gitmesi çok önemli bir dönüm noktası oldu ilişkilerde. Ardından Ahmet Necdet Sezer'in bir ziyareti daha gerçekleşti, ki bu ziyaret Amerika'da o dönem iktidarda olan Bush Yönetiminin bütün eleştirilerine rağmen gerçekleşti. Daha sonra Ak Parti iktidarı da Suriye'yle ilişkilerin daha da ileri bir boyuta götürülmesi yönünde çabaları sürdürdü. Onun ötesinde konjonktür de bu ilişkilerin gelişmesine imkan sağladı. Özellikle 2003'de Amerika'nın Irak işgali ve ondan sonraki gelişmeler Türkiye ve Suriye'yi birbirlerine stratejik anlamda yakınlaştırdı.
Ayrıca, Suriye bu dönemde özellikle Amerika'yı bir tehdit olarak algıladı. Çünkü Bush Yönetimi açıkça söylüyordu: Irak'tan sonra sıra İran ve Suriye'ye gelecekti. Bilindiği gibi İran, Libya ve Kuzey Kore "Şer Ekseni"ne dahil edildi ancak Suriye bunun dışında kaldı. Suriye'yi sokmamalarının nedeni ise o dönemde Suriye'nin El Kaide konusunda Amerika ile işbirliği yapmasıydı, ancak Suriye fiilen bu "Şer Ekseni"nin içindeydi. Suriye'de rejim 2003-2004 yılları arasında kendini tehdit altında hissediyordu çünkü yanı başında Suriye'de bir rejim değişikliğini öngören ABD vardı.
Bu dönemde Suriye'de rejim zaten önemli bir sınavdan geçiyordu. 1970'den 2000'e kadar iktidarda olan Hafız Esad'ın ölümüyle yerine oğlu Başer Esad geçmişti. Daha Başar Esad'ın kendini konsolide edip edemeyeceği belli değildi, bu geçiş sürecinde kendini zayıf hissediyordu Suriye. Dolayısıyla böyle bir ortamda Türkiye yakınlaşmak stratejik olarak anlamlıydı.
Özellikle iki ülke de Irak'ta 2003'ten sonra gelişmelerden dolayı oldukça duyarlıydılar ve bunu Irak için ne demek olacağı özellikle bir Kürt devletinin kurulup kurulmayacağını ve bunun kendileri üzerindeki etkileri konusunda oldukça duyarlıydılar. Dolayısıyla bu yeni stratejik ortam da iki ülkeyi bir araya getirdi.
Bunun ötesinde daha sonra gelişen stratejik ortamında önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin İran'ın bölgede artan etkisi: Suriye İran'la 1980'lerin başına dayanan belli bir stratejik işbirliği içindeydi zaten. Ancak Türkiye İran'la bölgesel rekabet içersinde ve Türkiye için Suriye'yi biraz da İran'dan uzaklaştırmak ve o bağlamda Amerikan yönetiminin hiç ilgilenmediği bir zamanda Suriye-İsrail görüşmelerini de dolaylı olarak da olsa başlatmak önemliydi. Suriye o anlamda Türkiye açısından Arap dünyasına açılan bir kapı oldu. Türkiye de Suriye açısından batıya açılan bir kapı olarak görüldü. Dolayısıyla birçok ortak çıkar tanımlayabildi iki ülke.
Bunlara bir de ekonomik çıkarları da eklemek lazım, özellikle Türkiye açısından Suriye önemli bir pazar: daha yeni yeni dünya ekonomisine açılan, dolayısıyla Türk işadamları için birçok olanaklar barındıran bir pazar. İki ülke arasında serbest ticaret anlaşması imzalandı ve şimdi de vize kalktı, bu sayede ilişkilerin hızla gelişmesi mümkün. Öbür taraftan, geçenlerde Dışişleri Bakanının gidişinde kırk küsur anlaşma imzalanmıştı, ayrıca Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi oluşturuldu, Bakanların ve Başbakanların katılımıyla ortak bakanlar kurulu toplantıları başladı.
Başbakanın ziyaretinde de yine elliden fazla anlaşma yapıldı, ki bunların arasında kültürel anlaşmalar da var. Bunlardan önemli bir tanesi, mesela, iki ülkenin ders kitaplarının yeniden yazılması ve bunun sayesinde iki ülkenin birbirleri hakkındaki önyargılarının ortadan kalkmasına katkıda bulunulması. Bunlar şunu gösteriyor, iki tarafta da bu ilişkileri şu andaki ortamın gereğinden çıkarıp, daha uzun vadede sürdürebilir hale getirmek. Öbür türlü ülkeler devletler düzeyinde stratejik ortam gerektirdiği için belli yakınlaşmalar içine girebilir ancak bunu uzun vadede sürdürmek toplumlara yaymakla mümkündür. Bu nedir: işte ekonomik bağımlılık, karşılıklı olarak insanların kolay seyahati ve birbirleriyle olan önyargılarının değişmesi. Dolayısıyla ilişkilerin büyük ölçüde değiştiğini söyleyebiliriz.
Türkiye İsrail-Suriye Arasında Kolaylaştırıcı Rolüne Bürünebilir mi?
Türkiye, İsrail ve Suriye arasında tekrar kolaylaştırıcı rolü oynayabilir mi? Mümkün. Kesinlikle olmaz demek yanlış olur fakat, özellikle İsrail'in Gazze'ye saldırısı Türkiye'nin İsrail'le olan ilişkileri açısından oldukça problemli bir durum yarattı. Kısacası engeller var. Bu üçüncü parti rollerinde genellikle iki model vardır: Bir tanesi "güç modeli" dediğimiz ve Amerika'nın da uyguladığı modeldir. Bu modele göre meselede bir tarafta olabilirsiniz, bu önemli değildir, ancak gücünüz vardır ve dolayısıyla böyle bir rol oynayabilirsiniz. Mesela ABD aynen böyle, herkes İsrail'e yakın olduğunu biliyor fakat buna rağmen Filistinliler ABD'nin duruma müdahale etmesini talep ediyorlar. Türkiye böyle bir güce sahip değil. Türkiye ikinci modele giriyor: Orada da önemli olan tarafsızlıktır, yani iki tarafa da eşit uzaklıkta durmak çok önemlidir.
Türkiye Gazze'deki harekat sırasındaki tutumundan dolayı bunu yitirmiş oldu. Dolayısıyla, Türkiye'nin burada bir rol oynaması sınırlanmış oldu. Şunu da söylemek gerekiyor, ABD'de Obama yönetiminin gelmesiyle zaten Türkiye'nin Suriye ve İsrail ilişkilerinde başat rol oynamayacağı zaten bekleniyordu. Türkiye aslında Bush yönetimi bu işten elini çektiği için, bölgesel dengeler açısından önemli gördüğünden bu işe soyunmuştu. Türkiye'deki genel beklenti Amerika'da özellikle yeni bir yönetim, Demokratlar, gelirse Suriye'yle konuşmalara başlanacağı yönündeydi ki Demokratlar da zaten bunun sinyalini veriyordu.
Sonuçta Amerika burada o rolü oynayabilir. Hem Suriye, hem de İsrail açısından durum böyle. Gerekli güvenceleri, gerekli maddi katkıları vb. Amerika sağlayabilir. Türkiye'nin de sonuna kadar götürebileceği bir süreç de değildi bu. Tabii Amerika'da Obama yönetimi şu ana kadar Orta Doğu konusunda bazı söylem değişiklikleri dışında belirli bir harekette bulunmadı, o nedenle de orada ne olacağını bekleyip göreceğiz.
Suriye'nin İç Durumu
Suriye'de iç politika nasıl eviriliyor? Yukarıda da belirttiğim gibi, bir dönemde gerçekten rejim oldukça sallantıdaydı ancak Başer Esad'ın durumunu sağlamlaştırdığı görülüyor. Bunda Türkiye'nin de bir katkısı olduğunu düşüyorum. Türkiye'nin Suriye ile iyi ilişkiler kurması Suriye'de istikrarı da sağladı diye düşünüyorum. Ancak Suriye halen önemli sorunlarla da karşı karşıya olan bir ülke. Kendisini gerek siyasi anlamda, gerekse de ekonomik olarak dönüştürmek ve geliştirmek zorunda. Rejim açısından Siyasi İslam'ın bir tehdidi var mı? Tarihsel olarak özellikle Sünniler ve Aleviler arasında bir mezhep çatışması var. Bu mezhep çatışması sosyoekonomik çatışmalarla ve güç mücadeleleriyle birleşerek özellikle 1980'lerin ortalarında büyük bir ayaklanmaya yol açtı. Müslüman Kardeşler, Sünniler arasında güçlenerek özellikle Homs ve Hama'da rejime karşıtı büyük çapta bir ayaklanma başlattı Baba Esad zamanında. O da ayaklanmaları çok sert bir şekilde bastırdı. Ondan beri Müslüman Kardeşler üyeleri yurtdışına kaçtılar, Ürdün'e, Avrupa'ya; bir kısmı öldürüldü; bir kısmı hapse atıldı. Uzun bir süre pek ses çıkmıyordu fakat son dönemlerde zaman zaman tekrar etkisini arttırdığına ilişkin iddialşar ortaya atılıyor. Bu da ilginç aslında, rejim de bunu elini güçlendirmek için kullanıyor olabilir. Mübarek'in Mısır'da yaptığı gibi Amerika'ya, "Beni beğenmiyorsunuz ama benden sonra geleceği hiç beğenmeyeceksiniz" gibi bir tavırla kendini daha önemli kılıyor olabilir.
Her şeye rağmen Suriye halen çok kapalı bir ülke ve halen bir "Muhabarat" rejimi var. Bu nedenle çok sağlıklı araştırmalar yapılamıyor.