|
|
İran’ın nükleer silahlar üretecek
kapasiteyi geliştirmesi Türkiye’yi bir çok bakımdan olumsuz etkileyen
bir gelişme olacağı kesindir. 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan
günümüze açık bir savaşa girişmeyen Türkler ve İranlılar arasında zaman
zaman çekişme ve rekabet ortamı gelişmiş olsa da ilişkiler genel olarak
barışçıl olarak nitelenebilir. Bu durumun sağlanmasında en önemli
etkenlerin başında her iki gücün de birbirlerine bir çok bakımlardan
denk olmaları ve olası bir çatışmadan net avantaj elde edecek tarafın
öngörülmemesidir. Yakın tarihte ve günümüzde de İran ve Türkiye, gerek
askeri, gerekse coğrafi ve demografik açılardan birbirlerine denk bir
görüntü ortaya koymaktadırlar. Ancak, nükleer silah kapasitesine sahip
olması durumunda günümüzdeki denklik İran’ın lehine bozulabilir. İran
ile Türkiye arasında gerek İslami ideolojinin yayılması konularında,
gerekse Kafkaslar ve Orta Asya’da etkin olma girişimlerinde sorunlar
yaşaması olasılığı artar. Çünkü, askeri açıdan belli bir üstünlüğe sahip
olduğu düşüncesine kapılabilecek İranlı yöneticiler Türkiye ve Türk
dünyasına yönelik tutum ve davranışlarını değiştirebilirler.
İran’ın
nükleer silah kapasitesi geliştirmesinin Türkiye açısından bir başka
olumsuz etkisi de Türkiye’nin bir dış politika prensibi olarak
benimsediği uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerin yerine
getirilmesi konusunda hemen yanı başında olumsuz bir örneğin yaşanması
olacaktır. Nükleer silahların (ve diğer kitle imha silahlarının)
yayılmasının önlenmesi rejimlerin güçlendirilmesine destek veren ve bu
konuda üzerine düşenleri dikkatle ve özenle yerine getiren Türkiye’nin
söz konusu rejimler vasıtasıyla uluslararası barış ve istikrarın
korunabileceği konusundaki güveni sarsılabilir. Ülkede bir çok kişi,
kurum ve kuruluş uluslararası hukuk ve onun araçlarının bu yönde ne
derece etkin oldukları konusunu güçlü bir şekilde tartışmaya
açabilirler.
Son
dönemde NATO’un sağladığı düşünülen güvenlik şemsiyesinin ne kadar etkin
olduğu konusunda, özellikle Irak’ın ABD tarafından işgali öncesinde
Kuzey Atlantik Konseyi bünyesinde Türkiye ile ilgili yapılan tartışmalar
sebebiyle Türk kamuoyunda ve güvenlikle ilgili çevrelerde endişelerin
doğmasına sebep olmuştur. ABD ile Mart 2003’te yaşanan tezkere krizi
sebebiyle ilişkilerin kötüleşmesi, ardından Temmuz 2003’te Irak’ın
Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin ABD’li askerlerce tutuklanması ve
bu durumun yarattığı infial duygusu, uluslararası alanda “güç”ün önemini
Türk toplumunun hemen her kesiminde bir kez daha gündeme getirmiştir.[1]
Bu gibi
gelişmeler ve tartışmalar sonrasında Türkiye’de nükleer silahlara bakış
açısı değişme yönünde eğilim gösterebilir. Nükleer silahlara sahip
olunması ya da en azında bu yönde bir alt yapının geliştirilmesi gibi
görüşlerin belli bir zemin kazanması söz konusu olabilir.[2]Son derece hassas bir konu olan nükleer enerji ve bu enerjiden sivil (ya
da askeri) amaçlarla faydalanılması konuları yanlış platformlarda
tartışmaya açılabilir. Bu gibi tartışmaların Türkiye’nin ve Türk
halkının yüksek çıkarlarına hizmet etmesini sağlamak ve bu süreci
yönetmek ciddi zorluklar ve sorunlar içerebilir.[3]
Türkiye’nin İran’ın nükleer kapasite geliştirmesine bakışında etkili
olan unsurlar, öncelikle iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmek ve bölgenin
yeni bir istikrarsızlığa sürüklenmesini önlemek kaygılarıdır demek
yanlış olamayacaktır. Türkiye kendisinin de taraf olduğu ve nükleer
enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılmasına imkan veren NPT’den doğan
haklarını İran’ın kullanması konusunda olumsuz bir tutum içinde
bulunması doğal olarak beklenemez. Türkiye’nin de son kırk yıl içinde
bir çok kez giriştiği ancak sonuçlanamayan nükleer enerji üretme
planları bulunmaktadır.[4]Ancak, İran’ın haklarını kullanmasının yanı sıra sorumluluklarını da tam
olarak yerine getirmesi konusunda Türkiye bazı telkinlerde
bulunmaktadır. Çünkü bu sağlanamaz ve süreç ABD’nin (İsrail ile birlikte
veya tek olarak) askeri bir girişimde bulunmasına yol açarsa bu durumdan
en büyük zararı görecek ülkelerden biri Türkiye olacaktır. Hem bölgede
istikrarsızlık daha da genişleyecek, hem de olası bir asker harekat
konusunda Türkiye, ABD’nin ve buna karşı İran’ın güçlü talepleri ile
karşı karşıya kalabilecektir.
Olası bir
Amerika-İran çatışmasında Türkiye uzun yıllardır müttefiklik ilişkisi
içinde olduğu ABD yanında yer alırsa, her ne seviyede destek verirse
versin (hava sahası veya üslerin kullanılması ya da aktif katılım),
Türk-İran ilişkilerinin çok uzun yıllar boyunca tamir edilmesi mümkün
olamayabilecek yaralar alması kaçınılmaz görünmektedir. Bu durum her iki
ülkenin üst makamlarında bulunan kişiler tarafından açık ya da ima
yoluyla ifade edilmektedir. Buna karşılık ABD’ye karşı bir tavır
takınılır ve hiçbir talebine olumlu yaklaşılmazsa, başta Irak’ın yeniden
yapılanması, Büyük Ortadoğu Projesi, Kıbrıs sorunu ve Türkiye’nin Avrupa
Birliği ile müzakere süreci gibi konularda ABD’nin Türkiye lehine bazı
adımlar atması olasılığı azalabilir. Her ne kadar uluslararası
ilişkilerde her konu kendi çerçevesi dahilinde ve ulusal çıkarlar
gözetilerek değerlendirilmeye tabi tutulması esas prensip olsa dahi, 1
Mart 2003 tezkere krizi ile derin yara alan ilişkilerin toparlanmaya
çalışıldığı bu dönemde ciddi geri adımlar atılması söz konusu olabilir.[5]Türkiye gerek ekonomik bakımdan gerek siyasi ve askeri bakımlardan ABD
ile belli seviyelerde ilişki götürmekte önemli çıkarları olan bir
ülkedir. Geniş bir perspektiften ve uzun vadeli olarak konuya
yaklaşılması esastır. Türk-Amerikan ilişkilerindeki gelişmelerin Türkiye
ile İsrail arasındaki ilişkilere de yansıması beklenebilir. Iraktaki
gelişmeler ve özellikle Kürt gruplara İsrail’in vermekte olduğu destek
sebebiyle sıkıntılı bir dönem geçiren ilişkilerin, İran konusunda
Türkiye’nin alacağı tavıra bağlı olarak bir seyir izleyeceğini söylemek
mümkün.[6]
İran’ın
nükleer tesislerinin hem sayıca çok fazla olması hem de bir kısmının
yerleşim bölgeleri içinde veya çevresinde olması sebebiyle bunlara
yönelik bir askeri harekatın nasıl sonuçlar yaratacağını kestirmek
oldukça güç. Askeri anlamda bir “başarı” sağlansa bile siyasi alanda
ortaya çıkabilecek sonuçlar konuyu bugün olduğundan çok daha sorunlu bir
aşamaya taşıyabilir. Irak’ın işgali sonrası yaşananlar sebebiyle tüm
dünyada hızla artan ABD karşıtlığın da etkisi ile “mazlum” ve mağdur”
bir konumda algılanacak olan İran’ın nükleer silah geliştirme programına
dünya kamuoyunda verilecek desteğin bugünkü düzeyle kıyaslanamayacak
kadar artması kaçınılmaz olacaktır ve İran’ın bu konudaki kararlılığı da
pekişecektir.
Olası bir
askeri harekata karşılık vermek zorunda olduğunu hissedecek olan
Mollalar ve Ahmedinejad yönetiminin ne yapacağını öngörmek kolay değil.
Irak’taki ABD askerlerinin bulunduğu bölgelere füze saldırısı yapması,
Irakta bulundurduğu bilinen Bedir Tugaylarını özellikle siyasi ortamı
daha da karmaşık hale getirmek için kullanması, kontrolü altında bulunan
terör örgütlerini harekete geçirmesi, ve yakın çevre ülkelerdeki ABD
unsurlarına karşı örtülü veya açık saldırılar düzenlemesi mümkündür.
Türkiye’nin, ABD’nin askeri harekatına destek verip vermeyeceğine bağlı
olarak bu karşı saldırılardan etkilenmesi söz konusu olabilir. Böyle bir
durumda Ortadoğu bölgesi çok uzun yıllar ciddi bir karmaşa ortamına
sürüklenebilir.
Türkiye içinde bulunduğu sıkıntılı karar aşamasında ne sadece İranlı
devlet adamlarına “açıklık politikası izlemeleri” ve “Uluslararası
işbirliği sergilemeleri” gibi pek etkisi olmayacak ve zafiyet olarak
algılanabilecek salt diplomatik bir tavır takınmalı, ne de ABD’nin,
içeriği ve kapsamı belli olmayan ve ne derece sağlıklı istihbarata
dayanacağı tartışılabilecek askeri operasyonuna koşulsuz destek
vermelidir. Türkiye, ABD ve İsrail isteseler veya istemeseler dahi
İran’ın nükleer silahlar geliştirmesinden ciddi rahatsızlık duyacağını
ve bu gerçekleştiği takdirde ikili ilişkilerin bundan büyük zarar
göreceğini, bu duruma seyirci kalmayacağını ve gerekirse buna karşı bazı
önlemler alabileceğini her platformda ve her seviyede İran’a açık ve
kesin bir dille anlatmalıdır.
[1] Bkz. Mustafa Kibaroğlu, "Turkey Says No," The Bulletin of the
Atomic Scientists (Temmuz/Ağustos 2003), Cilt. 59, Sayı. 4,
ss. 22-25.
[2] İran’ın nükleer silah kapasitesi geliştirmesinin Türkiye
açısından bir değerlendirmesi için bkz. Mustafa Kibaroğlu,
“Iran’s Nuclear Program May Trigger the Young Turks to Think
Nuclear,” Carnegie Endowment (www.ceip.org)
Aralık 2004.
[3] Bu konuda bkz. Mustafa Kibaroğlu, “Nükleer Silahlar ve
Türkiye,”, Görüş (Haziran/Temmuz 2004), ss. 24-31;
[4] Bkz. Mustafa Kibaroğlu, “Turkey's Quest for Peaceful Nuclear
Power,” Nonproliferation Review (Bahar/Yaz 1997), Cilt.
4, Sayı. 3, ss. 33-44.
[5] Bkz. Mustafa Kibaroğlu, "Missing Bill Clinton," The Bulletin
of the Atomic Scientists (Mart/Nisan 2004), Cilt. 60, Sayı.
2, ss. 30-32.
[6] Bkz. Mustafa Kibaroğlu, "Clash of Interest Over Northern Iraq
Drives Turkish-Israeli Alliance to a Crossroads," Middle East
Journal (Bahar 2005), Cilt. 59, Sayı. 2, ss. 246-264.
* Bu konuda oldukça detaylı bir değerlendirme için bkz. Mustafa
Kibaroğlu, “İran’ın Nükleer Programı: Aktörler ve Etkileri,” Jeopolsar (http://www.jeopolsar.com/4.htm), Ocak 2006.
|