|
Filistin'e ne oluyor? Reşat Arım, 1 Mart 2002 Dünyanın en önemli sorunlarından biri olan Orta Doğu sorunu ve onun nüvesini oluşturan Filistin-İsrail ilişkileri çok kritik bir dönemden geçmektedir. Adeta bir savaş yaşanmaktadır. İşin ilginç yönü, ABD’de ortaya çıkan 11 Eylül terör saldırılarından sonra gerginliğin boyutları daha da artmıştır. Kültürler arasında diyaloğa her zamankinden fazla ihtiyaç duyulan bu dönemde, müslümanlar, Hıristiyanlar ve museviler için kutsal yerleri barındıran Kudüs’ün etrafında yaşanan kanlı sahneler tarihteki kötü örnekleri anımsatmaktadır. Bölgedeki durum uluslararası toplumun kayıtsız kalmasını olanaksız kılan bir vahamet kazanmıştır. Bu durumun ülkemizi yakından ilgilendirmesi de kaçınılmazdır. Dolayısıyla, Dışişleri Bakanı İsmail Cem bu günlerde yeniden taraflar ve ABD nezdinde girişimde bulunmuştur. İşlerin hangi doğrultuda gittiğine bir kere daha yakından bakmakta yarar vardır. Bilindiği gibi, Filistin-İsrail Barış Süreci 1991 Körfez savaşından sonra bölgede ortaya çıkan yeni konjonktürün yardımı ile başlatılmıştır. Aslında o sırada da İsrail güçlü, Arafat ise zor durumda idi. Ancak, Soğuk Savaş döneminde kendilerini karşı karşıya getiren Filistin sorununu çözmek niyetinde olan ABD ve Sovyetler Birliği o yıllarda “bütün bölgede gerçek bir barış olanaklarını sağlamak için tarihi bir fırsatın mevcut olduğuna inanarak” Madrid Konferansını topladılar. Filistin ve İsrail esas konuyu, Türkiye dahil bazı ülkeler de bölgesel birtakım konuları ele alacaklardı. 1993’de İsrail Dışişleri Bakanı ile Filistin Kurtuluş Örgütü yetkilisi arasında Beyaz Sarayda Geçici Özerklik Düzenlemeleri konusunda İlkeler Bildirisi imzalandı. Buna göre, bir yıllık bir Filistin Geçici Özerk Yönetimi kurulacak, beş yıllık geçici bir dönem olacak, daha sonra da Kalıcı Statü görüşmeleri yapılacaktı. Görüşmeler Güvenlik Konseyinin 242 ve 338 sayılı kararlarının uygulanmasına yönelik olacak, yani Filistinliler İsrail ile barış yapacak, buna karşı İsrail de 1967 savaşında işgal ettiği toprakları iade edecekti. Tabii bu geçiş döneminde İsrail işgal ettiği topraklardan peyderpey geri çekilecekti. Burada ayrıntısına girmeye gerek olmayan nedenlerden ötürü geç ve güç olarak bu süreç yürüdü. Ta ki, Kalıcı Statü Görüşmeleri başlayıncaya kadar. Bu görüşmelerde hayati konular ele alınacaktı. Ne var ki, 1991 yılındaki uluslararası konjonktürün estirdiği rüzgarın bu görüşmeleri ileri götürmeye yetecek kadar güçlü kalıp kalmadığı belli değildi. Görüşmelerde bu da belli oldu ve iki tarafın tutumlarının kolayca bağdaştırılamayacağı anlaşıldı. Tabii işi bu noktada bırakmak olanağı yoktur. Çünkü, Barış Sürecinde önemli kazanımlar elde edilmiştir. İsrail işgal ettiği bir kısım yerlerden çekilmiş ve o topraklarda Filistin Yönetimi kurulmuştur. Her iki taraf da bu noktaya birtakım fedakarlıklarla gelmiştir. Şimdi kurulan bu binanın çökmesine izin verilmemelidir. Bu, hem her iki taraf, hem de bölgemiz için yaşamsal önemdedir. Filistin ile İsrail arasında bugünkü ateşin alevlenmesinin asıl nedeni Kalıcı Statü Görüşmelerinde ortaya çıkan kıvılcımlardır. Bu görüşmelerin Camp David’de yer alan bölümü ile ilgili olarak her iki tarafın birbirinin tutumunu eleştirdiği bilinmektedir. Dolayısıyla görüşmeler konusunda yorumda bulunmanın bugün için pek faydası kalmamıştır. Ancak, ateşi söndürmek isteyen uluslararası toplumun göstermesi gereken gayretin büyüklüğünü belirtmek açısından Kalıcı Statü Görüşmelerinde çözüm bekleyen konulara kısaca değinmek istiyorum. Kudüs konusu duygusal tarafı da büyük olduğu için belki en başta sayılmalıdır. 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalan şehir Birinci Dünya savaşından sonra Filistin Mandası içinde İngiltere tarafından idare edilmiş, 1947 Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Taksim kararında ayrı bir birim olarak öngörülmüştür. Ancak bu gerçekleşememiş ve Araplarla museviler arasındaki çatışmaların sonucunda İsrail Kudüs’ün Batı Kesimini, Ürdün de kutsal yerlerin bulunduğu Doğu Kesimini işgal etmiştir. 1950’de İsrail Kudüs’ü başkent ilan etmiş ve hükümeti Batı Kesimine taşımıştır. 1967 savaşında İsrail, Doğu Kesimini de işgal etmiş ve Birleşmiş Milletlerin kararlarına rağmen oranın statüsünde birçok değişiklik yapmıştır. Örneğin, Doğu Kesiminin yüzölçümü eskiden 2 ila 3 mil kare iken, şimdi bu alana civardaki arap köyleri de katılmış ve 25 mil kareye varmıştır. Buralarda inşa edilen büyük binalara yerleştirilen musevilerle nüfus dengesi de oranın Arap sakinleri aleyhine bozulmuştur. İşte görüşmelerle çözüm bekleyen konu böyle bir Kudüs’tür. Batı Yakası ve Gazze’deki Musevi Yerleşim Merkezleri de 1967 yılından itibaren kurulmaya başlamıştır. Uluslararası toplumun itirazına rağmen gittikçe çoğalan bu Merkezler işgal altındaki toprakların çehresini değiştirmiş, leopar derisi gibi lekelerle doldurmuştur. Sayıları 150’yi bulan Merkezlerde toplam 200.000 musevi yaşamaktadır. Bu museviler nihai çözüm üzerinde de etkili olma durumuna gelmişlerdir. Filistin Mültecileri sorunu daha da eskiye dayanmaktadır. 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında 750.000 Filistinli mülteci olmuştur. Çoğunluğu o zaman Ürdün’ün elinde olan Batı Yakasına, diğerleri Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır ve Gazze’ye kaçmışlardır. 1967 savaşından sonra da 500.000 Filistinli yerlerinden ayrılmak durumunda kalmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1948 yılındaki 194 sayılı kararı ile mültecilerin evlerine geri dönmelerini, dönmek istemeyenlere tazminat ödenmesini öngörmüştü. Bugün mültecilerin sayısı 3.6 milyondur. Görüldüğü gibi bu sorun sadece Filistinlileri ve İsraillileri değil, mültecileri barındıran Arap ülkelerini de ilgilendirmektedir. Kalıcı Statü Görüşmelerinde nihayet toprak, hudut ve güvenlik konularının çözüme ulaştırılması gerekmektedir. Şimdiye kadar yapılan görüşmelerde, Filistin Devletine bırakılacak toprakların ne kadar olacağı ve güvenlik konusunda alınacak önlemler konuşulmuştur. Yukarıda sıraladığımız konuların büyüklüğü, gerek İsrail’in gerekse Filistinlilerin çözüme varmak için kesin irade sahibi olmaları gerektiğini gözler önüne sermektedir. |