|
Yeni uluslararası konjonktür oluşurken aynı zamanda yeni dünya düzenini de belirleyebilir Reşat Arım, 4 Mart 2003 İçinde bulunduğumuz dönem yeni bir uluslararası konjonktürün oluşmasına tanıklık etmektedir. Bu konjonktürün başlangıç noktası olarak 11 Eylül terör saldırılarını almak gerekir. Hemen herkes bu tarihten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylemiştir. Daha önemlisi dünyadaki etkili güçler bunu kabul etmişlerdir. Rusyanın durumu hemen farkederek ABD ile ilişkilerini yeni bir düzleme oturtma çabası içine girdiği görülmüştür. Çin de bu yönde davranmıştır. Batılı devletlerin , NATO üyelerinin takındıkları tavır da yeni bir dönemin başladığının işaretini vermiştir. Bu yeni dönemin adı ‘terörle savaş’ olarak belirlenmiştir. Ancak işin başında kimse yeni dönemin neler getireceğini tam olarak kestiremiyordu. Kimilerinin medeniyetler çatışması olarak nitelediği fenomene diğerleri karşı çıkıyorlardı. Ancak mücadelenin iki tarafı olduğunda herkes görüş birliği içindeydi. Tartışmalar daha ziyade olayın nedenleri üzerinde cereyan ediyordu. Kesin olan bir şey varsa o da aklı başında herkesin mücdelenin “bu tarafında” olmak istemesiydi. Çünkü “karşı tarafta” terör, köktendincilik, diktatörlük, kitle imha silahları vardı. Pratikte ilk olarak Al-Kaide ve Afganistan’daki rejime karşı savaş açılmalıydı. Bu yapıldı ve belirli bir sonuç elde edildi. Amerikan silah teknolojisinin üstün gücü görüldü. Batılı araştırmacılar bu teknolojiyi anlamakta dahi zorluk çektiklerini itiraf ettiler. ABD yanına sadece İngiliz kuvvetlerini aldı diye Avrupa ülkelerinden darılanlar oldu. 11 Eylül saldırılarına karşı bu ilk reaksiyonlardan sonra uluslararası konjonktürün yavaş yavaş oluşmasına tanık olduk. ABD-Rusya ilişkilerinde Başkan Bush ve Başkan Putin arasında yapılan ikili görüşmeler sonucunda önemli atılımlar gerçekleşmiştir. ABD-Çin ilişkilerinde de kayda değer düzelme görülmüştür. Bunun yanı sıra, eskiden Sovyet nüfuz bölgesinde iken sonra tam hürriyetlerine kavuşmuş olan Doğu Avrupa ülkelerinden 7 tanesi Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ın arkasından NATO’ya girmek için adeta yarışmışlar ve Kasım 2002 deki zirvede bunların 2004 de üye olmaları kabul edilmiştir. Doğu Avrupa ülkeleri aynı heyecanı Avrupa Birliği’nin Kopenhag zirvesinde adaylıkları onaylanırken de göstermişlerdir. Bu zirvede Türkiye de üyelik müzakerelerinin açılması için büyük çaba harcamıştır. Bir yanda bu oluşumlar yaşanırken, Fransa ve Almanya’nın başını çektiği bir grup Batı Avrupa ülkesinin tutumu ABD ile Avrupa arasındaki bazı görüş ayrılıklarını körüklemiştir. Bush yönetiminin bir takım uluslararası antlaşmalardan tek taraflı olarak çekilmesi Avrupalılarda Amerika’nın tek başına hareket etme eğilimi konusunda kuşkular yaratmıştı. Buna karşı, Avrupalıların da - Soğuk Savaş döneminde ABD şemsiyesi altında ekonomik gelişmelerini sürdürürken, Türkiye’nin terör konusunda son yirmi yılda kendilerine anlatmaya çalıştığı tehlikeyi görmezden geldikleri biçimde- 11 Eylül olayını önce biraz ciddiye aldıktan sonra tekrar bunu münakaşa edilebilir bir konu haline getirdiklerinden Amerikalılar şikayetçidir. Avrupalılar terörle mücadele görüntüsü altında Amerika’nın aslında dünyada hegemonya kurmak istediğini iddia etmektedirler. Yeni uluslararası konjonktürün sonuçlarının açıkça görüldüğü bölgeler ise Orta Asya ve Orta Doğu olmuştur. Terörle mücadelenin hemen başında Afganistan harekatı dolayısıyla, Rusya’nın da yeşil ışık yakması ile, Amerikan askerleri için Orta Asya ülkelerinde bir takım kolaylıklar sağlandı. Bush-Putin görüşmelerinde petrol konusunda varılan uzlaşmaların da bu bölgede bu konuda da işbirliği olanakları yaratacağı düşünülebilir. Orta Doğu’nun ise yeni konjonktürün mihenk taşı olacağı anlaşılmaktadır.Buradaki ana sorun olan Filistin-İsrail sorununda yeni konjonktürden yararlanan İsrail oldu. Filistin’de 11 Eylülden önce başlamış olan çatışmaları derhal terörle savaş çerçevesine oturttu, güvenliği ve askeri önlemleri ön plana çıkarıp, Filistin yönetimini çökertti. Irak işi ise, yeni konjonktüre son noktayı koyabilecek derecede önem kazanmış bulunuyor. Irak’ta muhtemel bir savaş, yukarıda belirtidiği biçimde 11 Eylülde başlayıp bu güne kadar süren gelişmelerin son halkasını oluşturabilecektir. Yeni Dünya Düzeni de bu konjonktür çerçevesinde oluşabilecektir. Körfez Savaşı’ndan sonra, bir yandan ateş-kes,ambargo, kitle imha silahlarının denetimi gibi hukuki ve siyasi yöntemler yürütülürken,diğer taraftan da Kuzeyden Keşif Harekatı çerçevesinde askeri yöntemler uygulana gelmiştir. ABD’nin 11 Eylülden sonra “şer ekseni” tarifi dolayısıyla mevcut askeri yöntemleri yaygınlaştırmak istediği bilinmektedir. Güvenlik Konseyi üyeleri bunu bile bile şiddet kokan 1441 sayılı kararı kabul etmişlerdir. Fransa, Rusya ve Çin’in sonraki tutumlarından anlaşılmaktadır ki, onlar aslında kendilerine göre dünya hegemonyasına giden Amerika’yı denetçiler mekanizması ile önlemek istemişlerdir. Fransa Dışişleri Bakanı’nın Güvenlik Konseyi’ndeki konuşmasında “tek kutuplu dünyaya” karşı olduklarını söylemesi başka ne anlama gelebilir ki. Aslında bu söylem de açıktır, ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu Batı ülkeleri birbirlerine karşı böyle alttan alta bir mücadele yürütmek yerine uluslararası konjonktürün bağlanmak üzere olduğu bu en kritik safhada belli ilkeleri ortaya koymaya çalışmaları daha uygun olacaktır. |