Arap-İsrail sorununda yeni bir gelişme olabilir mi?

16.10.2006 - Reşat Arım


Araplarla İsrail arasında ne zaman bir çatışma yaşansa akla gelen soru şu olur: acaba bu çatışmadan sonra  barış konusunda bir adım atılabilir mi? Lübnan’daki çatışmalardan sonra yine AYNI SORU İLE KARŞI KARŞIYAYIZ.Bugünkü uluslararası konjonktür bu soruya olumlu cevap verilmesini kolaylaştırır gibi görünüyor.

11 Eylül 2001’den sonra oluşan uluslararası konjonktürde Avrupa , Amerika’nın yanında global sorunlarda rol oynamak üzere sahneye çıkmak istemektedir. 2003 yılında Avrupa Birliği’nin kabul ettiği Güvenlik Stratejisi belgesi bunu göstermektedir. Yüksek Temsilci Solana bu belgede Arap-İsrail sorununa özel bir yer vermiştir.Aynı konuda ABD, Rusya, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nden kurulu Dörtlü (Quartet) Filistin-İsrail sorununu çözmek için bir Yol Haritası hazırlamışlardır. Avrupa Birliği uzun yıllardan beri süregelen suskunluğunu bozarak bir şeyler yapmaya niyetli olsa da acaba harekete geçmesi mümkün olabilir mi?  Lübnan çatışmasında yaşananlar bize bir fikir verebilir. AB Lübnan çatışmasında ateşkesin sağlanması için büyük gayret sarfetti. Daha sonra ise, iş BM Gücüne asker göndermeye gelince AB’den bir karar çıkmadı, önce İtalya arkadan Fransa teker teker asker gönderdiler. Bu da Avrupa Birliği’ne orada bir zemin hazırlamış oldu. Bu zeminden hareket ederek asıl ana konu olan Filistin –İsrail sorununda daha aktif olması beklenebilir.

Tabii asıl soru Filistin –İsrail sorununda en etkili güç olan ABD’nin çözüm için harekete geçip geçmeyeceğidir. Uluslararası konjontür buna imkan verir gibi gözükmektedir.

Önce bölgeye bakarsak,  Irak’ta yaşananların Irak ile Filistin sorunu arasında bir bağlantı bulunduğu tezini güçlendirmekte olduğunu görürüz. Bunu ABD daha 2003 yılında saptamış olsa gerek ki o sırada hemen Filistinlilere ve İsrail’e Yol Haritasını sunmuştu. Bugün Orta Doğuda durum daha da karışmış,İsrail-Hizbullah çatışması yaşanmıştır. İran’ın nükleer krizi de buna eklenmektedir. Öte yandan Suriye’nin İsrail ile görüşmelere hazır olduğunu söylemesi de olumlu bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Bölge dışına çıkınca gördüğümüz manzara da içaçıcı değildir. Batı ile İslam dünyası arasında gittikçe daha fazla bir  uçurum meydana gelmektedir.Bu durum terörle savaşa yardımcı olamaz. ABD herhalde bundan memnun değildir. Amerika’nın Filistin-İsrail sorununda ne derece aktif olacağının bütün bu yukarıda sayılanların dışında da  birçok unsura bağlı olduğu bilinmektedir. Bunların başında İsrail ile ilişkiler gelmektedir.Diğer bir etken şimdiye kadar ki Barış Süreçlerinin akıbetidir. Son tecrübe 1991 yılında başlatılan ve Oslo Süreci adını alan süreçtir. O sırada güçlü bir İsrail ile Saddam Hüseyin’i desteklediği için itibar kaybetmiş Arafat arasında başlatılan bu süreçten bir sonuç alınmayacağı başından belli idi. Nitekim en sonunda Camp David’de Başkan Clinton’un gayretleri de işe yaramamış ve 2001 yılında Filistin topraklarında intifada hareketi başlamıştı. 2002’de göreve gelen Başkan Bush bu manzara karşısında önce hareketsiz kalmayı tercih etti, daha sonra yan yana yaşayacak İsrail ve Filistin devletleri tezini ortaya attı.Şimdi Başkan Bush ikinci döneminin son yıllarına girmektedir. ABD Başkanlarının görevlerinin sonuna doğru bu konu ile daha rahat bir biçimde ilgilendikleri bilinmektedir.

Avrupa’nın ve Amerika’nın Filistin-İsrail konusunda isterlerse harekete geçebilecekleri bir “fırsat penceresi”nin bulunduğunu söylemek mümkündür. Tabii bu fırsatı değerlendirmek onlara kalmıştır.