|
Irak konusunda Fransa ve Almanya ne yapmak istiyor? Reşat Arım, Emekli Büyükelçi, Dış Politika Enstitüsü Yönetim Konseyi Üyesi Bu konuda bir kanaat edinebilmek için bir yandan Irak sorununun ne yönde gittiğini irdelemek, diğer yandan da Amerika-Avrupa ilişkilerinin son zamanlardaki gelişmelerine bakmak faydalı olacaktır. Önce Irak sorununu ele alalım. Konu Irak’taki kitle imha silahlarıdır. Mesele 1991 yılında Güvenlik Konseyinin Irak ile ateş-kesi öngören ve Irak’ın kitle imha silahlarından arındırılmasını emreden 687 sayılı kararından bu yana çeşitli gelişmeler göstermiştir. Güvenlik Konseyi bu konuda bir çok karar daha almıştır. Silah denetçileri pek çok kitle imha silahını yok etmişlerdir. Bu süreç devam ederken Irak önce yok dediği bazı silahları sonradan kabul etmek zorunda kalmıştır. Silah deneticileri ile ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu 1998 yılında bunların görevleri son bulmuştur. O sırada ABD ve İngiltere Irak’a karşı bir hava harekatı da yapmışlardır. 11 Eylül saldırısından sonra ABD teröre karşı açtığı savaş çerçevesinde kitle imha silahlarının ortadan kaldırılmasını öncelikler içine almış, dolayısıyla Irak üzerindeki baskıyı gittikçe arttırmıştır. İngiltere’nin de tam desteğini almıştır. Amerika, bir çok devletin işin Bileşmiş Milletler içinde yürütülmesini istemesi üzerine Eylül 2002 de konuyu Genel Kurula getirmiştir. Daha sonra da Güvenlik Konseyinden bir karar çıkartılması için çalışmıştır. Fransa, Rusya ve Çin, Konseyin Irak’a karşı harekete geçilmesine de olanak verecek bir karar geçirmesine karşı çıkmışlardır. Karar tasarısı üzerinde iki ay kadar süren pazarlıklar sonucu 1441 sayılı meşhur karar 8 Kasım’da oybirliğiyle kabul edilmiştir. Karar çok sert ifadeler taşımaktadır. Irak’ın eski Güvenlik Konseyi karalarını maddi olarak ihlal ettiğini, şimdi kendisine son bir şans tanındığını, elindeki kitle imha silahlarını derhal açıklamasını, gelecek silah deneticileri ile tam işbirliği yapmasını, aksi halde bunun ciddi sonuçlarına katlanacağını söylemektedir. Irak deneticilerin ülkeye gelmesini kabul etmiş, belirtilen tarihte kitle imha silahları konusundaki bin küsur sayfalık raporunu Güvenlik Konseyine sunmuştur. Silah Deneticilerinin Başkanı ile Atom Enerjisi Kurumu Başkanı da bu rapor ile ilgili görüşlerini Konseye 27 Ocak’ta bildirmişlerdir. Daha sonraki gelişme ABD Dışişleri Bakanı’nın Irak’ın silahları gizlediğine dair Konseye yaptığı takdimdir. En son gelişme ise, 14 Şubat’ta Silah Deneticilerinin Konseye yeniden bilgi vermeleridir. Teknik bir konu olan bu silah işinde normal vatandaşların çeşitli iddialar arasında doğru bir karara varması zordur. Ancak şurası da açık ki, son on yıl içinde Irak’ın kitle imha silahları olup olmadığı, imha edilenlerden geriye silah kalıp kalmadığı münakaşa konusu olmuştur. Bugün de bu münakaşa devam etmektedir. Yani Irak’ta silah var mıdır, yok mudur? Bu nasıl bilinecektir? İşte bu noktada görüş ayrılıklarının başladığı görülmektedir. Görüş ayrılığı özellikle Fransa ve Almanya tarafından ortaya atılmıştır. İlk bakışta, Kasım ayında 1441 sayılı sert kararı desteklemiş olan Fransa’nın ve yine bu karara karşı bir tutumu bilinmeyen Almanya’nın şimdi adeta bu kararın değerini düşürecek bir yola girmelerini sadece Irak sorunu ile izah etmek zor görünmektedir. Soğuk Savaşın sona ermesini izleyen dönemde ve özellikle son yıllarda ABD ile Avrupa arasında ortaya çıkan anlaşmazlık konularının ve ayrıca Fransa ile Almanya’nın kendilerine özgü durumlarının dikkate alınması gerekecektir. Önce Avrupa ile Amerika arasındaki sürtüşmelere bakalım. Bush yönetiminin işbaşına gelmesinden sonra, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Kyoto Anlaşması gibi konulardaki tek taraflı kararları Avrupalılarda reaksiyon yaratmıştır. Ancak asıl görüş ayrılıkları 11 Eylül terör saldırısından sonra gelişti. Avrupalılar terörü Amerikalıların gördüğü kadar tehlikeli bulmuyorlardı. Teröre karşı önlemleri kabul etmekle beraber bunun askeri önlemlere kadar uzanmasını benimsemiyorlardı. Bu dönemde önemli stratejik ve uluslararası sorunlara bakışlarındaki farklılık bazı Amerikalı yazarlarca kendilerinin Mars’tan, Avrupalıların ise Venüs’ten geldikleri biçiminde yorumlanıyordu. Avrupalılar da Amerika’nın kendilerini önemsemediğinden yakınıyorlardı. Tabii, 11 Eylül’den sonra gelişen ABD-Rusya ilişkileri de buna katkıda bulunuyordu. Bu genel manzara içinde şimdi de Fransa ile Almanya’nın özel durumlarını ele alalım. Fransa De Gaulle zamanından beri Amerika’nın liderliğinden rahatsız olmuş, bunu NATO’nun askeri kanadindan çekilmeye kadar ileri götürmüştür. Fransa’nın Sovyetler Birliği ile yakınlaşan ilk NATO üyelerinden olduğu, Çin ile ilk siyasi ilişki kuran Batılı ülke olduğu hatırlanacaktır. Bunları yaparken Fransa’nın başlıca emelinin ekonomik olduğu bilinmektedir. Bugün de yine Irak konusunda ekonomik düşüncelerle ortaya çıktığı iddia edilmektedir. Le Monde gazetesinde 12 Şubat’ta yer alan habere göre, son yıllarda Fransız Total Fina Elf şirketi ile Rus Loukoil şirketi Irak’taki petrol rezervlerinin dörtte birini işletme konuusunda anlaşmalar yapmışlardır. Fransız şirketi 1992 yılından beri bu konudaki çabalarını südürmektedir. Almanya’ya gelince, bu ülkenin İkinci Dünya Savaşından 1990 yılına kadar ABD, İngiltere, Franda ve Sovyet Rusya’nın işgali altında kaldığını hatırlamak gerekir. Ayrıca Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi ABD’nin desteği ile gerçekleşmiştir. Bu yapılırken Almanya’nın savaşta Polonya’ya kaybettiği toprakları belirleyen sınırın değişmez olduğu da bir anlaşmaya bağlanmıştır. Bütün bunların Almanya’da değişik duygular yarattığı muhakkaktır. Bunun yanında Almanya’nın birleştikten sonra Avrupa’nın en güçlü ülkesi haline gelmiş olduğunu, Avrupa Birliği içinde sözünü geçirmeye alıştığını, Avrupa dışında da hiç değilse ekonomik çıkarlar elde etmek açısından opsiyonlarını açık tutmak isteyebileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Bütün bu faktörlerin Fransa ve Almanya’yı Irak konusunu öncelikle Güvenlik Konseyinde, oradaki tutumlarına yardımcı olur düşüncesiyle de NATO içinde belli bir yönde ele almaya ittiği söylenebilir. Öyle olunca da, bu iki ülkenin tutumlarının hakikaten Irak’ın silahsızlandırılması amacına dönük olup olmadığı, daha büyük planlarının veya daha küçük hesaplarının bulunup bulunmadığı sorusu zihinlere takılıp kalmaktadır. |