|
Kıbrıs - Konjonktür Reşat Arım, Emekli Büyükelçi 19 Eylül 2001 I. 11 Eylülde ABD’ne karşı yapılan terör saldırısı dünya koşullarının büyük ölçüde değişmesine yol açacak niteliktedir. Dolayısıyla, dış politikada konjonktür kavramının rolü ön plana çıkmaktadır. Konjonktür kavramı değişen dünya koşullarının hesaplanmasında yardımcı olur. Lügat manasında konjonktür, koşulların bir araya gelmesi sonucu belli bir durumun ortaya çıkması ve özellikle bir krizin doğması olarak tarif edilmektedir. Literatürde, koşullar bir araya gelince bundan birtakım sonuçlar doğmasının kaçınılmaz olduğu kabul edilmektedir. Merkezi New York’ta bulunan bir düşünce kuruluşunun son saldırı sonucu ortaya çıkan durumun Kıbrıs sorununu etkileyebileceğini iddia ettiği basın haberlerinde görülmüştür. Bu gibi fikirlerin çeşitli çevrelerde yayılabileceğini dikkate alarak, ben de Kıbrıs sorununu konjonktür açısından inceledim. II. 1960’dan bu yana ortaya çıkan konjonktürlerde Kıbrıs sorunu: 1. 1960 Kıbrıs Antlaşmalarının Yapıldığı Dönem Uluslararası konjonktür açısından bu dönemi değerlendirebilmek için İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte geçirdikleri süreci ele almak gerekecektir. Bu süreç, 1947 Truman Doktrini ile başlamıştır. Daha sonra Türkiye ve Yunanistan, 1952 yılında NATO’ya üye olmuşlardır. 1953 yılında da Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Balkan Paktı olarak bilinen Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır. Bu dönem zarfında Orta Doğu bölgesinde de büyük bunalımlar yaşanmıştır. Süveyş bunalımı, 1956 Arap-İsrail Savaşı, 1958 Irak İhtilali, 1958 Lübnan ve Ürdün olayları, bölge ülkeleri olan Türkiye ile Yunanistan’ı yakından etkilemiştir. İşte, İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilmeye karar vermesi üzerine, Türkiye ve Yunanistan böyle bir konjonktür içinde sorunla karşı karşıya kalmışlardır. Türkiye, sorunun ilgili devletler arasında görüşmeler yolu ile çözülmesini istemiştir. Yunanistan ise, İkinci Dünya Savaşından sonra dünyada beliren sömürgeciliğe karşı akımdan yararlanmak ümidi ile konuyu 1954 yılında Birleşmiş Milletlere götürmüştür. Siyasi Komisyon konuyu genel kurulda görüşmemeye karar vermiştir. Bunun üzerine İngiltere, konuyu Yunanistan ve Türkiye ile çözmek için 1955’de Londra’da bir konferans toplamıştır. Ancak orada bir sonuca varılamamıştır. Yunanistan konuyu 1957’de tekrar Birleşmiş Milletlere götürmüştür. Genel Kurul aldığı kararda uyuşmazlığın ilgili taraflar arsında görüşmeler yolu ile çözüme kavuşturulmasını tavsiye etmiştir. Yunanistan Aralık 1957’de sorunu tekrar Birleşmiş Milletlere götürmüş, bu defa da Siyasi Komisyon bir karar almış, ancak Genel Kuruldan karar geçmemiştir. Bunun üzerine NATO, arabuluculuk teklifinde bulunmuştur. Daha sonra konu yeniden Birleşmiş Milletlere gelmiştir. Sonuçta 18 Aralık 1958’de Türk ve Yunan Dışişleri Bakanları Paris’te bir NATO toplantısı vesilesiyle buluşmuşlardır. Bunu izleyen devrede iki ülke Başbakanları Şubat 1959’da Zürih’te buluşarak Kıbrıs’ın uluslararası Statüsünün ve Anayasası’nın dayanacağı ilkeleri belirlemişlerdir. Hemen sonra Londra’da İngiltere, Türkiye, Yunanistan Başbakanları ile Türk ve Rum Cemaatleri liderleri toplanarak Kıbrıs’ı kuran Antlaşmayı, Garanti ve İttifak antlaşmalarını imzalamışlardır. Görüldüğü gibi, 1960 yılına giden dönemde uluslararası konjonktür Yunanistan’a Kıbrıs’ı kendisine bağlama (Enosis) yolunu açacak biçimde bir gelişme sağlama olanağını vermemiştir. Yunanistan, Birleşmiş Milletlerde aradığı desteği bulamamıştır. Türkiye’nin Enosis yolunu kapatma çabası sonuç vermiş, bu konuda garantiler içeren, Türkiye’ye Adada askeri birlik bulundurma hakkı veren, gerektiğinde tek yanlı müdahale olanağı tanıyan bir anlaşma yapılmıştır. 2. 1960’tan Sonra Durumun Değişmesi 1960 yılından sonra Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar, herhalde uluslararası konjonktürün kendi lehlerine değiştiği kanısına vardılar. Bunda şu faktörlerin rol oynadığı düşünülebilir. Küba krizi sırasında, Küba’daki Rus füzelerinin sökülmesine karşılık olarak, Türkiye’deki bazı füzelerin kaldırılması, bu ikiliyi cesaretlendirmiş olabilir. Bu dönemde iki Blok arasındaki soğuk savaş şiddetlenmektedir. Dimitri Costas’ın yazdığı bir makalesinde belirttiğine göre, zayıf devlet süper güçler arasındaki gerginliklerden yararlanır. Makarios’un mensubu olduğu Bağlantısızlar Hareketi’nin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kazandığı oy çokluğundan etkilenmiş olduğu da belirtilmiştir. İşte bu yeni konjonktür içinde Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere karşı Aralık 1963’te saldırılarını başlatmışlardır. Türkiye’nin garantörler ve NATO’daki girişimlerine rağmen saldırılar durdurulamayınca, İngiltere 15 Ocak 1964’te Garantör Devletler ile iki toplum temsilcileri arasında Londra’da bir toplantı düzenlemiştir. İngiltere ve ABD adaya bir NATO birliği gönderilmesini önermişler, Makarios bunu reddetmiştir. Onun ısrarı üzerine konu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne götürülmüş ve orada 4 Mart 1964 tarihli karar kabul edilmiştir. Karar, Kıbrıslı Rumları Kıbrıs hükümeti olarak belirtmiş ve Adaya Barış Gücü gönderilmesini istemiştir. Türklere karşı saldırıları durdurmak için, Türkiye’nin Makarios’a verdiği ültimatomlar karşısında, Kruçev de Türkiye’ye sert notalar vermiştir. Türkiye’nin 5 Haziran 1964’te Garanti Antlaşmasının kendisine tanıdığı hakka dayanarak, Kıbrıs’a askeri hareket yapacağı sırada ABD başkanı Johnson, bu harekatı engellemek amacıyla Başbakan İnönü’ye ünlü mektubunu göndermiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu cephesinde ise Bağlantısızlar Konferansı’nda Kıbrıslı Rumları desteklemek üzere alınan kararlar aynen kabul edilmiştir. Bu konudaki ilk ve önemli karar, Aralık 1965’te alınan karardır ve karara Türkleri savunacak biçimde sadece 6 ülkenin karşı çıkmış olması Makarios’un hangi konjonktürden yararlandığını açıkça gözler önüne sermektedir. 3. 1974 Yılında Uluslararası Konjonktür 1974 Yılında uluslararası konjonktür çok farklıdır. Doğu ve Batı blokları
arasında yumuşama başlamaktadır. AGİK toplantıları bu sürecin altyapısını
oluşturmaktadır.
Böyle bir konjonktür içinde Temmuz 1974’de Kıbrıs’taki Yunan askerleri Makarios’u devirmişler ve Adayı Yunanistan’a bağladıklarını açıklamışlardır. Türkiye, Garanti Antlaşmasının 4. Maddesi gereğince Kıbrıs’a askeri harekat düzenlemiş, Kıbrıslı Türkler güvence altına alınmıştır. 25 Temmuz 1974’de Cenevre’de Garantör Devletler arasında toplanan Konferans, adada iki özerk yönetim olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. 1975’de Kıbrıs’ın Türk kesiminde, Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur. Daha sonra Toplumlararası Görüşmeler başlamıştır. Denktaş-Makarios arasındaki 1977 toplantısında önemli ilkeler kabul edilmiş, 1979’da Denktaş-Kypriano bir anlaşmaya vararak toplumlararası görüşmelerin nasıl sürdürüleceğini belirlemişlerdir. Ancak, 1981 yılında Papandreu Yunanistan’da seçimleri kazandıktan sonra Kıbrıs konusunu, Toplumlararası Görüşmeler çerçevesinden uluslararası platforma kaydırma çabasına girişmiştir. Bunun sonucu olarak da, 1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etmiştir. 4. Soğuk Savaşın Bitmesinden Sonraki Konjonktür Soğuk Savaşın sona ermesinden itibaren yeni bir konjonktürün ortaya çıktığı söylenebilir. Bu konjonktürün Kıbrıs’ı etkileyebilecek unsurlarının şunlar olabileceği düşünülmektedir: Uluslararası sorunlarda ABD’nin etkin rol oynama kabiliyeti çok artmış, buna mukabil Rusya’nın bu konularda etkili olma olanağı azalmıştır. Özellikle Avrasya’da belirsizlikler taşıyan yeni durum, Kıbrıs’ı Batılı Devletler açısından önemli kılmaktadır. Kıbrıslı Rumlar yeni konjonktürü kendilerine göre nasıl değerlendiriyorlarsa, ona göre bir takım yeni girişimler yapmışlardır. Önce, Birleşmiş Milletler çerçevesinde Kıbrıslı Türklerle yürütülen Toplumlararası Görüşmeler sürecinde ilerleme sağlanmasını engellemişlerdir. Daha sonra, Yunanistan ile imzaladıkları Ortak Savunma Doktrini ile askeri işbirliğini arttırmaya yönelmişlerdir. En sonunda da, Avrupa Birliği’ne üye olma isteklerini hızlandırmışlar ve Türkiye ile KKTC’nin tüm itirazlarına rağmen Yunanistan’ın desteğiyle, AB ile müzakerelere başlayabilmişlerdir. Kıbrıslı Rumların ve Yunanistan’ın yeni konjonktürü kendi emelleri açısından değerlendirip bu adımları atarken, Türkiye’nin yeni konjonktürde güç kazanmış olduğunu, ayrıca uluslararası anlaşmaların değerini hesaba katmadıkları görülmektedir. Rum-Yunan tarafı bu yanlış hesabı ikinci defa yapmaktadır. Birincisini Clerides açıkça itiraf etmişti. 1974 yılında yaptığı bir konuşmada, "biz hata ettik, Adada ekseriyet olduğumuza güvendik; halbuki Türkiye ve Kıbrıslı Türkler, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlara göre asıl ekseriyettir" demişti. Türkiye ve Kıbrıslı Türkler yukarıda sıralanan gelişmelere ve girişimlere söyle karşılık vermişlerdir. 1. Rum-Yunan Ortak Askeri Doktrini ve Güney Kıbrıs’ta Yunan hava ve deniz üsleri kurulması ve füze sistemleri yerleştirilmesi kararına karşılık olarak, Türkiye ve KKTC 20 Ocak 1997 tarihli Ortak Deklarasyonla şunu kararlaştırmışlardır: KKTC’ne yaptırılacak bir saldırı aynen Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış bir saldırı telakki edilecektir. Ortak Savunma Konsepti oluşturulacaktır. KKTC’de hava ve deniz tesisleri kurulacaktır. 2. Kıbrıslı Rumların Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusu üzerine, Türk tarafınca 1959 Londra ve Zürih Anlaşmalarına göre Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadıkları siyasi ve ekonomik birliklere katılamayacağı belirtilip, başvurunun reddedilmesi istenmiştir. AB’nin üyeliğe yeşil ışık yakması üzerine de, KKTC’nin Türkiye ile bütünleşme sürecinin hızlanacağı açıklanmıştır. AB ile üyelik müzakereleri başlayınca da, Kıbrıs Türk tarafının herhangi bir müzakere sürecine artık “toplum” düzeyinde katılmasının söz konusu olmadığı, ancak egemen eşitler, iki devlet arasında müzakere yapılabileceği açıklanmıştır. III. Şimdi, ABD’ne karşı terör saldırısı sonrasında oluşacak konjonktürün Kıbrıs’ı etkileyebilecek unsurlarını saptamaya çalışalım. a. Bu dönemde terörizmin eskisi yenisi, her türlüsü hatırlanmalı ve lanetlenmelidir. Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türkleri hazırladıkları Akritas Planı gereğince 1963 yılında giriştikleri terör harekatı ile Yönetimdeki yerlerinden atıp devleti ele geçirdikleri unutulmamıştır. Şimdi, Kıbrıs Rum Yönetiminin kuruluşunda terör bulunduğu, gayri meşru bir yönetim olduğu dünyada daha iyi anlaşılabilecektir. Bu çerçevede, Yunanlı askerlerin Makarios’a karşı darbesinden sonra 1974’de devletin başına EOKA’cı terörist Nicos Sampson’un getirildiği bilinmektedir. b. Kıbrıslı Rumların şimdiye kadar, özellikle Bağlantısızlar Hareketi’nin Birleşmiş Milletlerdeki baskısı sonucu elde etmiş oldukları statünün haksız olduğu, bütün dünyada ve en önemlisi şu sırada üyelik müzakerelerinde bulundukları Avrupa Birliği’nde, daha iyi anlaşılabilecektir. Kıbrıslı Türklerin Bağlantısızların haksız baskısından sonra, şimdi de Avrupa Birliği’nin baskısıyla karşılaşmalarının önlenmesi konusunda seslerini yükseltecek, hukuka bağlı insanların sayısı artacaktır. c. Buna karşı, Kıbrıslı Türklerin kurmak zorunda kaldıkları Devletin meşruluğu daha iyi anlaşılacaktır. Ambargo ve saldırılara maruz kalan Kıbrıslı Türklerin, kendilerini yönetme hakkından daha doğal bir şey olmadığı dünyada daha fazla kabul görecektir. d. Güvenlik konusu artık ön plana çıkacaktır. Kıbrıs’ta bulunacak çözüm açısından Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin güvenliğinin önemi daha iyi anlaşılacaktır. |